İki ay geçti, daha ilk gün gibi

tekelAnkara’da TEKEL işçilerinin direnişi iki ayı geride bıraktı. Polis saldırısına, hükümetin suçlamalarına, soğuk havaya rağmen direnişlerini sürdüren işçiler, Ankara’ya ayak basar basmaz söyledikleri “ölmek var, dönmek yok” sloganını hala ilk günkü kararlılıkla haykırıyorlar.

TEKEL işçilerinin “Ölmek var, dönmek yok” diyerek Ankara’ya gelişlerinin üzerinden iki ay geçti. Bu süre içerisinde polis saldırılarına, hükümetin suçlamalarına, Ankara’nın ayazına karşı dirençlerinden bir şey kaybetmeyen işçiler, Türkiye işçi sınıfı tarihinde birçok ilke de imza attılar.
4 Şubat grevinin ardından konfederasyonlar hükümete yine süre verdiler. Ancak verilen süre içerisinde hükümet 4/C dayatmasından vazgeçmedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türk-İş Genel Başkanı ile yaptığı görüşmede Şubat ayı sonuna kadar çadırlar sökülmezse direnişe müdahale edeceklerini söyledi. Hükümete yakın Hak-İş ve Memur-Sen konfederasyonlar toplantısına katılmayarak, saflarını açık ifade ettiler.
Son yapılan konfederasyonlar toplantısında Türk-İş, DİSK, KESK ve Kamu-Sen 4/C gibi güvencesiz çalışma koşulları ortadan kalkana kadar mücadele kararlılıklarını dile getirdiler. Ancak konfederasyonlar, işçilerin beklentisinin aksine 4 Şubat’ı aşacak yeni eylem kararları yerine, 4/C’nin iptali için dava açma, 20 Şubat’ta tüm sendikacıları Ankara’ya toplama gibi kararlar aldılar. Konfederasyonlar 22 Şubat’ta tekrar bir araya gelecekler.

DAYANIŞMAYI HATIRLATTILAR

12 Eylül darbesinin ardından halka dayatılan örgütsüzlüğün dayanışma duygularını bitirme noktasına getirdiğine inanılırken, TEKEL işçilerinin mücadelesi Türkiye’ye dayanışma ve paylaşmayı yeniden hatırlattı. Önce örgütlü kesimler TEKEL işçilerine desteklerini sundular. Ardından Ankara halkı… Ankara’nın yoksul emekçi mahallelerinden kadınlar TEKEL işçileri için ekmek yaptılar, yufka açtılar. Öğretmenler işçilerin ağızları tatlansın diye tatlılar getirdiler. Esnaf, TEKEL işçisine çayı, suyu, yemeği indirimli verdi, bazıları geceleri dükkanlarını direnişteki işçilere yatakhane olarak açtı. Üniversite öğrencileri, direnişteki abi ve ablalarına çorap getirdiler, çamaşırlarını yıkadılar. Kimisi eli boş geldi TEKEL işçilerinin yanına, sırtındaki ceketi çıkardı verdi.
Dayanışma dalga dalga tüm ülkeye yayıldı. Mersin’den portakal geldi, Sinop’tan hamsi, Aydın’dan incir, Bodrum’dan mandalina, Malatya’dan kayısı… Fabrikalarda, tersanelerde, yoksul semtlerde emekçiler “1 TL’ni TEKEL işçileriyle paylaş” kampanyaları başlattılar.
Yetmedi, dünyanın dört bir yanından sendikacılar, emekten yana siyasetçiler TEKEL işçilerine desteklerini sundular.

KADINLAR VE ÇOCUKLAR EN ÖNDE
TEKEL işçisi kadınlar da direnişin en ön saflarında yer aldılar. Kadın işçilerin mücadeleci tutumu, emekçi kadınların yıllardır görmezden gelinen sorunlarına yeniden dikkati çekti. TEKEL işçisi kadınlar, “Biz ne işsiz kalıp evimize hapsolmak, ne de haklarımızın gaspına sessiz kalmak istiyoruz” diyerek bütün emekçi kadınların sözcüsü oldular. Direnişte yayılan kardeşlik dalgası kadınlardan başladı. Birbirine düşman gibi gösterilen başörtülü ve başı açık kadınlar, Kürt ve Türk kadınlar, Alevi-Sünni kadınlar polis saldırısında birbirlerinin yaralarına merhem sürdüler.
Kimisi 4 aylık bebeğini sütten kesip direnişe katıldı, kimisi çocuğunu geride bıraktığı için baskılara göğüs germek zorunda kaldı. Kimisi çocuğunu da direnişe kattı…
Dili daha yeni dönmeye başlayan çocuklar “Direne direne kazanacağız” diye slogan attılar. Bazı çocuklar kortejlerde en öne geçti, anne-babasının arkadaşlarına slogan attırdı. “Karartılan bizim geleceğimiz, geleceğimize dokunmayın” dediler. Direnişe katılamayan çocuklar da mektuplarla, telefon görüşmeleriyle hem anne babalarına özlemlerini dile getirdiler, hem de onlara destek oldular.

GÖZLER 28 ŞUBAT’A KİLİTLENDİ

Hükümetin 4/C’den başka önerileri olmadığını açıklamasının ardından işçiler, 4/C’ye başvurunun son tarihi olan 28 Şubat’a dikkat kesildiler. Hükümet ise bir yandan işçilerin ay sonunda işsiz kalacağını belirterek direnişteki işçileri bölmeye çalışırken, diğer yandan da çadırkente müdahale edileceği tehditlerini savuruyor.
İşçiler ise ilk günkü kararlılıklarıyla “Ölmek var, dönmek yok” diyorlar. Türkiye’den ve dünyadan emekçilerin desteğinin daha da büyümesini bekliyorlar. Direnişin başından beri sorunun çözümü olarak gördükleri “genel grev” için tüm emek örgütlerini göreve çağırıyorlar.  ANKARA Cem Gurbetoğlu

BAŞBAKAN DİRENİŞE TAHAMMÜL EDEMİYOR
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı son yıllarda en çok öfkelendiren şey ne oldu dense, herhalde TEKEL direnişi demek yanlış olmaz. Başbakan, adeta TEKEL işçilerine savaş açtı. Özelleştirme politikalarıyla TEKEL işletmelerinin içinin boşaltılmasında en büyük pay sahibi olan Başbakan, kapatılacak işyerlerindeki işçileri önce “çalışmadan maaş almakla” suçladı. İşçiler nasırlı ellerini gösterdiler. Boş depolarda çalışanlar da “işyerimi boşaltan ben miyim, hükümet mi?” diye sordular. Başbakan daha sonra TEKEL işçilerinin “yetim hakkı yediğini” öne sürdü. Devletin yetiştirme yurtlarından yetişip TEKEL’de işe yerleştirilen yüzlerce işçi sordu: Biz yetim değil miyiz? Başbakan işçilerin “3 bin TL maaş aldığını” söyledi. İşçiler bordrolarını gösterdiler.
Başbakan 4/C’yi sendikaların istediğini söyledi, yalanlandı. “sendika aidat kaybetmemek için direniyor” dedi, sendika Hak-İş’in yetki itirazı nedeniyle 12 aydır aidat almadığı gibi, işçilerin özlük haklarıyla başka kurumlara aktarılmaları halinde de gıda değil, başka işkolundaki sendikalarda örgütleneceklerini hatırlattı.
İşçiler direndikçe öfkesi artan Erdoğan, son olarak TEKEL direnişinin “hükümete karşı bir komplo” olduğunu iddia etti. Söylemlerinin hepsi yalanlanmasına rağmen Başbakan ilk günkü iddialarını hiç durmadan yineliyor.

