İşsizliğe ve yoksulluğa karşı güçlerimizi birleştirelim

Önümüzdeki günlerde kongrenizi yapıyorsunuz, öne çıkan gündemleriniz neler?
16. Genel Kongremizi kapitalizmin son 80 yılının en ağır krizini yaşadığı bir dönemde gerçekleştiriyoruz. Hükümet ve büyük sermaye çevreleri krizin bütün yükünü emekçilerin sırtına yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Binlerce emekçi işten atıldı, ücretler düşürüldü ve emekçiler içerisinde yoksulluk ve gelecek kaygısı ciddi boyutlara ulaştı. Bu bağlamda işsizlik ve yoksulluk en başta göçmen emekçiler olmak üzere bütün emekçilerin en temel sorunu haline geldi. Yaşanan bu gelişmeler, işçi ve emekçiler arasındaki öfke, tepki ve mücadele isteğini de arttırdı kuşkusuz. Ve bunun bir sonucu olarak hükümet ve sermayenin hayata geçirmeye çalıştıkları kriz dönemi politikalarına karşı, içinde federasyonumuzun da yer aldığı mücadele platformları ortaya çıktı. Kongremizin başlıca gündemlerinden birini Türkiyeli vd. bütün emekçileri yakından ilgilendiren bu gelişmeler oluşturuyor. Kriz döneminde artan sorunlar ve bu sorunlara karşı verilecek mücadele kongremizin üzerinde duracağı temel konulardan biri olacak.
Çünkü bu gelişmeler federasyonumuza bağlı derneklerin önümüzdeki dönem yürütecekleri çalışmaların seyrini yakından ilgilendiriyor.
Çünkü, hükümetin işçi ve emekçiden alıp sermayeye verme politikası Türkiye kökenli emekçilerin hayatını da derinden sarsıyor. Bu yüzden, mücadeleci işçi ve sendika temsilcilerinin bu dönem savundukları taleplerin Türkiyeli emekçiler arasında da yaygınlaşması için çalışmalarımızı değerlendirp kararlar alacağız.
Kongremizin diğer önemli gündemlerinden biri de, son yıllarda göçmenleri etnik ve dini kökenine göre ayrıştıran milliyetçi politikalara karşı yaptığımız ve yapacağımız çalışmalar olacak. Bu konuda gerek Alman hükümetinin izlediği politikalar gerekse de varlık nedeni dini ve etnik ayrışma olan Türkiyeli örgüt ve derneklerin izlediği tutum, ortak yaşamı olumsuz etkiliyor. Bu nedenle kongremiz, bu ayrımcı ve milliyetçi politikaların Türkiyeli emekçiler ve yerli halk içindeki etkileri ve ortak yaşamı güçlendirme konusunda neler yapılabileceği üzerinde duracak.
Kongremiz gerek genç delegeleri gerekse de gençliği ilgilendiren gündemleriyle de farklı özellikler taşıyacak. Bir süre önce kendi konferansını yapan gençlik örgütümüz, vardığı sonuçları ve aldığı kararları kongremize taşıyacak. Gençlerin dinamizmi ve coşkusuna sahne olacak kongremiz, gençliğin sorun, ihtiyaç ve taleplerine özel bir önem verecek.

DİDF olarak bu yıl 30. yılınızı kutluyorsunuz; DİDF’i Almanya’daki diğer Türkiye kökenli dernek ve kuruluşlardan ayıran temel özellikler nelerdir?
Elbette dışımızdaki bütün göçmen örgütlerini aynı kefede değerlendirmek ve hepsini aynı yerde görmek doğru olmayacaktır.
Fakat kısaca ifade etmek gerekirse DİDF dil, din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün emekçilerin ortak talep ve çıkarları için mücadele eden bir örgüttür. Yani örgütümüzün varlık nedeni dinden, mezhepten ya da etnik kökenden kaynaklanan ayrılıklar değil; aynı sosyal sınıfın üyeleri olarak sahip olunan ortak ihtiyaçlar, değerler ve taleplerdir. Bu anlamda ayırıcı değil birleştirici bir rol oynamakta; Türkiye kökenli emekçilerle Alman vd. uluslardan emekçiler arasındaki bağları güçlendirmeye hizmet etmektedir. Federasyonumuz ayrıca salt göçmenlikten kaynaklanan sorunlardan hareket etmiyor. Göçmenlere insanca muamele, eşit sosyal ve demokratik haklar vb. talebinin yanısıra göçmenlerin bu ülkede işçi, öğrenci, kadın ya da işsiz olarak yaşadığı sorunları da gündemine alıp yerli halkla ortak mücadelenin gelişmesini de kendine dert ediniyor. DİDF’i birçok konu ve olayda hemen hemen diğer kuruluşlardan ayırıan temel özelliklerden biri de budur. Örneğin geçtiğimiz günlerde yaygın öğrenci eylemleri oldu. Öğrenciler daha iyi ve şans eşitliği olan bir eğitim sistemi için büyük protestolar gerçekleştirdi. DİDF’in dışında hiçbir göçmen kuruluşunun bu harekete ilgi göstermemesi, destek çabası içinde olmaması bu değindiğimiz farkın bir sonucudur. İşten atılmalar, krizin emekçiler üzerindeki etkileri, hükümetin işçi düşmanı politikaları gibi konularda da benzer bir durum yaşanmaktadır. Geniş kitle tabanı olan birçok Türkiyeli dernek ve kuruluş kendi üye tabanlarının Almanya’daki gerçek sorun ve ihtiyaçlarına duyarsız ve yabancı konumdadır yani.

Son yıllarda göçmenleri dini kimliklerle tanımlayan politikaların öne çıktığını görüyoruz. Çoğunluğu işçi ve emekçi olan Türkiye kökenli göçmenler bu politikalardan sizce nasıl etkileniyorlar? Kutuplaşma ve göçmenlerdeki dini, etnik aidiyet duygusu artıyor mu?

Evet, bu durumun ortak yaşama ve emekçilerin birliğine önemli ölçüde zarar verdiğini söyleyebiliriz. Özellikle 11 Eylül’den sonra dini ve etnik ayrıştırma esasına dayanan bu politika hem yerli ve hem de göçmen emekçiler üzerinde ciddi etkiler yarattı. Yerli emekçilerin farklı inançtan olan ve farklı ülkelerden gelen emekçilere kuşkuyla bakması; göçmen emekçilerde de dışlandıkları duygusu ve içe kapanma eğilimini arttırdı. Hükümetler ve sermayeden yana politikacılar göçmenleri malzeme yapmaya, dini farklılıkları öne sürerek halkta korku ve önyargıları arttırmaya çalışıyorlar ve bunda da birçok açıdan başarılı oluyorlar. Diğer taraftan dini ve etnik ayrışmayı lafta mahkum etse de gerçekte savunan kimi göçmen kuruluşları da bu korku ve önyargı politikasından hoşnutlar aslında. Onların politikaları ve olaylar karşısındaki reaksiyonları da göçmenler arasındaki önyargıları, yerli halka karşı daha mesafeli durma eğilimini körükleyen bir rol oynuyor.
Son yıllarda uyum ve göçmenlik sorunlarının din odaklı, özel olarak İslam odaklı bir sorun olarak gündeme getirilmesi; göçmenleri birer işçi, öğrenci, kadın vb. sosyal özellikleri ile değil de dini kökeniyle tanımlama çabaları dikkat çekicidir. Bu çabalar hem resmi makamlar eliyle hem de çeşitli partiler ve medya aracılığıyla yürütülüyor. Örneğin Merkel hükümeti, İslam Konferansı girişimini göçmenlere yönelik bir açılım olarak lanse ediyor ve göçmen sorunlarını dini bir alana çekiyor. Göçmenlerin bu ülkede yaşayan her insan gibi, bulundukları iş, eğitim veya sosyal yaşam alanlarının doğal bir parçası sayılmaktan öte açıktan ya da üstü örtülü olarak, dini bir topluluk olarak organize olmaları teşvik ediliyor.
Diğer taraftan, ırkçı faşist hareketler de bu atmosferin yarattığı olanak üzerinden “anti-İslam konferansları“, Cami yapımına karşı kampanyalar ve minare yasaklamaları gibi faaliyetler üzerinden güç toplamaya yönelerek, ortamı daha zehirlemeye çalışıyorlar.
Dini değerler üzerinden oynanan bu oyun sadece Almanya’ya özgü değil kuşkusuz. Dünya siyasetinde etkili olmak isteyen belli başlı Avrupalı devletler, kendi ülkelerinde dini değerleri, İslami terörizmi kamuoyu nezdinde sıcak bir tehlike olarak sunmaya; iç ve dış politikada izledikleri saldırgan ve antidemokratik girişimlere meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.
Bu da aynı işyerini, aynı okulu, aynı semte paylaşan insanlar arasındaki ilişkileri zayıflatmakta, hayatlarını daha da zorlaştırmakta sonuç olarak.
Krizin etkilerinin giderek daha fazla kendisini hissettirdiği, emekçilerin sorunlarının ve hoşnutsuzluğunun daha fazla arttığı bir dönemde emekçileri kendi gerçek kimliğinden uzaklaştırmak, onları bölerek yönetmeye çalışmak sermaye ve onun uzantısı gerici örgütlerin her zaman için en temel politikası olmuştur.

Bu tablonun değişmesi için neler yapılmalı?
Yaratılan önyargıların yıkılması ve bütün emekçilerin ortak talep ve çıkarlar üzerinde yakınlaşması için, bir taraftan ciddi bir aydınlatma çalışmasına ihtiyaç var. Diğer taraftan ise emekçilerin birliğini ete kemiğe büründürecek ve gerçek kimliklerinin ortak emekçi kimliği olduğunun anlaşılmasını sağlayacak talepler için birlikte mücadelenin gelişmesi gerekir. Burada tabi ki sendikalara ve emek örgütlerine büyük görevler düşüyor.
Kaynaşmanın ve oluşan-oluşturulmaya çalışılan önyargıların yıkılmasının sadece basit bir aydınlatma çalışmasıyla olanaklı olmayacağı, ortak yaşamın ve birlikte mücadelenin propagandasını yapmaktan öte özellikle, işyerlerinde, semtlerde, okullarda, kısacası, tüm ortak yaşam alanlarında yerli halkla göçmenler arasında sorunların birlikte tartışıldığı toplantıların ve ortak etkinliklerin gerçekleştirilmesi, yakınlaşmayı ve diyalogun ilerletilmesini teşvik edecek çok yönlü girişimlerde bulunulması, büyük bir önem ve aciliyet arz ediyor!
İstismarı yapılan konularla ilgili Türkiye kökenli emekçiler içerisinde daha etkin ve yaygın bir aydınlatma çalışması yürütmek; bu sorunları çarpıtarak siyasi çıkar sağlayan kurum ve örgütlerin halka zarar verdiklerini göstererecek bir teşhir faaliyeti yürütmek büyük önem taşıyor.
Diğer taraftan göçün yaşandığı her ülkede olduğu gibi burada da kaynaşma ve ilişkilerin güçlenmesi için zamana ihtiyaç var. Günlük hayatın gerçekleri bu ülkede yaşayan ve aynı sosyal sınıflara mensup kesimleri birlikte davranmaya zorluyor zaten. Örneğin işten atılma korkusu yaşayan Opel işçileri ya da birlikte hak arayan TMD işçilerinin farklı dini ve etnik kökenden olmalarının hiçbir anlamı olmadığını, kaderlerinin ortak olduğunu hayatın kendisi gösteriyor. Milliyetçiliği ve ayrılıkları siyasi çıkar konusu yapanların körüklediği yapay çelişkilere karşı atılacak adımlarla, kaynaşma sürecinin baltalanmasını engellemek gerekiyor yani.

Örgüt olarak en çok ağırlık verdiğiniz konulardan biri „yerli ve göçmen emekçilerin kaynaşması“. Çalışmalarınızdaki tecrübeye bakacak olursanız, bu konuda ne gibi zorluklar yaşanıyor?
Din ve etnik köken gibi hassas konuları politik malzeme olarak kullanan; farklılıkları kışkırtan ve bundan bir çıkar uman hem Alman hem de Türkiyeli kurum ve örgütlerin bu çabaları halk arasında elbette olumsuz etkiler yaratıyor. Örneğin Alman hükümeti ve milliyetçilerinini politika ve uygulamaları bütün Alman halkına malederek, genel olarak Almanlara karşı önyargı duyan, güvensizleşen göçmenlerin sayısı hiç de az değil.
Kaşına kaşına daha da hassaslaşan bu konularda iki taraf içinde oluşan bu etkiler, sonuçta ortak yaşamı zedeleyen, zorlaştıran bir rol oynuyor.
Yıllardır izlenen sistemli politikaların bir sonucu da, Türkiyeli göçmenlerin kendi içine kapanma eğilimidir. İş ve okul yaşamı dışında resmi dairelerle ilişkiler bir kenara bırakılırsa sosyal ve kültürel hayatta Türkiyeliler olarak kendine ait bir dünya içinde olmak, yukarda saydığımız önyargıları, güvensizlikleri ve duvarları beslemektedir. İçinde yaşadığımız ülkeyi sosyal ve kültürel açıdan da anlama, sorgulama ve değiştirme tutumu henüz egemen bir hal almış değildir. Elbette burada doğup büyüyen gençler başta olmak üzere, işyerlerinde okullarda semtlerde kaynaşmanın ortak yaşam ve birlikte mücadelenin anlamlı örnekleri yaşanmaktadır ve ama bu konuda ciddi sıkıntılar yaşandığını görmek ve örgütlü güçler olarak buna uygun hareket etmek gerekiyor.
Bu yöndeki çabaların zahmet ve sabır gerektirdiğini biliyoruz; ve DİDF olarak bu zor ve zahmetli işin gereklerini yapma çabamız devam edecek. Çünkü hayatın gerçekleri ve emekçilerin ihtiyaç ve çıkarları bunu gerektiriyor.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: