Kriz, bitmiş bir süreç değil!

werftarbeiterKapitalist ekonominin krizi, işçi ve sendikal hareketin durumu-sorunları gibi konular değişik yönleri ile tartışılmaya devam ediyor. Başlangıçtaki boyutlarda olmasa da, “gerçekte kriz yok, bu saldırılar için sadece bir bahane” ya da “kriz hep var, yeni bir durum yok” türünden görüşlere, farklı çevrelerde ve  toplantılarda rastlamak halen mümkün olabiliyor. Yine ve daha çok da ileri işçi çevreleri arasında, ‘kapitalist sistem, dünya ölçeğinde 1929 bunalımından sonraki en büyük krizini yaşıyor olmasına karşın, neden, güçlü işçi ve emekçi eylemleri-direnişleri gündeme gelmiyor?’ sorusu tartışılıyor.
Tekellerin ve hükümetlerinin, kendi iradeleri dışında gündeme gelen kapitalist ekonominin krizini, aynı zamanda bir fırsat haline getirmeye çalıştıklarına, her işçi sayısız örnek verebilir. Ancak, krizin “bir fırsat haline getirilmeye çalışılması”nı teşhir için, krizin varlığının inkar edilmesi gerekmiyor!  Her şeyden önce; gündeme gelen-getirilen saldırılara “kriz yok, bahane” diyerek karşı çıkılmaya çalışılması, aynı zamanda “kriz varsa, söz konusu saldırılar da kaçınılmazdır” demek anlamını taşır. İtirazı, “bahane” olarak görülen şeyle sınırlamak olur.
Kriz, “bir bahane” değil, gerçek! Ve bu gerçeği görmek-kabullenmek, saldırılara karşı mücadeleyi zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Yanı sıra; böyle bir yaklaşım, tek güdüsü azami kar ve sermaye birikimi olan kapitalist üretim çarkının dönmeye devam edebilmek için, her 5-10 yılda bir yaşamak zorunda olduğu kriz gerçeğini; kapitalizmin çürümüşlüğünü, bütün çelişkilerini, insan doğasına aykırı karakterini –hem de bunların en çıplak biçimde ortaya çıktığı koşullarda- teşhir etme imkanını bir kenara bırakmak anlamına gelir!
Krize rağmen, ‘neden güçlü işçi direnişleri ortaya çıkmıyor’ sorunuyla ilgili tartışmalarda, zaman zaman konunun şu iki önemli yanı göz ardı edilebiliyor. Birincisi; Kapitalizmin dünya ölçeğinde, 1929 krizinin yanı sıra tarihinin en büyük krizini yaşadığı, gerçeğin sadece bir yanıdır. Gerçeğin diğer yanı ise; aynı zamanda işçi ve sendikal hareketin de, tarihinin en zayıf döneminde böylesi bir krizi göğüslemekle yüz yüze kalmış olmasıdır. Özellikle  1990’lı yıllarda büyük bir savrulma ve dağılmayı yaşayan, bir anlamda dibe vuran işçi ve sendikal hareket, bir dönemden bu yana yeniden bir toparlanma ve kendini yenilenme içerisine girmiş olsa da, henüz daha (ülkelere göre farklılıklar göstermekle birlikte) bu sürecin başında bulunuluyor. Ve açıktır ki, bütün çelişkilerin derinleştiği-derinleşeceği kriz süreci, aynı zamanda hareketin kendini toparlaması ve yenilemesinin de hızlanacağı bir süreç olacaktır. Tek tek ülkelerdeki eylem ve direnişlerin yanı sıra, kapitalizmin sorgulanması ve arayış eğilimindeki yaygınlığa bakıldığında, bugünden bunun işaretlerini görmek mümkün.
İkincisi; henüz daha kriz sürecinin içinde bulunulduğu gerçeği unutulabiliyor! Bu krizin değişik açılardan kıyaslandığı 1929 krizi, inişli-çıkışlı olarak 1932 yılına kadar devam etmişti. Mevcut krizin dünya ölçeğinde patlak vermesinden bu yana ise, ancak 14-15 aylık bir süre geçmiş durumda. Ve, sermaye cephesinden en iyimser yorumcular dahi, kapitalist ekonominin krizden kurtulup, kendini asgari düzeyde toparlamasının ancak 2011 veya 2012 yılında mümkün olabileceğini söylüyorlar. Ki, son haftalarda açıklanan yeni veriler, “iyimser” tablolar çizmeye çalışanların iddia ettikleri gibi hiç de “en kötü günlerin geride kaldığı”na işaret etmiyor!
Yani, henüz kriz sürecinden çıkılmadığı gibi, krizin yol açtığı ve açacağı yıkım da işçi ve emekçilere, bütün sonuçları ile yansımış değil. Geride bırakılan dönemde sermaye ve hükümetinin, aynı zamanda işçi ve emekçi yığınların güçlü direnişleri ile yüz yüze gelmemek için, saldırılarını sürece yaydığı bir çok kez vurgulandı. Ve önümüzdeki dönemde, kitlesel işten atmaların yanı sıra, merkezi ve yerel düzeylerde sağlıktan, sosyal ve kültürel alanlara kadar, bir çok konuda kapsamlı saldırılarla yüz yüze olunacağı ortak kanı durumunda. Kısacası;  kriz, olmuş-bitmiş ve sonuçları ile birlikte geride kalmış bir süreç değil. Ve açıktır ki, bu söylenen eylem ve direnişler açısından da geçerli!
Kriz koşullarında gündeme gelen saldırılara, işçi ve emekçilerin farklı ülkelerde (işçi ve sendikal hareketin durumuyla da bağlantılı olarak) farklı tepkiler verdiklerini biliyoruz. Geride bıraktığımız dönemde, diğer bazı ülkeler gibi Almanya’da da, saldırılara karşı gelişen eylem ve direnişlerin genelde zayıf kaldığı bir gerçek. Yukarıda sözü edilen faktörler bilindiğinde, bunda anlaşılmayacak bir yan da yoktur. Bilinen zayıflığın bir sonucu olarak, “feragatlerde” bulunup, tavizler verilerek, “işin korunmaya çalışılması” ön planda oldu. Ancak, yine geride bıraktığımız dönemde, başka şeylerin yanı sıra ve özellikle Mahle, Behr, ALRT, Sindelfingen ve Bremen Mersedes’de patlak veren direnişler, hem “feregat”in sınırlarını ve hem de önümüzdeki dönemde işçi hareketinin nelere gebe olduğunu gösterdi. Öte yandan, merkezi ve yerel düzeylerde planlanan saldırılarla, krizin yüklerinin çok daha geniş toplumsal kesimlerin sırtına vurulmasının hedefleniyor olunması, önümüzdeki süreçte mücadelenin ve toplumsal muhalefetin çok daha geniş kesimleri içine almasını da beraberinde getireceğine işaret ediyor!

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: