‘Kırık bir aşk hikayesi’nde son durum

turkler-aabf

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenler ile Türkiye arasındaki ilişki adeta inişli-çıkışlı “kırık bir aşk hikayesi”ne benziyor. AKP hükümeti, bir süredir kırılan kalpları onarmak için yurtdışında yaşayan Türkiye kökenlilere yönelik özel bir politika sürdürüyor. Bu politikanın özü ise ekonomik ve siyasi olarak ‘vatandaştan yararlanma’ amacına dayanıyor.

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenler ile Türkiye devleti ve hükümetleri arasındaki ilişki, yaklaşık 50 yıldır adeta “kırık bir aşk hikayesi” şeklinde sürüyor. Göçün ilk yıllarından itibaren Türkiye’den kaynaklı yaşanmaya başlanan sorunların çözümü konusunda işbaşına gelen her hükümet vaat etmekten başka bir şey yapmadı. Ama her vaat, Türkiye kökenli açısından bir “umut” olarak kalmaya devam etti.

Türkiye kökenli göçmenlere çok uzun yıllar “döviz kaynağı” olarak bakan ve dövizin nasıl yurtiçine aktarılacağının hesabını yapan hükümetler, her fırsatta çeşitli planlar yaparak hayata geçirmeye çalıştılar.

1970’li yıllarda işçilerden toplanan paralarla özellikle geldikleri memleketlerine fabrika açma kurulan “gurbetçi şirketler” sıkça gündemde iken, 80’li yıllarda bankerler ortalıkta cirit atmaya başladı. 90’lı yıllarda ise “kâr ortaklığı” adı altında İslami holdingler ortaya çıktı.

Bunların bir bölümü devlet tarafından dolaylı olarak teşvik edilirken, merkez bankasına birikimlerin yatırılması, ‘Türkiye’de emekli olmanın avantajları’ gibi çağrılar bizzat devlet eliyle gerçekleştirildi ve birikimler daha çok da bu yollar üzerinden Türkiye’ye çekilmeye çalışıldı.

Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın değişik ülkelerinde zor şartlarda çalışılarak, işçi yurtlarında, küçük ve sağlıksız konutlarda yaşanılarak, adeta yemeden içmeden elde edilen birikimler, sürekli devletin iştahını kabartıyordu.

Ama, 1960’lı yıllardan bu yana işbaşına gelen bütün hükümetler, Türkiye kökenlilerin Türkiye’den kaynaklanan sorunlarına ise bir türlü çözüm getirmediler. Tersine, sürekli sorunların katlanarak büyümesine vesile oldular.

Konsolosluklarda eziyete dönüşen kuyruklar, sürekli artan pasaport harçları, oy hakkı, askerlik, vatandaşlık… gibi pek çok sorun ve onları yaşadıkları ülkede içe kapatmaya hizmet eden milliyetçi politikalar onbinlerce, yüzbinlerce mağdur yarattı.

Sadece, Merkez Bankası’nda hesabı olanların isimlerinin Almanya’nın eline geçmesiyle 100 binden fazla insan mağdur oldu. Keza İslami holdingler tarafından dolandırılan insanların  sayısı da yüzbinler ile ifade ediliyor.

Emeklilik, işçi şirketi, bankerzede… gibi açık dolandırıcılılık uygulamaları da göz önünde bulundurulduğunda, Almanya’ya göç eden birinci ve ikinci kuşak işçilerin neredeyse tümünün Türkiye tarafından izlenen politikaların mağduru olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Bu yüzden de, yapılan değişik araştırmalarda görüldüğü gibi, Türkiye kökenli göçmenlerin en az güvendiği kurumların başında Türkiye hükümetlerinin gelmesi şaşırtıcı değil.

AKP GÖNÜLLERİ KAZANABİLİR Mİ?

İşte 2002’den bu yana tek başına hükümette olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kadroları bu gerçeğin farkında ve ona göre yeni strateji arayışına girmiş bulunuyor. İlk beş yıllık dönemde Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlere yönelik ciddi sayılabilecek ilk adım olarak, genel seçimlerde mektupla oy kullanmanın önü açıldı. Bakanlar Kurulu ve meclis tarafından kabul edilen bu hak, CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurusu üzerine iptal edilmişti.

Böylece, sıradan vatandaş açısından AKP, yıllardır önemli bir sorun olarak görülen Türkiye’de oy kullanma doğrultusunda gerekli adımları atmış, ama muhalefet sorumlu davranmamıştı!

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP hükümeti, “Yurtdışındaki vatandaşlarımız sahipsiz değildir. Koruyup kol kanat gereceğiz” mesajı vermeye, somut bir adım atmasa da halkta bu imajı oluşturmaya gayret ediyor. Bazen o kadar ileri gidiyorlar ki, Alman ya da diğer ülke vatandaşı olmuş Türkiye kökenlileri bile kendi vatandaşı sanıp sahiplenmeye kalkıyorlar! Avrupa ülkelerinde göçmenlere yönelik izlenen politikaların yarattığı tahribatı, ayrımcılık, ırkçılık gibi sorunların neden olduğu önyargı ve rahatsızlıkları da iyi kullanan Türk hükümeti, ‘yağmasa da gürleyerek’ ‘vatandaşına sahip çıkan devlet’ rolünü daha etkileyici hale getirebilmekte.

ÖZELEŞTİRİYLE KAZANMA STRATEJİSİ!

Türkiye’de de, özellikle son bir yıldır, AKP’nin Türkiye’nin temel sorunları olarak kabul edilen Kürt, Alevi, diğer azınlıkların sorunlarını çözme adına kurulan “çalıştaylar” ya da ilan edilen açılımlar, ilk etapta bir bakıma geçmişte yapılanların bir özeleştirisi şeklinde kendisini ortaya koymuştu.

Önceki hükümetler, Kürtler ve Aleviler’in adından bile söz etmezken, AKP’nin kendisine duyduğu güvenle tabu kabul edilen konulara dokunması, tartışmaya açması kendisi açısından olumlu bir havanın oluşmasını sağlamış, belli bir kesim içinde etkili olmuştu.

Türkiye’nin iç meselelerine gösterdiği yaklaşımın bir benzeri, Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayıp da Türkiye’den umudunu kesen*, tepki duyan Türkiye kökenlileri kazanmak için de atılıyor bir bakıma.

Bugüne kadar hükümet temsilcileriyle Avrupa’daki Türkiye kökenli dernekler arasında yapılan toplantılar önemli ölçüde kendisini tekrarlarken, burada ortaya konan yaklaşımın özünü, “Gurbetçilerin asimile olmadan, milli, dini ve örfi değerlerini kaybetmeden yaşamaları” oluşturuyordu.

Bu strateji asıl olarak devletin Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenlilere yönelik izlemiş olduğu politikanın kendisini ifade ediyor. Ama AKP, kendisinden öncekilerden farklı olarak, bu stratejinin hayat bulması için sadece kapalı salonlarda, otel lobilerinde sözde “sivil toplum örgütü” temsilcileri ve bazı milletvekilleriyle görüşmekle sınırlı kalmadı. Her fırsatta göçmenlerle doğrudan temas kurmaya çalıştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya, Fransa ve Belçika’da vatandaşlarla kapalı salon toplantıları yaparak, bizzat vatandaşlara seslenmesi; Ludwigsburg’da yaşanan yangın olayından Türk Hükümeti’nin gösterdiği reaksiyon gibi örnekler bunun bir ifadesidir. Bu toplantıların en bileni ise Şubat 2007’de Köln Arena Salonu’nda gerçekleştirilen kitlesel buluşma oldu.

NÜFUZ ETME VAKTİ GELİP ÇATIŞMIŞTIR!

AKP stratejistleri uzunca bir süredir, “Avrupa ülkelerinde Türk nüfusu çok ama nüfuzu yok” diyerek mevcut durumdan rahatsızlığını ifade ediyorlar. Hatta bu bağlamda sürekli Ermeni diasporasıyla kıyaslamalar da yapılıyor.

Özü Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenlileri politik olarak yedekleme ve belli planlara bağlı olarak harekete geçirme olan bu yaklaşım şimdi, geçmiş hükümetlerin yaptıklarını tümüyle üstlenmeme, bir yanıyla özeleştiri şeklinde sürdürülüyor.

Bu stratejinin yürütücüsü durumundaki yurtdışındaki Türkler’den Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, 20 Şubat’ta çıktığı Almanya ziyaretinde kurum ve kuruluş temsilcileriyle yaptığı görüşmeleri bu temelde gerçekleştirdi.

Örneğin, 22 Şubat günü Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AAKB) Genel Merkezi’ni ziyaret eden Çelik, tam da bu çerçevede davranarak, tarih boyunca Alevilere yönelik yapılan haksızlıklara karşı olduğunu söylerken, bu kesimi kazanma konusunda oldukça sabırlı davranacaklarının mesajını verdi. Ve en önemlisi de bugüne kadar büyükelçilikler ve konsolosluklar tarafından dikkate değer görülmeyen Alevilerden, bu kurumlarla da sıcak temas halinde olacağının işaretini verdi.

Bütün bunlar, AKP Hükümeti’nin devletin Avrupa’daki dayanaklarını güçlendirmek için önceki hükümetlerden daha farklı bir yaklaşım izleyerek, yıllardan beri izlenegelen politikaları tümüyle savunmayacağının, gerektiğinde bir kısmını reddedeceğinin işareti sayılabilir. Bu yolla “kırılan kalplar” yeniden onarılmak isteniyor.

Bu amaca yönelik olarak atılan somut adımlardan biri de Dış Türkler Başkanlığı’nın kurulması için girişimlerin başlatılması.

Devlet Bakını Faruk Çelik’in “Türkiye’nin yurtdışında 5 milyonun üzerinde vatandaşı var. Bunu söylerken emperyal anlamda söylemiyorum ama Türkiye’nin imparatorluktan gelme bir ülke olarak bu büyük coğrafyada önemli sorumlulukları var” (13 Şubat Türkiye gazetesi) sözleri de bu açıdan dikkat çekiyor.

EMEKÇİLERİN SIRTINDAN EMPERYAL HAYALLER TUTMAYACAK

Tabii, ‘kırılan kalplerin onarılma işi’ başarıldığı ölçüde, yurtdışındaki vatandaşların sorununun azalmayıp tersine daha da artacağı ise işin diğer boyutu.

Türkiye kökenli göçmenlerin sırtından “emperyal” hayali kuranlar, Avrupa ülkelerinde Türkiye kökenli göçmenlerin maddi-sosyal değişimini, içinde bulundukları durumu görmezden gelerek, bu hayallerini “milli ve dini duygular” üzerinden inşaa etmeye çalışıyorlar.

Yarım yüzyıllık göç tarihi, bu iki temel unsuru kullanarak, işçilerin yedeklenmek istendiğinin pek çok örneklerine sahne oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu çabadan geriye ise vatandaşın çektiği acılar, hayal kırıklıkları, aldatılmışlık duygusu ve yaşadığı ülkedeki hayatını zorlaştıran sonuçlar kaldı.

Bir diğer önemli olgu da, Türkiye kökenli göçmenlerin içinde bulundukları toplumlarla daha fazla iç içe geçmesi ve giderek birincil vatanın yaşanılan ülke olduğu gerçeğinin öne çıkması.

Bütün bunlardan da önemlisi, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin ezici bir bölümünün emeğiyle geçinen, işsizlik ve yoksulluk sorunuyla yüz yüze olan kesimlerden oluşuyor olması. Bu da, diyaspora siyasetinden çok, kendilerini ilgilendiren ekonomik-sosyal sorunların daha önemli ve öncelikli olduğunu ortaya koyuyor.

Dolayısıyla Avrupa ülkelerinde yaşayan işçi ve emekçilerden etkili bir diyaspora yaratmak ham bir hayalden ibarettir. AKP de bugüne kadar hükümet olmuş bütün partiler gibi hayatın somut gerçekleri karşısında bozguna uğrayacak, istediğini elde edemeyecektir.

Yücel ÖZDEMİR

* Umut kesmenin önemli bir nedeni de, artık yaşanılan ülkeye ait olduğu fikrinin ağır basması, geleceğini Türkiye’de planlamamasıdır.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: