Bizi malzeme yapmayın


Son bir kaç yıldır Türkiye ve Almanya başbakanları, hükümet yetkilileri arasında yapılan görüşmelerin önemli gündemlerinden birisini Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli göçmenin “uyum sorunu” oluşturuyor. Halbuki, her iki ülke arasında daha önceki dönemlerde yapılan görüşmelerin ardından dışarıya genellikle hangi silah satış anlaşmalarının yapıldığı, AB konusunda nelerin talep edildiği, ekonomik ilişkilerin hangi düzeye ulaştığı ve karşılıklı olarak bundan sonra hangi yatırımların yapılacağına dair haber yansıtılırdı.
Ama bir kaç yıldır bunlar yerine, karşılıklı olarak 3 milyon Türkiye kökenli göçmenin uyum sağlayıp sağlamadığına dair demeçler veriliyor ve bu durum doğal olarak en çok da Türkiye kökenli göçmenleri etkiliyor.

GÖRÜŞMELERİN ÇEREZİ GÖÇMENLER Mİ?
2005 yılında başbakanlık koltuğuna oturan Angela Merkel, 2006 yılında Ankara’yı yaptığı ilk ziyarette, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın daveti üzerine iftar yemeğine katılmış, “hoşgörü” mesajları vermişti. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı çıkan, bu yüzden “imtiyazlı ortaklık” modelinin baş savunucu olan Merkel, hem Ankara’da hem de Berlin’deki görüşmelerde bu konudaki politikasında geri adım atmadı, atması da beklenmiyor.
Başbakan Erdoğan ise Almanya’ya yaptığı her ziyaret sırasında bu ülkede Türkiyeli bazı dernek ve kuruluşlarla bir araya gelerek, Türkiye lehine Avrupa’da nasıl bir lobi çalışması yürütülmesi gerektiğine dair mesajlar verdi. Bununla da kalmadı sadece Köln’de iki kez “vatandaş buluşmaları” gerçekleştirdi; milli ve dini değerlerin kaybedilmemesi, milli kimliklerin mutlaka korunması gerektiğine dair sözler sarf etti.
AB ve Türkiye kökenliler konusunda farklı düşünen her iki ülkenin hükümetleri, yaptıkları her görüşmede ticari ve askeri ilişkileri geliştirmeye ise özel olarak önem verdiler.
Liderlerin görüşmelerinden geriye Almanya’daki Türkiye kökenlilerin uyum sorunu üzerine sürdürülen tartışmalar kalırken, ekonomik ve askeri ilişkilerse gayet ‘tıkıtında’ ilerliyor. Ve öyle görünüyor ki, ‘uyum ve entegrasyon sorunları’ üzerine yürütülen tartışmalar aynı zamanda örneğin iki ülke arasında giderek büyüyen silah ticaretinin üzerini örtüyor.
Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (Sipri) tarafından kısa bir süre önce kamuoyuna açıklanan rapora göre, 2005-2009 yılları arasında Türkiye, Almanya’dan en çok silah satın alan ülke. İkinci ülke ise borç batağındaki Yunanistan!
Almanya, son beş yıl içerisinde silah satışını önceki beş yıla göre yüzde 6’dan yüzde 11’e çıkardı. Silah satışındaki bu iki misli artış ve Türkiye’ye neden bu kadar satıldığı ise kamuoyunda fazlaca tartışılıp üzerinde durulmadı.
Oysa, özellikle 1990’lı yılların başından itibaren Türkiye-Almanya resmi görüşmelerinde yer alan silah satışı konusu, Alman kamuoyunda ciddi tartışmalar yaratıyordu. Aradan geçen süre zarfında silah satışı arttığı, Türkiye’ye gönderilen silahlar yine Kürt halkına karşı kullanılmaya devam edildiği halde, bunun tartışması hiç bir şekilde yapılmıyor.
Bu durumun kendisi bile her iki tarafın, görüşmelerinden dışarıya yansıtılanlar konusunda “eksen kayması” yaşandığını ve bunda kısmen başarılı olunduğunu gösteriyor.
Keza, Merkel’in bu son ziyaretine, daha önce görülmedik şekilde, çok sayıda Alman firmasının temsilcisi de eşlik etti ve yeni ticari ortaklıklar konusunda görüşmeler yaptılar. Ancak, yapılan ticari anlaşmaların boyutu ve içeriği konusu fazlaca öne çıkarılmıyor.
Almanya, Türkiye’ye en çok mal satan ülke durumunda. Ve yine Türkiye’de en çok Alman firmalarının temsilcilikleri bulunuyor. Bunun sürüp gitmesi için de her yıl yeni anlaşmalar imzalanıyor. Başbakanların ziyaretleri ise bu anlaşmaların imzalanması açısından bir doruk notasını ifade ediyor.

ERDOĞAN VE MERKEL’İN SÖZLERİ NE ANLAMA GELİYOR
Özetle, her iki ülkenin yöneticileri arasında yapılan resmi görüşmelerden geriye ekonomik ve siyasi anlaşmalar ya da anlaşmazlıklardan çok, Türkiye kökenli göçmenlerin sırtından sürdürülen politikalar, polemik kalıyor.
Bu son ziyaret öncesinde de, Merkel’in AB üyeliğine karşı geliştirilen “ahde vefa” ve “imtiyazlı ortaklık”, Erdoğan’ın ziyaretleri sırasında ise bu ülkede yaşayan Türkiye kökenlilere dair sözleri öne çıktı. Bu durum, uzunca bir süre daha Berlin’in “AB üyeliğini”, Ankara’nın ise “Almanya’daki Türkler”i koz olarak kullanacağını gösteriyor.
Merkel, ziyaret öncesinde Hürriyet’e verdiği demeçte AB üyeliği konusunda “imtiyazlı ortaklık”tan şaşmayacağını belirtirken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz olarak Avrupa’ya seyahati için henüz erken olduğunu söyleyerek, kapıları kapatmaya devam etti.
Ankara cephesinde Merkel’in bu sözleri konuşulurken, Berlin cephesinde Erdoğan’ın Die Zeit gazetesine verdiği demeçte, “Almanya’da neden Türk liseleri açılmasın” şeklindeki sözleri tartışıldı.
Erdoğan, Türk liseleri konusundaki düşüncesini Ocak 2008’de Berlin ve Köln’de katıldığı toplantılarda da dile getirmişti. Ancak o zaman liselerden çok “Asimilasyon insanlık suçudur” şeklindeki sözleri tartışılmıştı.
“Türkiye’de Alman liseleri var, Almanya’da neden Türk liseleri olmasın?” anlayışıyla hareket eden Erdoğan, asıl niyetini daha ilk soruya verdiği yanıtta ortaya koyuyor: “Türk vatandaşı olanlar elbette Türk’tür. Ama vatandaşlığını verenler de etnik kökenini değiştirmiyor” diyor. Yani, ona göre Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenlinin tümü Türkiye Cumhuriyeti’nin vesayeti altındadır. Zaten bir başka soruya verdiği yanıtta “Ben Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkün de başbakanıyım” diyor.
Tesadüfe bakın ki, Merkel de aynı günlerde Hürriyet’e verdiği demeçte “Ben Türklerin de başbakanıyım” diyor.
Bu bağlamda denilebilir ki, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler dünyadaki ender “şanslı” topluluklarından birisi haline gelmiş bulunuyor: İki başbakanları ve iki ülkeleri var!
Ama gelir görün ki; bu “en şanslı topluluk” sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitim bakımından hem Almanya’da hem de Türkiye’de dışlanan, yoksullaştırılan, dolandırılan, dini ve milli duyguları, inançları sürekli suiistimal edilen, eğitimde şans eşitliğinden yararlandırılamayan, kimisi Türkçe’yi, kimisi Almanca’yı, kimisi ise ikisini de tam olarak konuşamayan bir halde bulunuyorlar!
Bu “iki ülke-iki başbakan”lık hali onlara yarardan çok zarar getirmiş ve ikisinin arasında sıkıştırılarak adeta pestili çıkarılmış bulunuyor.
Bu yüzden de, bugün Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin uyum sağlamadığından, Almanca bilmediğinden yakınan hükümet ve devlet yetkililerinin yapacağı tek şey, bu kesim üzerinde çıkar çatışmasına derhal son vermesi gerekiyor.
İki devletin en yetkili ağızlarına malzeme olan Türkiye kökenli göçmenler ise, olup bitenlere sessiz kalmak yerine, kendileri üzerinden sürdürülen paylaşım politikalarına son verilmesini, devlet yöneticileri arasında yapılan görüşmelerin çerezi olmak istemediğini haykırmalı ve yaşadığı ülkedeki emekçilerle birlikte hareket etmenin yollarını aramalıdır.

Yücel Özdemir

Türk-Alman ilişkilerinde gerilim noktaları
Almanya ile Türkiye arasında karşılıklı yürütülen “gerilim politikası” tek başına göçmenler üzerinde kimin egemen olacağından öteye, geniş bir uluslarası siyaset ve AB politikalarıyla bağlantılı bir sorun durumunda. İki ülke arasındaki çelişki ve çatışma noktalarını ise şu başlıklar altında özetlemek mümkün:

a- Uluslararası politikada farklı yerde duran iki ülke:
Türkiye ve Almanya uzun yıllar iki yakın müttefik ülke olarak ilişkilerini sürdürdü. Ancak, günümüzde iki ülke uluslararası ilişkiler düzleminde farklı eksenlerde bulunuyor. Türkiye, NATO’ya üyelikle birlikte ABD’nin dünya üzerindeki çıkarlarına bağlı olarak oluşturulan ittifaklar içinde yer almış ve bu ittifakın sadık müttefiklerinden biri haline gelmiştir. Bu yüzden Almanya ve diğer Avrupa ülkeleriyle olan ilişkileri çoğunlukla ABD’nin çıkarlarına bağlı olarak şekillendi. Almanya ise, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Avrupa kıtasının liderliğine soyunmuş, pek çok konuda ABD’ye bağımlı olmaktan kurtulmaya çalışan bir ülke konumundadır. İlişkiler kimin zaman yumuşama kimi zaman sertleşme şeklinde devam etse de, uzun vadede ABD, dolayısıyla onun sadık müttefiki Türkiye ile gerilim ve çatışma halinde olacaktır. Türkiye ile Almanya, Osmanlı döneminde sadık iki müttefikti ve birlikte 1. Dünya Savaşı’nda aynı cephede yer aldılar. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye her ne kadar “tarafsızlık” politikası izlediyse de, bu geleneksel ilişkiden ötürü Hitler’in başında olduğu Almanya ile ilişkileri kesmeye yanaşmadı. ABD’nin SSCB’ye karşı batı kapitalizmin lideri haline gelmesiyle birlikte, Türkiye stratejik önemi bakımından bu ülkenin vazgeçilmez dayanaklarından biri oldu.

b- AB konusundaki görüş farklılığı:
Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı aynı kampta yer alan Almanya ile Türkiye, uluslararası siyasetin içinde bulunduğu konum gereğince uyumlu bir ilişki sürdürdüler. Ama buna rağmen, Türkiye’nin ABD ile olan özel ilişkisi nedeniyle Almanya, Türkiye’nin AB üyeliğine hep mesafeli durdu. Bu yüzden 1963 yılında başlayan Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci halen tamamlanabilmiş değil. Merkel ve partisinin ortaya koyduğu “imtiyazlı ortaklık” formülü de, üyeliğin uzun bir sürece yayılmasını öngörüyor. Türkiye, AB’ye üyelik yolunun esas olarak Berlin’den geçtiğini biliyor. Berlin’in alacağı tutumsa Türkiye-ABD iliişkileriyle yakından bağlantılı görünüyor.

c-Paylaşılamayan göçmenler:
Türkiye ile Almanya arasındaki bir diğer önemli çatışma noktasını Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler üzerinde kimin sözünün geçeceği konusu oluşturuyor. Ankara, bundan yaklaşık 50 yıl önce başlayan göç sürecinde, Almanya’ya giden Türkiye kökenli işçiler üzerinde etkisini sürekli korumaya çalıştı, bu temelde örgütler kurdu, sistemli bir siyaset geliştirdi. En son kurulan Dış Türkler Başkanlığı da bu stratejinin önemli ayaklarından biridir. Türkiye, Alman vatandaşı olan Türkiye kökenliler ile de bağlarını güçlü tutmak istiyor, bu yüzden de çifte vatandaşlıktan ısrar ediyor.
Almanya ise, Türkiye’nin göçmenler üzerindeki etkisini sürekli olarak azaltma niyetinde. Bu yüzden yeri geldikçe, Ankara’nın Türkiye kökenli göçmenlerin uyumuna zarar verdiğini açık bir şekilde ifade ediyor. Erdoğan’ın “Asimilasyon insanlık suçudur” ve “Türk liseleri” konusundaki açıklamalarına gösteriler tepkiler tam da bu temel üzerinden yapılıyor.
İki ülkenin izlediği devlet politikalarının örtüştüğü nokta ise, göçmenlerin ‘yabancı’ olarak kalması ve yerli halkla ilişkilerin-ortak yaşamın belli sınırlarda tutulması.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: