Dünden bugüne Alman edebiyatı

literatur

Anlamak ve değiştirmek. Bunu yetileri kazanmanın önemli alanlarından biri de edebiyattır kuşkusuz. Sadece bu değil, bir parçası olduğumuz Almanya’yı tanımanın, anlamanın da yolu bu coğrafyadaki kültür ve edebiyat birikimini tanıyıp anlamaktan geçiyor.
Buradan hareketle, gazetemiz sayfalarında Almanya’daki edebiyat birikimini genel olarak tanıtmayı amaçlayan üç bölümlük bir yazı dizisine yer veriyoruz. 1900’lü yıllara kadar olan ilk bölümü, 2. Dünya Savaşı’na kadar olan ikinci bölüm izleyecek ve son olarak da savaş sonrasından günümüze kadar geçen dönemdeki Alman edebiyatına yer vereceğiz.

Kökleri Kuzey Avrupa’ya uzanan Germen kabilelerinin, şarkı ve destanlarıyla başlayan Almanya’daki edebiyat tarihinin bilinen ilk yazarı Rahip Otfrid von Weissenburg’dur.
İlk dönem Alman edebiyatının temel kaynaklarından biri bütün coğrafyalarda olduğu gibi, atalarının kahramanlıkları ve mitolojik destanlar olurken Hıristiyanlıkla birlikte bir diğer kaynak da din ve kutsal kitap olmuştur. Kuzey Avrupa’dan bugünkü Almanya bölgesine gerçekleşen göçün tamamlanması ve bölgedeki otorite ve yönetici sınıfların kurumsallaşması tamamlandığı ölçüde, bu dönemin edebiyatın bu temel işlevlerine, feodal beylerin kahramanlıklarını ve yüceliklerini anlatmak eklenmiştir.
Bütün Avrupa’da olduğu gibi, Almanya’da da Ortaçağ’ın sonlanması, ekonomik altyapıdaki değişimin ürünü olmuş ve yeni bir sosyal yapının, yeni sınıfların doğumunu berberinde getirmiştir.
Düşünce, din ve kültür sanat yaşamı da bu değişile paralel bir değişim geçirmiş, bu değişimin ideolojik yansıması olmuştur.
Avrupa’da Ortaçağ dönemindeki dini reform hareketinin merkezi ve Protestanlığın doğduğu yer olan Almanya’da o çağların edebiyatı da bu gelişmelerden nasibini alır.
Bu döneme kadar kiliselere, katı dinsel kalıplara sıkışmış edebiyat ürünleri ve yazarlar, bu dönemle birlikte artık rahip ve İncil efsanelerine sığmaz olmuş, ayakları bugünün daha doğrusu dönemin yükselen sınıfı burjuvazinin dünyasına basmaya başlamıştır.
Geride kalan dönemin kurumları ve sembolleri edebiyat eserlerine artık eleştirilen, küçümsenen konular olarak girmeye başlar. Eski zamanların yüceltilen değerlerinden örneğin şövalyeliğin düşüşü anlatılmaya başlanır. Bazı düşünceleri hala açıkça ifade etme zorluğu olduğu için dolaylı anlatımlar ya da hayvanların konuşturulduğu fabl’lar da bu dönemlere rastlar. Mizahi destanlar, mizahi tiyatral eserler artık toplumsal gelişmenin ayak bağı haline gelen feodal ve dini otoriteyi ustaca eleştirip, hicvettikleri ölçüsünde değerli görülmeye başlanır.
Bilinmeyen öteki dünya bir kenara itilirken, yaşanan gerçek dünya öne çıkarılır ve yeni sınıfın ekonomik ihtiyacı olan serbestliğin, liberalizmin ve özgür insanın kıymeti artar. Feodalizmle hesaplaşmanın yaşandığı her ülkede olduğu gibi, bu coğrafyada da özgürlüğün arkasındaki asıl konu, pazarın ve emek gücünün feodal sınırlara hapsedilmişliğine son vermek, bağımlı köylülerin, emek gücünü burjuvalara satabilecek modern işçiler haline gelmesini sağlamaktır.
Bu dönem Almanya’da da edebiyatı karakterize eden özellik bu olmuştur. Çürüyen, çağa ayak uyduramayan bütün değerler, kurumlar, insan tipleri, gelenekler vb. Amansız bir eleştiri yağmuruna tutulmuş toplumu yönetmeye aday yeni sınıfın ihtiyaç duyduğu yenilikler, yeni insan tipleri ve yeni sosyal ilişkiler yüceltilmiştir.
Protestanlığın kurucusu ve reform hareketinin sembol ismi Martin Luther’in 1534 yılında tamamladığı Almanca İncil’in yeni din yorumu da edebiyat üzerinde kalıcı izler bırakan bir gelişme oldu.
Almanya’nın düşünürler ülkesi olarak tanınmasına neden olan ünlü filozoflar ve onların ortaya koyduğu düşünceler, 1700’lerden itibaren edebiyatın ‘Altın Çağı’nı da başlatan önemli bir etken olmuştur.
Bu döneme damgasını vuran isimleri anmak bile bu çağın göz kamaştırıcı karakterini anlatmaya yeterlidir: Immanuel Kant, Wolfgang Amedeus Mozart, Ludwig van Beethoven, F. Hegel, Friedrich Schiller.
Düşünce ve edebiyat dünyasında derin izler bırakan ve etkisi ülke sınırlarını aşan bu isimlerin ortaya çıkmasına paralel olarak sanayi altyapıda da göz kamaştıran bir değişim ve birikim yaşanmış ve muazzam bir sömürü ve adaletsizlik üzerine yükselen bu gelişme, sadece fabrikalara değil edebiyat, kültür ve politika sahnesine de yeni ve devrimci bir aktörü, modern işçi sınıfını beraberinde getirmiştir.
Almanya’daki edebiyat, felsefe ve müziğin altın çağını taçlandıran da başını Marks ve Engels’in çektiği bu devrimci felsefe ve politika olmuştur.
Edebiyat artık Almanya’da da yeni bir pencere yeni bir bakış kazanmıştır. Yaşadığımız gerçek dünya sadece, feodal beylerin yerini alan yeni iktidar sahibi burjuvaların ve kar mekanizmasına dayalı pazar ekonomisinin çıkarlarına bağlanarak değil, tarihte ilk kez ezilenlerin yönetilenlerin emekçilerin gözüyle yorumlanmaya başlanmıştır. Ve üstelik, sosyal gerçeklik bu kez sadece yorumlanmak üzere değil, aynı zamanda değiştirilmek üzere girmiştir artık edebiyata.


Edebiyatta Altın Çağın ustaları:

Goethe ve Schiller
18. ve 19. Yüzyıl Alman edebiyatı, hem kendi dönemlerine hem de kendilerinden sonra gelen edebiyata ve yazarlara damgasını vuran iki önemli isme tanıklık etti: Goethe ve Schiller.
Johann Wolfgang von Goethe, 28 ağustos 1749’da Frankfurt’ta doğdu. Varlıklı bir aileden gelen babası tarafından Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirildi. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765’de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemde oldu. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourg’da tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herder’le dostluk kurdu. 1775’de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782’de “von” unvanını aldı.
1786’da Roma’ya giderek güzel sanatlar alanında incelemeler yaptı. Sicilya’da ise botanikle ilgilendi. Almanya’ya dönüşünden sonra evlendi. Bu sıralarda Jena kentinde ikamet ediyordu ve Schiller’le de burada tanıştı. Yaklaşık on yıl süren dostlukları sırasında, iki yazar olumlu anlamda birbirini her yönden etkilediler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805’de Schiller’in ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jena’dan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü.

Sanat yaşamındaki evreler
Goethe’nin sanat yaşamı üç evrede değerlendirilir. Üniversite yıllarından 1775’e kadar süren ‘gençlik dönemi’nin ilk yıllarında, sanat dünyasında yapmacıklı aşkları ve eğlenceli hayatı işleyen bir akım egemendi. İlk şiirlerini bu akımın etkisiyle yazmıştır. Yaşadığı dönemde en çok etki uyandıran romanı ‘Genç Werther’in Acıları’ da bir gençlik dönemi ürünüdür.
1775’de Weimar’a gidişi ile başlayıp Schiller’le arkadaşlığı ile 1805’e kadar uzayan yıllarda klasik sanat anlayışına ulaşmıştır. Özellikle, roman alanında “William Meister’in Çıraklık Yılları” ve şiirde “Baladlar”, en önemli eserleridir. Yazarlığının bu “Klasik” döneminde, daha çok tiyatro oyunları yazmıştır.
O dönem tüm dünyada yankı uyandıran Fransız Devrimi Goethe de farklı etkiler yarattı. Devrimin kanlı sahneleri Goethe’yi ürkütmüş ve bu toplumsal patlamaya sırtını dönmesine neden olmuştu.
1805’den sonraki ‘geç dönemi’nde ise, bir yandan “William Meister”in ikinci bölümünü ve ‘Gönül Bağlarını’ tamamlamış, bir yandan da İranlı şair Hafızi’nin gazellerinin biçiminden etkilenen ‘Divan-ı Şarki’yi yazmıştır. Ama hepsinden önemlisi, 1770’den beri tasarlayıp geliştirdiği Faust’a son şeklini vermesidir. Bugün Goethe’nin en tanınan ve sanatının doruğu olarak kabul edilen eseri kuşkusuz ‘Faust’ adlı eseridir.

Toplumsal gelişimin yazarı: Schiller

Şair, oyun yazarı, tarihçi ve edebiyat kuramcısı olan Johann Christoph Friedrich von Schiller etkisi ülkesinin sınırlarını aşan Alman yazarlarından biridir.
Çağdaşı,arkadaşı  Johann Wolfgang von Goethe ile birlikte çağdaş Alman edebiyatının kurucularından sayılır.
Schiller, 1759’da Württemberg’deki Marbach’ta, bir askeri cerrahın oğlu olarak doğdu. Württemberg dükünün ısrarı üzerine, hukuk öğrenimi görmek üzere dükün Ludwigsburg yakınında kurduğu askerî akademiye girdi. Okul Stuttgart’ta taşınınca Schıller’in tıp öğrenimine geçmesine izin verildi. Bu sırada şiir yazmaya başlamıştı. 1780’de öğrenimini tamamlayan Schiller yardımcı hekim olarak orduda göreve başladı. Schiller ilk oyunu olan Haydutlar’ı 1781’de imzasız olarak yayımladı. Düzyazıyla kaleme alınmış olan bu oyun ertesi yıl Mannheim’da sahnelendi. Özünde toplumsal bir eleştiri olan bu yapıt, baskı yönetimine karşı çıktığı için büyük bir başarı kazandı ve ilgi gördü. Ne var ki, dük oyundaki başkaldırı ruhundan hoşlanmamıştı. Genç yazar dükün baskısından kurtulmak için Stuttgart’tan kaçtı. 1785’te Dresden’de yazmış olduğu „Ode an die Freude“ (Neşeye Övgü) adlı şiirini sonradan büyük Alman bestecisi Ludwig van Beethoven, “Dokuzuncu Senfoni”sinin sonundaki koro bölümünde kullandı.

Schiller,Yeniyi savundu ve yazdı
Felsefeye ilgi duyan Schiller’in estetik konusundaki yazıları “İnsanın Estetik Terbiyesi Üzerine Mektuplar” adlı kitapta yer alır. Schiller’in beş perdelik oyunu Don Carlos, İspanyadaki mutlak krallık ve engizisyona karşı, Aydınlanma Çağının özgürlükçü düşüncesini ve cumhuriyet yönetimini savunur.
1787’den 1789’a kadar Weimar’da yaşayan Schiller bu arada tarih yazarlığına da yöneldi. Hollanda halkının İspanya yönetimine karşı ayaklanışını anlatan “Geschichte des Abfalls der vereinigten Niederland von der spanischen Regierung” (Birleşik Hollanda’nın İspanyol Yönetiminden Ayrılmasının Tarihi) adlı yapıtı kaleme aldı. Schiller aynı dönemde Goethe’yle tanıştı. Sanata bakışları çok farklı olmasına rağmen bu iki usta çok iyi arkadaş oldular.
1789’dan 1793’e kadar Jena Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak çalışan Schiller’in “Otuz Yıl Savaşı Tarihi” adlı iki ciltlik yapıtı bu dönemde yayımlandı. 1798-99 arasında yazdığı “Wallenstein”, Otuz Yıl Savaşları dönemindeki olayların üzerine kurulu üç bölümlük tarihsel bir trajediydi. Schiller bu oyunuyla Almanya’nın en büyük oyun yazarlarından biri olduğunu kanıtladı.
Schiller’in öbür oyunları arasında, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın yaşamını konu alan “Maria Stuart”, Jan Dark’ı konu alan “Orleans Kızı” ve “Giyom Tell” vardır. Schiller oyunları, denemeleri, öyküleri ve mektuplarının yanı sıra lirik ve felsefi özellikler taşıyan şiir ve baladlarıyla da tanınır.
En önemli eserleri arasında “Macbeth” ve 1804 senesinde yazdığı, “Wilhelm Tell” gibi çok sayıda ülkede çevrilen eserleri olan Schiller, 9 Mayıs 1805 yılında Weimar’da öldü.

Genç Almanya
Avrupa’daki toplumsal çalkantılar ve eski fedola yapıyla hesaplaşmaya dair mücadeleler, Almanya’yı daha geç, 1800’lü yılların ortalarına doğru, etkisi altına aldı. Bu dönemin birçok yazarı sadece fikir düzeyinde değil, eylem adamı olarak bu değişim mücadelesinin içinde oldu. Dönemin edebiyatı da, dönemin politika ve toplumsal hareketleriyle içiçe olmanın özelliklerini taşıdı.
Genç Almanya hareketi, 1830`larda etkin hale gelen ve edebiyatı politik düşünceleri ifade etmede kullanan radikal Alman yazarlarca oluşturulmuştu. Bu yazarlar, dönemin muhafazakar prensi Klemens von Matternich`in politikalarını şiddetle eleştiriyorlardı.
Almanya’nın toplumsal ilerleyişinde ve iktidar yapısında önemli dönemeçlerden olan 1830 ve 1848 devrimleri ile bilinen bu dönemin öne çıkan edebiyatçısı ise Heinrich Heine’dir.
Ülkesinin kültürel, tarihi ve sosyal yapısında gördüğü sorun ve çelişkileri sert bir biçimde eleştiren şairin yaşamı daha çok Paris’te geçti.
1831 yılında Paris’e giden Heine burada o dönemin tanınmış sosyalistleriyle yakın bağlar kurdu. Sınıf ayrımı olmayan, gerçek eşitliğe dayanan bir toplum ideali, şairin bundan sonraki yaşamında derin izler bıraktı. Kendisi Almanya’da olmasa bile eserleri ve düşünceleri, Almanya’daki siyasi yönetimin sert tepkisi ve sansürüne neden oldu.
Bütün dünyada en çok tanınan eserlerinden biri olan “Almanya: Bir Kış Masalı” adlı eseri ise ilk kez, bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels tarafından yayınlanan gazetede makaleler halinde yayınlandı.
Marx ve Engels’le yakın dost olan ve düşünceleri ve kalemiyle işçi sınıfının kurtuluşu davasına hizmet eden Heine, gerek kendi döneminde gerekse de Hitler faşizmi döneminde aforoz edilse de, hem Alman edebiyatının hem de yeni bir dünya isteyen emekçilerin gönlünde taht kuran bir yazar olarak tarihe geçti.

Heinrich Heine’nin kaleminden Goethe ve Schiller

Edebiyatçı, insanlarını kendi imgesinde yaratmasında da sevgili tanrıyı andırır. Böylece, eğer Karl Moor ve Markis Posa bütünüyle Schiller’in kendisiyseler, Goethe de kendi Werther’i, Wilhelm Meister’i ve Faust’u ile eşittir. Schiller bütünüyle tarih içersine dalarken, insanlığın toplumsal ilerlemesinden coşku duyarak dünya tarihinin şarkısını söylerken, Goethe de giderek daha fazla bireysel duygular içerisine, sanata ya da doğaya gömülür. Goethe kimi büyük kurtuluş-tarihlerini kutladı, ama onları bir sanatçı olarak kutladı. Ona öylesine öldürücü gelen Hıristiyan coşkuyu hırçınlıkla reddettiği için ve iç dinginliğinden koparılabileceği korkusuyla zamanımızın felsefi coşkusunu kavramadığı ya da kavramak istemediği için, coşkuyu bütünüyle tarihsel olarak, verili birşey olarak aldı, ve tini ellerinde gerece dönüştürerek ona güzel, hoş bir biçim verdi. Böylece yazınımızın en büyük sanatçısı olurken, yazdığı herşey iyi-anlatılmış bir sanat yapıtına dönüştü.  Goethe’nin usta çalışmalarının üstün değerini hiçbir zaman yadsımam. Güzel yontuların bir bahçeyi süslemesi gibi sevgili babavatanımızı süslerler, ama birer yontudurlar. Onlara aşık olunabilir, ama kısırdırlar: Goethe’nin şiiri Schiller’inki gibi eylem doğurmaz. Eylem sözcüğün çocuğudur, ve Goethe’nin güzel sözcükleri çocuksuzdurlar. Bu salt sanattan doğan her şeyin varacağı yerdir..

Heinrich Heine/ Sanat, Ahlak ve İdealar Üzerine 1835

Schiller