Demek ki, 4-c tek seçenek değilmiş!
Başbakan Erdoğan, çıktığı bir televizyon programında, yine esti yağdı. En baş hedefi ise TEKEL işçileriydi. Ama sadece TEKEL işçileri de değil; kendisine en yakın bilinen sendikacıları da hedefe koydu bu sefer!
Eğer Başbakan sendikacıları eleştirse, onları kötülese; “Uzlaşmaya yanaşmıyorlar”, “Verdiğimizi az buluyorlar”, “İşçiyi kışkırtıyorlar” … dese anlaşılırdır. “Sendikacı görevini yapıyor, Başbakan da bundan hoşlanmıyor; hoşlanması da gerekmiyor!” denebilir.
Ama Başbakan öyle yapmıyor: Her gün kamuoyu karşısına geçip TEKEL işçilerini ve haklarını savunduğunu söyleyen Türk-İş başkanı ve yönetimi için “Türk-İş kendisi bile sahip çıkmıyor bu eyleme. DİSK ve Kamu-Sen sahip çıkıyor, onlar da popülizm yapıyor!” diye aşağılıyor sendikacıları. Dahası; çocukluk arkadaşı, AKP’ye en yakın sendikacı olarak bilinen Türk-İş Eğitim Sekreteri Ergun Atalay’ı da, hükümete “TEKEL işçisini sürgün edin!” demekle suçluyor.
Ama Başbakan, sendikacıları eleştirmiyor, hatta kötülemiyor; aşağılıyor. İstiyor ki; işçiler, sendikacılarla kavgaya tutuşsun; onlara “Satılmışlar”, “İşçi hainleri” diye saldırsın; onlarla arasını iyice açsın!
Elbette eğer Türk-İş yöneticileri gidip hükümete; “Biz bu eylemi istemiyoruz ama başımıza bela oldular” diye yakınıyorsa ya da Ergun Atalay, “TEKEL işçisini sürün!” demişse (Ergun Atalay, öyle demedim diyor), buna göre Türk-İş üyesi işçiler bir hesap çıkarmalıdır. Ama Başbakan’ın, böyle kamuoyu karşısına geçip, Kenan Evren(*) ağzıyla sendikaları ve sendikacıları aşağılayan biçimde konuşması; asla iyi niyetle ve “Gerçek bu!” demek için değil, sendikal cepheyi bölmek için yeni bir hesaplı kitaplı, şeytani girişimdir. Elbette Başbakan’ın bölme girişimi burada da kalmıyor; “TEKEL işçisini İzmir belediyeleri alsın. Diyarbakır Belediyesi alsın çalıştırsın!” diyor.
Peki niye sadece Diyarbakır ve İzmir?..
Çünkü İzmir Belediyesi CHP’de, Diyarbakır Belediyesi BDP’nin! “Onlar madem TEKEL işçisini destekliyor, o zaman onlar kendi belediyelerine alsınlar işçiyi” demek istiyor.
Biz de buradan soruyoruz:
Hani siz bütün Türkiye’nin başbakanıydınız?
TEKEL işçisinin, CHP’li ve BDP’li belediyelerin de başbakanı siz değil misiniz?
Eğer Başbakan art niyetli konuşmuyorsa; neden TEKEL işçilerini, AKP’li, MHP’li, CHP’li, BDP’li, MHP’li demeden çeşitli belediyelerde normal işçi kadrosundan istihdam edelim demiyor? O zaman TEKEL işçilerinin talepleri zaten yerine gelmiş olmaz mı?
Açıktır ki Erdoğan; CHP ve BDP ile polemiğe girerek, onlarla TEKEL işçileri arasına da nifak sokmaya çalışıyor.
Bir ülkenin başbakanı bu kadar küçültür mü kendisini?
Aynı kanaldaki konuşmasında Erdoğan, gazetecilerin, “askerin moral bozukluğu” üstüne sordukları soruya verdiği yanıtta; “Benim de moralim zaman zaman bozuluyor biliyorsunuz. Bazen şirazesinden çıktığım da oluyor. Biliyorsunuz bazı şeylerde bunlar oluyor” diyor.
Diyor demesine de; bu, Başbakan’ın “şirazeden çıkması” normal hali midir, yoksa bazen mi şirazeden çıkmaktadır, bu tartışılırdır. Çünkü Başbakan, ezilen kesimlerden gelen hoşlanmadığı her istek karşısında saldırganlaşıyor.
Son zamanlarda onu en çok “şirazeden çıkaran” da TEKEL işçileri! Onun için de Başbakan, TEKEL söz konusu olduğunda en yakınlarını bile ayak altına atmaktan çekinmiyor.
İşin bölme yanı bir yana bırakılırsa; madem ki Başbakan da TEKEL işçilerinin çeşitli belediyelerde çalıştırılmasını mümkün görüyor, demek ki 4-c tek seçenek değilmiş!
Bundan sonra yapılacak şey de; TEKEL işçisini, bulunduğu illerde (ya da yakın illerde), bu belediyelerin hangi partinin elinde bulunmasına bakmadan, belediye kadrosuna geçirmektir.
Tabii yine de bu öneriye TEKEL işçisi ne der, onlara sormak gerekir.

İHSAN ÇARALAN

(*) 12 Eylül sonrasında cunta şefi Kenan Evren, meydan meydan dolaştı; sendikacıları sendika ağası olarak niteleyip, ne kadar maaş aldıklarını, ne kadar servet yaptıklarını anlattı. Böylece hem sendikal faaliyeti cuntanın yasaklamış olmasına meşruiyet sağladı, hem de işçiler arasında sendikalara karşı kuşku yarattı. Ama bu kampanyanın arkasından cunta, işçinin örgütlenmesini engelleyen, patronların işçiye “Haydi şimdi de grev yapın da görelim!” dedikleri bir Sendikalar ve Toplusözleşme Yasası çıkarttı.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: