Yeşiller: ‚Çevreci’den merkez partisine uzanan yolculuk

GREEN PARTY BOARDBundan 30 yıl önce kurulan Yeşiller Partisi’nin tarihi, değişim ve dönüşüm, siyasetin ve siyasilerin zaman içinde nasıl bir u-dönüşü ile başlangıç ilkelerine ihanet edebileceği konusunda dersleriyle dolu.
Kökleri 1968 hareketine kadar uzanan bugünkü Birlik 90/Yeşiller Partisi, asıl olarak SPD’nin hükümetin büyük ortağı olduğu 70’li yılların sonunda gelişti. Dünya genelinde parlamenter yoldan toplumun değiştirilmesinin mümkün olmadığı görüşünün hakim olduğu bu yıllarda bir taraftan Sosyal Demokratların “unutulmaz lideri” Willi Brandt, “Mehr Demokratie wagen” (Daha fazla demokrasi) sloganını öne çıkarırken, diğer taraftan kapitalizme, savaşlara, çevre kirliliğine karşı çıkan parlamento dışı muhalefet hareketi sokaklarda sesini duyurmaya çalışıyordu.
1974-82 yılları arasında başbakanlık yapan Helmut Schimdt’in izlemiş olduğu neoliberal politikalar, genel olarak toplumun pek çok kesimi arasında, özel olarak da SPD tabanında huzursuzluk yaratmış, parti içinde kargaşa büyümüş ve sonunda liberaller 1982’de koalisyondan çekilerek erken seçimin yolu açılmıştı.
Sosyal demokratların toplum içinde itibar kaybettiği yıllarda güçlenen çevreci, feminist, atom ve savaş karşıtı hareketin bileşenleri, 13 Ocak 1980’de Karlsruhe’de “geleneksel parti anlayışına karşı olma” iddiasıyla seçimlere katılmak üzere, daha önceden “seçim birlikleri” şeklinde bir araya gelen inisiyatifler Yeşiller adı altında partileşti. Kurulduğu yıl girdiği genel seçimlerde ancak yüzde 1.5 oy alabildi.
6 Mart 1983’te yapılan erken seçimlerde ise sosyal demokratlar ağır bir yenilgi aldı ve 16 yıl sürecek Helmut Kohl hükümeti için kapı aralanmış oldu. Ama bu seçimlerin asıl önemli olayı SPD’nin solunda, genç ve pek çok açından “aykırı” bir partinin, herkesi şaşırtacak tarzda, yüzde 5.6 oyla barajı aşarak, 27 milletvekiliyle parlamentoda grup kurması oldu.
Daha kurulduğu andan itibaren küçük burjuva özelliklerin tümümü içinde barındıran Yeşiller’in “aykırılığı” parti örgütlenmesi bakımından da geleneksel partilerden biçimsel olarak farklılıklar içeriyordu. Bir genel başkan yerine eşbaşkanlık modeli tercih edildi. Parti yönetiminde kadınlar için pozitif ayrımcılık yapıldı, milletvekilliği ile parti yöneticiliği birbirinden ayrıldı ve yetkinin belli kişilerin elinde toplanması sözde engellenmeye çalışıldı.

‘MARJİNALLER’ MECLİS KÜRSÜSÜNDE
Yeşiller’in meclise girişi, Alman siyasetinde alışık olunmayan ilginç görüntülerin yaşanmasına sahne olmuştu. Daha sonra SPD’ye geçen ve temel hakların budanmasının mimarlığını yapan Otto Schily’nin yanı sıra Petra Kelly, Mariluise Beck, eski general Gert Bastian gibi isimlerin içinde yer aldığı milletvekilleri grubu, Bonn’daki parlamentoda kazak örüyor, bahçıvan önlüğü takıyor; kot pantolon ve spor ayakkabı giyiyor, partinin sembolü ayçiçeğini masanın üzerine koyuyordu. Basın, alışılmış milletvekili profili dışında giyinen, yaşayan Yeşiller’in genç vekillerine bu nedenle “kirli pasaklı çocuklar” adını takmıştı.
Sosyal demokratlardan, muhafazakarlara kadar hiç bir partinin koalisyon ortaklığı yapmak istemediği Yeşiller’e uzun süre “marjinal” muamelesi yapıldı.
Tıpkı bugün Sol Parti’ye muhafazakar ve sosyal demokratların takındığı tutum o zaman Yeşiller’e karşı sergileniyordu.
Çevre, atom santralleri, nükleer silahlar gibi pek çok alanda yaşanılabilir bir doğayı talep eden Yeşiller, ekonomik ve sosyal açıdan ufkunu hep kapitalist sistemin içinde tuttu. Bu bakımdan hiç bir zaman anti-kapitalist bir kimli olmadı. Çevre, barış, insan hakları, hümanizm gibi değerler partinin politikasının merkezine konuldu ve uzunca bir süre işler bu argümanlar üzerinden götürüldü.
Ama, Yeşiller’in aykırı yönlerinin törpülenerek sistemin bir parçası haline getirilmesi pek uzun sürmedi.
İki-üç yıl önce SPD ve CDU tarafından selam verilmeyen Yeşiller, ilk olarak 12 Aralık 1985’te Hessen Eyaleti”nde meclise girdi ve SPD’nin koalisyon ortağı oldu. Uzun bir süre partinin “ruhani liderliğini” yapan Joschka Fischer, ilk kez bu partiden bakanlık koltuğuna oturan şahıs oldu. “Aykırılık” adına kot pantolon ve spor ayakkabı ile bakanlık yemini yapan Fischer, ilerleyen yıllarda takım elbiseli bir devlet adamı oldu. Sisteme tam entegrasyonu ve hizmet etme konusunda, denilebilir ki Fischer’in daha o zamanda başı çektiği görülüyor.

ÇEVRECİLİKTEN DEVLET PARTİSİNE
Ekim 1992’de partinin kurucuları Petra Kelly ve Gert Bastian’ın Bonn’daki evlerinde intihar edilmiş halde bulunması, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra partinin Birlik 90/Yeşiller adını alması ile geçen 90’lı yılların sonunda parti federal düzeyde ilk kez hükümet ortağı oldu.
Eylül 1998’de yapılan genel seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo, Gerhard Schröder-Joschka Fischer öncülüğünde bir “SPD-Yeşiller” koalisyonun kurulmasına olanak sağladı. Fischer, Almanya’nın uluslararası çıkarlarını savunmak için dışişleri bakanlığı koltuğuna oturdu ve sermayenin dünya üzerindeki egemenliğini artırmak için elinden geleni yaptı ve bu konuda rüştünü ispatladı!
Koalisyon ortaklığı, aynı zamanda Yeşiller’in o güne kadar muhalefet olmanın gereği olarak her konuda yaptığı eleştirileri bir tarafa bırakarak bir “devlet partisi” olmanın zamanın geldiği anlamına geliyordu. Fischer ve arkadaşları zaten çoktan beri SPD ile koalisyona hazır olduklarını, pek çok konuda eskisi gibi düşünmediklerini ifade ediyorlardı.
Hükümet ortaklığı gerçekten nasıl bir parti olduklarını, muhalefette söylenenlerin çoğunun samimi olarak savunulmadığını daha açık ortaya çıkmasını sağladı.
Kuruluş ilkeleri arasında savaşa ve militarizme karşı gibi söylemler olmasına rağmen, bu partinin koalisyon ortaklığı döneminde Alman ordusu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk olarak doğrudan Kosova’da savaşa katıldı.
Birleşmiş Milletler onayı olmadan NATO birliklerinin eski Yugoslavya’yı bombalayanlar arasında Alman askerlerinin de yer almasına SPD ile birlikte Yeşiller de onay vermişti. Bu durum parti içinde yoğun tartışmalara yol açtı ve savaş karşıtlığına ısrar eden bir grup ayrılmayı tercih etti. Böylece, parti içinde sağ ve sol kanatlar arasında süren rekabeti, Fischer’in liderliğini yaptığı “Realo” kanadı kazanmıştı. Bundan sonra da başta Afganistan olmak üzere, pek çok ülkeye asker gönderme Yeşiller içinde tartışma konusu dahi olmadı. Hep birlikte savaş için el kaldırdılar ve Alman ordusunun neden savaşa katılması gerektiğini açıklamaya çalıştılar.
Partideki bu “dönüş” sadece savaş-barış konusunda değil, diğer alanlarda da aynı şekilde cereyan etmişti. Çünkü, muhalefet olmanın sorumsuzluğu ile söylenenlerin çoğu, iktidar olunca tersi yönde yapılmaya başlanmıştı.
7 yıl boyunca SPD ile birlikte koalisyon ortaklığı yapan Yeşiller Partisi, bu süre içinde hem genel olarak emekçilerin kazanılmış ekonomik haklarının budanmasında bir dönüm noktasını ifade eden Ajanda 2010’a tam destek vermiş, hem de sürekli iyimser mesajlar verdikleri göçmenlere karşı yeni yasaların hayata geçirilmesini onaylamıştı.
Yeşiller bunlarla da kalmadı, SPD ile federal düzeyde yaptığı ortaklığın üzerinden 10 yıl geçtikten sonra bu kez Hamburg’da CDU ile de koalisyon hükümeti kurdu. Geçen yıl da Saarland’da “siyah-yeşil” hükümeti kuruldu.
Koalisyon hesaplarında hem SPD hem de CDU tarafından bir partner olarak benimsenen bu parti, Sol Parti ile bir koalisyon ihtimaline ise soğuk bakıyor.

ARTIK İYİ KAZANANLARIN PARTİSİ
Yeşiller”in hitap ettiği, oyunu aldığı kesim, artık bundan 30 yıl önceki gibi “muhalif”, “alternatif” kesimler değildir. Asıl oy aldıkları kesim iyi gelir sahibi olan orta sınıftan memurlar, işletme ve meslek sahipleri. Bu partiye yakınlığıyla bilenen Heinrich Böll Vakfı’nın başkanı Ralf Fücks, Yeşiller’in artık iyi kazananların partisi olduğunu ve buna göre politika yapılması gerektiğini savunuyor. Bununla kalmıyor, bir gerçeğe daha parmak basıyor: Yeşiller ile liberal FDP’nin tabanı aynı, bu yüzden iyi geçinmeleri gerekiyor. (Süddeutsche Zeitung, 09.01.2009).
Politik çizgisi bakımından artık açık bir şekilde sol kimlikli bir parti olmayan Yeşiller, şimdi orta sınıfın liberal kesimlerinin partisi konumunda. Bundan geri dönüş de pek mümkün görünmüyor. Üzerine oturduğu politik zemine ortak olan partilerin sayısındaki fazlalık nedeniyle, sınıflar arası çelişkilerin derinleşmesi, mücadelenin yükselmesiyle birlikte bu parti zorunlu olarak güç kaybetme ile karşı karşıya kalacaktır. Bunun farkında olan bazı yöneticileri, sosyal politikaların Die Linke’ye terk edilmesinin büyük bir tehlike anlamına geldiğini bugünden söylüyorlar. Çünkü onlar, bu gidişatın aynı zamanda bu partinin giderek gereksiz bir parti olacağını biliyorlar.

YÜCEL ÖZDEMİR
Yeşiller, göçmenler ve Cem Özdemir

30. yılını kutlayan Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin Türkiye kökenli göçmenler arasında da “özel” bir önemi bulunuyor. 1980 yıllarda, sol, ilerici, sosyalist Türkiye kökenlilerin çoğu bu partiyle çok yakın bir ilişki içindeydi. Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu, askeri faşist darbe gibi konularda, Federal Parlamentoda bulunan partiler arasında Yeşiller en duyarlı olanı idi. Keza, Almanya’da göçmenlere, sığınmacılara yönelik ırkçı, ayrımcı uygulamalar konusunda da Yeşiller, diğer partilere göre daha duyarlı bir politikaya sahipti.
Bütün bunlar, 80 ve 90’lı yıllarda Yeşiller’in, Türkiye kökenli politik bilinçli kesimler arasında kayda değer bir sempati toplamasına neden olmuştu.
Ancak aradan geçen 30 yıllık zaman Yeşiller’in “humanizma”dan kaynaklanan bu yönlerini de alıp götürdü. İnsan hakları ihlalleri, Kürt meselesi, demokratik haklar vs. gibi konuların hiç birisi şimdi bu partinin gündeminde değil.
1994’deki genel seçimlerde Cem Özdemir’in bu partiden Federal Parlamentoya* seçilen ilk Türkiye kökenli politikacı olması nedeniyle bu partiye bakış sıradan Türkiye kökenliler arasında kısmen değişim yaşandı. Özdemir’in geçen yıl eşbaşkanlığına seçilmesi de, son yıllarda artan ilginin nedenlerinin başında geliyor.
Ancak, ilgiyi bir tek Özdemir ile açıklamak da yanlış olur. Geleneksel olarak SPD’ye yakın duran Türkiye kökenlilerin bir bölümü, bu partinin emekçilere karşı izlemiş olduğu politikalara tepki göstererek, yeni bir arayışa girdi ve Yeşiller burada bir alternatif olarak görüldü.
“Date4you” adlı araştırma kurumu tarafından yapılan ankete göre Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının yüzde 23’ü bu partiye oy veriyor. Oy verenlerin başında, küçük ve orta işletme sahipleri, avukat, öğretmen ve doktor gibi meslek gruplarından gelen ve iyi kazananlar geliyor.
Bu da, aslında ekonomik, sosyal, iç ve dış politika bakımından diğer partilerden hiç bir farkı kalmayan Yeşiller’in halen Türkiye kökenli seçmenler tarafından doğru bir şekilde ele alınmadığını, anlaşılmadığını gösteriyor.
Dolayısıyla bu partinin geçmişte ne yaptığı ve gelecek için ne vaat ettiğini bilmek, bundan sonra bu partiye karşı belirlenecek tavır açısından önem teşkil ediyor.

* Aynı seçimlerde SPD’den ise Leyla Onur meclise seçilmeyi başarmıştı.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: