Alman Edebiyatı

kitap yakma

19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın ilk yarısı bütün Avrupa’da olduğu gibi Almanya’da da büyük toplumsal çalkantılar, dünyayı kasıp kavuran savaşlar gibi önemli gelişmelere sahne olmuş bir dönemdi. Bu hareketlilik ve toplumsal altüst oluşlar edebiyat açsından da önemli bir kaynak olmuş; ciddi etkiler yaratmıştır. Edebiyat ve kültür dünyasında birçok yeni akım bu dönem ortaya çıkmış; sosyalist gerçekçilik bu dönemde boy atmıştır.
Özellikle 20. yüzyılın başlarında ülkede emekçilerin baskı ve sömürüye karşı verdiği mücadelesi edebiyat eserlerinde de sistemi sorgulayan, bireyin özgürleşmesini savunan eserlerin üretilmesine yol açmıştır. Mann Kardeşler, toplumun otoriter yapısını, burjuvazinin yozluğunu dile getirirlerken, Remarque savaşı-savaşları hedef alan, hümanist eserleriyle dikkat çekmiştir. Yazar ve şairler için de korkulu ve karanlık bir dönem olan 1933-1945 arası ise edebiyat da faşizmden nasibini almış; sürgünler, kitap yakmalar ve yasaklar kara bir leke olarak tarihe geçmiştir.

Dönemın öne çikan edebıyat akimlari
1890`dan sonra gerçekçilik sosyal adaletsizlik, suç, yoksulların yaşam koşulları ve kalıtımın insanın gelişimindeki rolünü konu alan edebi akım olan Natüralizm’e yol vermiştir. Gerhart Hauptman’ın “Dokumacılar” (1893) romanı, belki de bu dönemdeki Natüralist dramın en iyi yapıtıdır.
Empresyonizm (İzlenimcilik), Neoromantizm (Yeni Romantizm) ve Sembolizm gibi daha çok resim alanında bilinen akımlar, bu dönemde edebiyata da yansımışlardır. Empresyonistler nesnelerin ve olayların izleyici üzerinde yarattığı etkilere baskı yaparak bir tavır ve beyin hali yaratmaya çalışmışlardı. Neoromantikler insani duyguları ve tutkuları yücelten Romantizm akımını yeniden canlandırmışlardı. Sembolistler ise şiirsel sembollerle fanteziler ve psikanalizden büyülenmişlerdi. Doğrunun mantıksal düşünüşle resmedilemeyeceğini ancak sembollerle önerilebileceğini öne sürmüşlerdir. Bu dönemin terimleri bulanıktır ve yazarları da eleştirmenlerce yalnızca bir kategoriye konamamaktadır.

“Dişavurumculuk”
“Dışavurumculuk” (Ekspresyonizm) tüm sanat dallarındaki ana bir hareketti. Dışavurumcu yazar ve sanatçılar, doğanın olduğu gibi anlatılmasını yavan ve yetersiz bularak, duyguların ve yazarın iç dünyasından süzülen yorumları önemsemişlerdir.
Dışavurumculuk, Birinci Dünya Savaşı’na (1914-1918) ve geleneksel sosyal ve politik yapıların çözülmesi sonucu ortaya çıkan kaosa tepki olarak sahneye çıkmıştı. Ekspresyonist eserlerin çoğu kabus gibi bir niteliğe sahipti. Her şeyin ötesinde Ekspresyonizm tüm geleneksel sanat standartlarının reddedildiği radikal bir deneysellik hareketiydi.
Belki de en büyük ekspresyonist yazar Franz Kafka’ydı. Onun hayalsi stili garip görüntüler, kılık değiştirmiş referanslar ve psikolojik işkence ile yanıltıcı basitlikteki betimlemeleri harmanlar. Sonuç ise edebiyat tarihindeki önemli ve etkili bir stil olmuştur. Kafka’nın “Duruşma” (1925) romanı yazarın ve edebiyata kattığı bu özgün stilin tipik ürünlerinden biridir.

Nazı Dönemınde Edebıyat
Almanya, 1920’li yıllardan itibaren adım adım tüm dünyayı etkileyecek siyasi gelişmelerin mayalandığı bir döneme tanıklık etti. Ekonomik ve siyasi bakımdan dünya egemenliği yarışında daha güçlü olmak üzere faşist hareketleri besleyen büyük işverenler sonuçta 1933’de iktidarı Hitler faşizmine verdiler.
Hitler faşizmi sadece askeri, siyasi ve ekonomik düzenlemeler değil toplumun bütün yaşamını doğrudan etkileyecek uygulamalara da girişti ve kültür sanat alanını da kendi faşist ideolojisi ve günün ihtiyaçları üzerinden biçimlendirmeye çalıştı. Sadece sosyalist, devrimci yazar ve sanatçıları değil faşizmin o dönem gereksiz saydığı geniş yelpazedeki edebiyatçılar, sanatçılar ve aydınlar faşizmin gazabına uğradı.
Nazilerin ilk yaptıkları işlerden biri örneğin dışavurumculuk gibi dönemin yeni edebiyat akımlarını temsil eden eserleri Berlin’de bir kütüphanenin bahçesinde ve halkın gözleri önünde yakmak oldu.
Bu dönem, bütün toplum için olduğu gibi edebiyat ve yazarlar açısından da açık bir saflaşma dönemi oldu. Ya faşist iktidara hizmet edilecek ya da insanlık adına faşizme karşı mücadele verilecekti. Yüzü ileriye dönük yazarların artık ülkede kalarak birşey üretmesinin koşulları kalmadığı için, bu yıllar edebiyatın sürgün yılları olmuştur. Yüzlerce yazar Avrupa ve ABD’ye gitmek zorunda kalmış ancak faşizme yürekleriyle, kalemleriyle faşizme karşı aktif mücadele içinde olmuşlardır.

Semra Çelik

Erich Maria Remarque
Erich Paul Kramer Osnabrück’te doğdu. 18 yaşında birçok kez yaralandığı I. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. Savaştan sonra belli bir süre öğretmenlik yaptı. En önemli kitabı 19 yaşındaki bir gencin gözüyle savaşın mutlak kötülüğünü anlattığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) tur. Bu kitabın ardından savaş zamanı ve sonrasını yalın ve duygusal bir dille gerçekçi bir şekilde anlattığı “İnsanları Seveceksin”, “Ölesiye Yaşamak”, “Dönüş Yolu”, “Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı” eserlerini yazdı. Sonraları annesinin adı olan Maria’yı aldı ve Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyadı olarak kullandı. Bununla da yetinmeyip Remark’ı Fransız kökenine işaret etmek istercesine Remarque olarak değiştirdi. 1933’te Naziler tüm eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938’te Alman vatandaşlığından çıkarıldı.

Heinrich Mann
Thomas Mann’ın ağabeyi olan Heinrich Mann, II. Wilhelm dönemindeki Alman toplumunun otoriter yapısını sert şekilde eleştirmesiyle tanınmıştır.
Aralarında Tembeller Ülkesinde’nin de (Im Schlaraffenland’) bulunduğu ilk yapıtlarında, toplumun üst kesimlerinde gözlenen çöküşü anlattı. Daha sonraki eserlerinde dönemin Almanya’sındaki para, mevki ve iktidar tutkusunu aktardı.
Zalim bir taşra okul müdürünü amansızca eleştirdiği Professor Unrat (1905; Profesör Unrat) adlı romanı Der blaue Engel (1928; Mavi Melek, 1960) adıyla sinemaya uyarlandıktan sonra büyük ün kazandı. Der Untertan (1918; Uyruk), Die Armen (1917; Yoksullar) ve Der Kopf’tan (Kafa) oluşan Das Kaiserreich (İmparatorluk) adlı üçlemesinde, otoriter devlet yapısının ürünü olan toplumsal tiplerle ilgili eleştirilerini daha da geliştirdi. Ayrıca otorite sahiplerinin kibirliliğini ve halkın onursuz bir uyruk ruhu ile davranma eğilimini amansızca eleştirdiği denemeler yazdı. Turnede bulunan bir oyuncu grubunun bir İtalyan kasabası üzerindeki etkisini konu alan Die kleine Stadt (Küçük Kent) adlı yapıtını yine bu dönemde yayımladı.1918’den itibaren yazar örgütlerinin ve gelişkin demokrasi yanlılarının önde gelen sözcüleri arasına girdi. Bu dönemde yazdığı siyasal denemelerini Macht und Mensch (Güç ve İnsan) ve Geist und Tat (Ruh ve Eylem) adlı yapıtlarda topladı. 1933’te Nazilerin iktidara gelmesi üzerine ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı.

Thomas Mann
20. yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş Nobel ödüllü yazar, eserlerinde dini, faşizmi ve burjuvaziyi eleştirdi. 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Henüz daha 26 yaşındayken büyük eseri ‘Buddenbrook Ailesi’ni yazdı. Kitap, Lübeck burjuvazisinin bir eleştirisidir. Mann, bu kitaba 1897’de ailenin tek bir üyesi hakkında küçük bir öykü olarak başladı. Ancak içinde bulunduğu toplumsal yapıdan beslenerek öyküyü, tipik bir Alman ailesinin dört kuşak boyunca süregelen çöküşünün destanına dönüştürdü. Burjuvazinin yüksek Avrupa değerleri altında gelişirken bunun getirisi olan din ahlak ve lüks düşkünlüğüne boğuluşunu eleştirdi.
II. Dünya Savaşı sırasında muhafazakar politik düşüncelerini terk ederek cumhuriyet ve demokrasiyi savundu. Baş yapıtı ‘’Büyülü Dağ’’da savaşın anlamsızlığında kaybolan hümanizmi ve burjuvazinin yalıtılmış sentetik dünyasını eleştirdi. Kitap, kuzenini görmek için gittiği seçkin bir sanatoryumda belirsiz bir hastalığa ya da sadece hastalık fikrine yakalanan Hans Castorp isimli bir mühendisin öyküsünü anlatır. Yaşamın gerçek olabilmesi için, ölümün de gerçek olması gerektiğini düşünen yazar karakterini yalıtılmış sahte hayatından kurtarırken çöküşün kucağına atar. Büyülü Dağ’ın başarısı 1929 yılında yazara Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandırdı. 1933 yılında savaştan kaçarak İsviçre’ye göç etti. Burada dini metinlerin ilk mizahi eleştirisi sayılabilecek ‘Yusuf ve Kardeşleri’ isimli dört ciltlik eserin ilkini tamamladı. Mann, İncil’deki metinlerin asıllarına bağlı kalarak ustalıkla oluşturduğu eserinde, dini yazıları dogma olmaktan çıkararak yeni ve insani bir bakış açısıyla eleştirdi. 1936 yılında Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve Çekoslovak uyruğuna geçerek 1938 yılında ABD’ye taşındı. 1939 yılında yayınlanan ‘’Lotte in Weimar’’da yazar, Goethe’nin ünlü eseri ‘’Genç Werther’in Acıları’’nın dünya tarafından anlaşılamamış olduğunu vurguladı ve hak ettiği değeri ona geri kazandırdı. 1944 yılında ABD vatandaşı olan yazar, II. Dünya Savaşı’nda Alman dinleyicileri için faşizm karşıtı radyo programları hazırladı. Üç yıl sonra Nazi dönemiyle ilgili çarpıcı düşüncelerinin yer aldığı ‘’Doktor Faustus’’ yayınlandı. 1952’de İsviçre’ye döndü ve son eseri ‘’Felix Krull Adlı Dolandırıcının İtirafları’’nı tamamlayamadan 1955 yılında Zürich’te hayata gözlerini kapadı.

Erich Kästner
1899’da Dresden’de doğdu. Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. Savaştan sonra liseyi bitirdi ve üniversitede Alman dili, tarih, felsefe ve tiyatro tarihi okudu. Gazetelerde redaktör ve tiyatro eleştirmeni olarak çalıştı. 1933’te iktidardaki Nasyonal Sosyalistler onun bütün kitaplarını yaktılar. İki kez Gestapo tarafından tutuklandı ve 1943 yılında yazı yazması yasaklandı. Savaştan sonra tiyatro ve film alanlarında çalıştı. 1966 yılında edebiyat çalışmalarına son verdi. 1974 yılında Münih’te öldü. Yaşamı boyunca yapıtları için pek çok ödül aldı. Çocuklar için yazmış olduğu kitaplar bütün dünyada çeşitli dillere çevrildi. Kästner, Alman çocuk edebiyatında yeni bir çığır açmış, çocuk kitaplarını gerçekçi temeller üzerine oturtmuştur.
“Açıkgöz Budalalar, Hayvanlar Konferansı, Noktacık ile Anton, Uçan Sınıf” en önemli eserleri arasında yer alır.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: