Dış Türkler Başkanlığı ne işe yarayacak?

Türkiye’de yayınlanan gazete ve internet sitelerinin çoğu, 20 Aralık’ta Bakanlar Kurulu’nun “Dış Türkler Başkanlığı”nın kurulması yönünde attığı adımı, “müjde” olarak duyurdu.
Yazılanlara bakılırsa, bakanların imzasına açılan kanun tasarısı karar altına alınıp, -ki alınmasına kesin gözüyle bakılıyor- hayata geçirilirse, yurtdışında yaşayan “gurbetçiler” artık rahat edecekler!
Başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan yaklaşık 5 milyon Türkiye kökenli ile birlikte “akraba toplulukları” olarak nitelendirilen diğer ülkelerdeki Türklerin, Türkiye ile ilişkilerini yeniden düzenlemek için “Dış Türkler Başkanlığı”na ihtiyaç duyulmuş… Halihazırda, ilişkiler 30 değişik daire, bakanlık ve başkanlık tarafından sürdürülüyor. Hedefin farklı kollardan yürütülen çalışmalar ve toplanan bilgilerin merkezileştirilmesi olduğu belirtiliyor.
Yurtdışı Türklerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından verilen bilgilere göre, yeni „başkanlık“ çatısı altında beş ayrı daire kurulacak. Ayrıca, Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadığı ülkeler için özel masalar oluşturulacak.
Bu yeni örgütlenme modelinde daha çok İtalya’nın yurtdışındaki vatandaşlarına yönelik izlediği “Patronati Modeli”nin taklit edildiği görülüyor. Yani, yurtdışındaki Türkiye kökenlilere yönelik bir “başkanlığın” kurulması, teknik-bürokratik bir adımdan öte, politik-siyasi amaçların ağır bastığı bir girişim olarak dikkat çekiyor.
Zira başkanlık çalışmaları hakkında bilgi veren Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de hedefi açık olarak, “Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının haklarını korumak, organize olmalarını sağlamak ve anavatanlarıyla bağlarını muhafaza etmek amacıyla…” şeklinde özetliyor.
Yani amaçlanan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bürokrasi ve Türkiye’deki hükümet politikalarından kaynaklı sorun ve sıkıntılarını gidermek değil, devletin, hükümetin ihtiyaç duyduğu konularda vatandaşın potansiyelinden daha iyi yararlanmak.
Anlaşılan yıllardır “Vatandaşın devletine hizmet etmesi” anlayışı ile hareket eden hükümet ve bürokrasinin resmi politikasında daha etkili ve işler bir sayfa açılmak isteniyor.
“Vatandaşa sahip çıkmak”, “anavatanla bağları güçlendirmek” gibi kulağa hoş gelen ifadelerin arkasına saklansa da, bu girişim, “müjdeli bir haber” olmak bir yana, yıllardır süregelen ve vatandaşı ekonomik ve siyasi bakımdan kullanılacak bir nesne olarak gören anlayışın devamı özelliğindedir.

ÖRNEK: VATANDAŞLIK VE ASKERLİK İŞLEMLERİ
Artık yaşam merkezleri bulundukları ülkeler olan Türkiye kökenli göçmenlerin Ankara’dan kaynaklı bir çok bürokratik sorun ve sıkıntı yaşadığı biliniyor.
Bunların başında vatandaşlık ve askerlik işlemleri geliyor. Alman vatandaşlığına geçmek için başvuran ve geçebileceğine dair kendisine yazılı bildirimde bulunan Türkiye kökenlilerin, Türk vatandaşlığından çıkması aylar sürüyor. Bu konu defalarca gündeme getirilmiş olsa da, işbaşına gelen hiç bir hükümet bunu kolaylaştırmak ya da hızlandırmak için bir adım atmadı.
Başka önemli ve acil bir  konu da askerlik sorunu. Almanya’da doğup büyüyen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gençlerin tümüne zorunlu olarak “askerlik” yaptırılıyor. “Ya dövizle  ya 16 ay normal askerlik yaparsın” diyen yasalar seçme şansı tanısa da, okul, iş, yasal statü vb. nedenlerle 16 ay ülke dışında kalmanın neredeyse imkansız olduğu bir durumda, insanlar binbir zorlukla biriktirdikleri binlerce Euro ödeyerek güya askerlik hizmetini yapmaya zorlanıyorlar.
Bu iki örnek bile, ağırlığı Almanya olmak üzere artık fiilen yaşadıkları ülkenin bir parçası olan insanların gerçeğini görmemek, görmeye yanaşmamak ve hem siyasi hem ekonomik kar-zarar hesabının konusu yapılmaları anlamına geliyor.
Söz konusu  “başkanlık dairesi” de, bu hesabın vatandaş açısından değil ama bürokrasi ve hükümet açısından daha iyi yapılmasını dert ediniyor kuşkusuz.

EKONOMİK VE SİYASİ ÇIKARLAR
Aslında, Türkiye’yi yönetenlerinin Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenleri kendi politikalarına dolgu malzemesi yapmak, kullanmak ve onlardan yararlanmak için merkezi bir yapılanmaya gitme planı yeni değil.
Yıllardan bu yana değişik biçimlerde süren bu girişimler 1987’de“Yurtdışı Türkleri Bakanlığı”nın kurulması olarak gündeme getirildi. O tarihten sonra zaman zaman bu bakanlığın kurulması yönündeki istemler yoğunlaştı. Özellikle Almanya’da Türkiye’deki resmi görüş ve kurumların uzantısı konumundaki çeşitli örgütler ve basın, her seçim öncesinde böylesine bir bakanlığın kurulmasının ne kadar önemli olduğuna dair açıklamalarda bulundular, kampanyalar örgütlediler.
Ama gelinen noktada, bakanlık olarak telaffuz edilen örgütlenme, bugün başkanlık düzeyinde hayata geçiriliyor. Bu kesimler, gelecek yıllarda, artık ‚başkanlığın‘ bakanlık haline gelmesi için uğraşırlar herhalde!
Avrupa’ya göçün ilk yıllarından itibaren Türkiye kökenlilere “döviz kaynağı” gözüyle bakan hükümetler, ilerleyen süreçte bunun yanına “politik güç” olarak kullanmayı koydu. Türkiye adına lobi faaliyetlerinin sürdürülmesi “vatandaşların görevi” olarak ön plana çıkarıldı, “elçilik misyonu” biçildi ve buna göre örgütlenmeler yaratıldı.
Bütün bu politikaların gelip dayandığı nokta elbette, Türkiye kökenli göçmenlerin içinde yaşadıkları çoğunluk toplumuyla kaynaşmalarını engellemek, “kontrolden çıkmasını”, “yararlanılan bir kaynağın heba olmasını” önlemekten başka bir şey değildir.
Kısa bir süre önce Köln’de bir toplantıda konuşan Yurtdışı Türklerinden Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik de, “Entegrasyon iyi güzel de, bu asimilasyona dönüşüyorsa karşımıza çıkan çok ciddi sorunlar olacaktır. Her şey telafi edilebilir. Ancak kültürünüzü, benliğinizi kaybettiğiniz an telafisi mümkün olmayan sorunlarla karşılaşırsınız. Biz Almanya’ya kültürümüzü kaybetmek için gelmedik. Almanlarla birlikte benliğimizi, kimliğimizi koruyarak eşit insanlar olarak yaşamak istiyoruz” demişti.
Bu sözlerin anlamı elbette, “asimilasyon” tehdidiyle uyum sürecini baltalamak; vatandaş üzerindeki hakimiyeti kaybetmemek kaygısıdır. Benzer bir açıklamayı 2008 Şubat’ında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Köln’de katıldığı bir toplantıda yapmış ve “Asimilasyon insanlık düşmanıdır” demişti.
Dini değerleri, milli kimliği vb. öne sürerek vatandaşı hassas noktasından vurmayı amaçlayan çevrelerin gerek resmi gerekse de “sivil” biçimlerde vatandaşa nasıl zararları dokunduğu Merkezzedelerden, holdingzedelere, ‚Deniz Fenerleri’ne kadar onlarca örnekte görüldü.
Vatandaşın “devlet neden bize sahip çıkmıyor” feryadını, insanların sorun ihtiyaç ve dertlerini çözme talebi olarak değil de, onları sömürüp kullanma fırsatı olarak değerlendiren Ankara, göç tarihinin ister istemez ortaya çıkardığı değişikliklere göre politikalarına yeni biçimler vermeye çalışıyor ama vatandaşı gurbetçi ve “yolunacak kaz” görmekten vazgeçmiyor. Ve “vatandaşı sahiplendikçe” insanların başı ağrımaya devam ediyor ne yazık ki.
Yaşadıkları ülkelerin yabancılara ve göçmenlere yönelik politika ve uygulamaları kadar Türkiye hükümeti ve bürokrasisinin bu anlayış ve girişimleri de Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlilerin hayatını zorlaştırmaya devam ediyor.
Bu yüzden de uyum sorunları tartışıldığında tek başına Almanya, Fransa veya Hollanda hükümetleri tarafından izlenen politikaları sorgulamak yetersiz olacaktır. Gerek uyumla ilgili sorunların aşılması ve içinde yaşanan ülkenin halkıyla daha iyi bir kaynaşma için, gerekse de askerlik, vatandaşlık, konsolosluk vb. bürokratik sorunların giderilmesi için vatandaşın Ankara’ya değil, Ankara’nın vatandaşa hizmet etmesi ve vatandaşı “rahat bırakması” gerekiyor!

İtalyan usulü lobicilik: Koruyucu Melek

„Patronati Modeli“ni (Koruyucu Melek), İtalyanlar  200 yıl önce göç eden vatandaşları için geliştirmişler. “Nerede bir İtalyan varsa, İtalya devleti oradadır” anlayışıyla hazırlanan model, yurtdışında yaşayan ancak İtalyanca bilmeyenlere İtalyanca öğretmeyi de içeriyor. Planın özü şöyle tarif ediliyor: “Nerede bir İtalyan varsa; bir İtalyan yurtdışında nerede iş kurmak istiyorsa; bir İtalyan işveren-işçisi ile, yerel otoritesi ile ilgili nerede bir problem yaşıyorsa; nerede bir İtalyan çalışıyor, sosyal güvenliği, emekliliği veya işvereni ile ilgili bir sorun yaşıyorsa ve nihayet nerede bir İtalyan’ın burnu kanıyorsa, İtalya kurumları ile beraber oradadır.”
İtalya’nın yaklaşık 35 ülkede Patronati Örgütleri’nin şubesi bulunmakta.
Dış Türkler Başkanlığı, ona bağlı daireler ve ülkelere göre kurulacak masaların tümü göz önüne alındığında, Türkiye devletinin bundan sonra “Nerede bir Türk varsa orada Türkiye var” duygusu verilmeye çalışılacak.
Bu yolla, uzun yıllardır yaşanan pek çok sorundan ötürü göçmenler arasında Türkiye’ye karşı sarsılan güven yeniden kazanılmaya çalışılacak. (YH)

Eski Milli Görüşçüler, yeni Müslüman listeleri şimdi UETD’li

2002 yılından bu yana Türkiye’de tek başına iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenler arasında da örgütlenmesini sürdürüyor. Asıl olarak Milli Görüş geleneğinden gelen Fazilet Partisi’nin bölünmesi sonucu kurulan AKP’nin, Avrupa’daki Milli Görüş üzerinde nasıl bir etkide bulunacağı uzun süre merakla bekleniyordu.
Ayrılmadan önce bir çok kez İslam Toplumu Milli Görüş’ün (IGMG) toplantılarına katılan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ilk etapta bu örgüt içinde fazla etkili olamadı. Ama ilerleyen süreç içerisinde pek çok Milli Görüş yöneticisi ve taraftarı AKP ile bağlantıya geçti ya da bu partiye sempati duymaya başladı.
AKP, 2004’te Avrupa Türk Demokratlar Birliği’ni (UETD) Avrupa uzantısı olarak kurdu. Kuruluş sırasında daha önce Milli Görüş ile fazla içli dışlı olmayan, Avrupa’da yetişen, dil bilen, iyi gelir sahibi şahıslar öne çıkarıldı. Bir kitle teşkilatından çok bir elit bir lobi örgütlenmesi olan UETD’de son kongrede, öncesine göre bazı değişimler yaşandı.
19 Aralık’ta yapılan kongrede yeni yönetim kuruluna seçilenlerin önemli bir bölümünün Milli Görüş’ün eski yöneticileri ve geçtiğimiz yaz aylarında Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde yapılan yerel seçimler öncesinde çeşitli kentlerde kurulan “Müslüman listeleri” temsilcileri olması dikkat çekiyor.
UETD’nin genel başkanlığına getirilen Hasan Özdoğan, daha önce IGMG genel sekreterliği görevinde bulunmuştu. Yine Milli Görüş tarafından kurulan İslam Konseyi’nin başkanlığını da yapan Özdoğan, son olarak da yerel seçimlerde Bonn’da faaliyet yürüten Barış ve Adalet İttifakı (BFF) içinde yer alıyordu. UETD yönetimine giren Yahya Heising de Özdoğan’la birlikte BFF içindeki etkili şahıslardan birisi. BFF, Bonn’da iki temsilciyi belediye meclisine göndermişti.
Keza, Köln Alternatif Yurttaşlar İnisiyatifi (ABI) Başkanı Kamuran Kayhan da UETD’nin yeni yönetiminde yer alan isimler arasında dikkat çekiyor.
Köln ve Bonn’daki “Müslüman listeleri”ndeki önemli isimlerin UETD yönetiminde yer alması, bu listelerin arkasında UETD, dolayısıyla AKP’nin olup olmadığını akıllara getiriyor. Seçilen söz konusu kişilerin bu sıfatlarının mutlaka farkında olan AKP, öyle anlaşılıyor ki “Müslüman listeleri”ni kendine puan getirecek olumlu bir girişim olarak değerlendirmiş, bu yüzden de temsilcilerini UETD yönetimine davet etmiştir.
Yeni yönetimde ayrıca Avrupa Ehli Beyt Federasyonu Başkanı Fuat Mansuroğlu, FDP’den Köln Belediye Meclisi’ne aday olan ancak seçilemeyen Ziya Çiçek gibi isimler de dikkat çekiyor.
Milli Görüş kökenlilerin ağır bastığı UETD’nin yeni yönetiminde, “Müslüman listeleri”nin temsilcilerine yer vermesi, hatta onları öne çıkarması, AKP’nin gelecekte bu türden ayrı seçim listelerini bir biçimde daha etkili destekleyip teşvik edebileceğini gösteriyor.
Avrupa’daki eski Milli Görüşçüler ile AKP arasındaki yakınlaşmanın başka bir ifadesi ise IGMG eski Genel Başkanı Ali Yüksel’in Yurtdışındaki Türklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı müşavirliğine atanması oldu. Yüz kızartıcı bir olaydan ötürü IGMG başkanlığını bırakmak zorunda kalan Yüksel, uzun bir süredir Köln’de ticaretle uğraşıyordu.
Eski Milli Görüş’çülerin UETD yönetimine alınması, müsteşar yapılması aynı zamanda AKP’nin iyice yıpranan Milli Görüş’ün etkisini azaltmak, kendi örgütlenmesini güçlendirmek için harekete geçtiği anlamına da geliyor.
Bir taraftan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ni (DİTİB) etkili bir şekilde kullanan AKP, diğer taraftan da kendi öz örgütünü güçlendirmenin adımlarını atıyor.
AKP, bir yandan, vatandaş üzerindeki hakimiyeti kaybetmeme merkezli devlet politikalarını devam ettirirken, bir yandan da iktidar olanaklarını kullanarak Almanya vd. ülkelerdeki kendi siyasal örgütlenmesini güçlendirme çabasına hız verecek görünüyor.

YÜCEL ÖZDEMiR

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: