Fransa’da haftada 35’lik çalışma 10. yılında

Fransız işçi sınıfının daha iyi koşullarda ücretler düşürülmeden çalışma süresinin düşürülmesi mücadelesi her dönem Avrupa’nın diğer ülkelerindeki sınıf kardeşleri için bir esin kaynağı oldu.
Kasım-Aralık 1995 direnişlerinin ardından haftalık çalışma süresinin düşülmesi en önemli bir talep olarak gündeme geldi.1997’de çoğulcu sol hükümet işbaşına geldiğinde emek hareketinin bu önemli talebini gündemine almak zorunda kaldı. Yapılan yasa değişikliği önerisiyle haftalık çalışma süresi 35 saat olarak belirlendi.
35 saat uygulaması büyük işletmelerde 2000 yılından, küçük işletmelerde ise 2002’den itibaren yasal olarak yürürlüğe girdi. 35 saat düzenlemesi işçilerin kendilerine özel zaman ayırma çalışmanın dışında dinlenme, sosyal ve kültürel bir yaşamı zenginleştirmenin yanı sıra; işsizliğin azaltılması için de bir çözüm oldu. Haftalık çalışma süresinin azaltılması sayesinde 500 binden fazla kişiye iş olanağı açıldı, yine bir o kadar da kadro açığı kapatıldı.
İşçilerin, ücretler düşürülmeden çalışma süresinin azaltılması, daha iyi koşullarda çalışma ve başka uğraşılara zaman ayırma talebi olarak 35 saat, en son bir hak kazanımı olarak toplu sözleşmelere dahil oldu.
Sosyalist Parti’nin şimdiki birinci sekreteri ve zamanın Çalışma Bakanı Martine Aubry, bu yasanın çıkarılmasında birinci dereceden rol ve sorumluluk almıştı. Aubry 35 saat uygulamasını, hem işsizliğin azaltılması hem de ekonominin canlandırılmasına faydalı olduğundan, partisi içindeki eleştirilere ve patronlara karşı savundu.
Şimdi, haftalık yasal çalışma süresinin 35 saat olarak belirlenmesinin ardından on yıl geçti. Ama patronlar ve onların hizmetindeki hükümetler bunu hiçbir zaman hazmedemediler. Ele geçirdikleri ilk fırsatta yasanın iptal edilmesi için harekete geçtiler.

35 SAAT ÇALIŞMA YASASINA SALDIRILAR ARTTI
Dönemin Sosyalist Partisi içinde sadece başbakan ve yasanın mimarı olan Çalışma Bakanı Martine Aubry’nin dışında hiç kimse, bu önemli kazanımı savunma cesareti gösteremedi. O dönem patronların patronu olan baron Antoine Sellier, bunu “Sadece Fransa için değil, Avrupa Birliği açısından kara bir leke” olarak yorumladı. “Çalışma hürriyetlerinin tehdit altında olduğunu, 35 saatin bir ayak bağı olduğunu” iddia ederek Martine Aubry’e savaş ilan etti.
Sermaye her cepheden saldırıya geçti, az çalışmak değil “Daha fazla çalış, daha fazla kazan” sloganı sağcıların ve patronların son yıllarda en önemli sloganı olarak, Nicolas Sarkozy’e cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası boyunca temel slogan olarak belirlendi.
İşçi ve memurların çalışma süresinin kısaltılması için on yıllardan beri sürdürdükleri mücadelenin 1997’ de bir kazanıma dönüşmesini hazmedemeyen patronlar ve sağcı hükümet, hareketin geriye düştüğü bir dönemde bu hakkın geri alınması için saldırıya geçti.
Haftalık 35 saat çalışma yasası, işbaşına geldiği 2003’te sağcı Raffarin hükümetinin hedefi oldu. Hükümet, uygun anı yakaladığında büyük patronlar kuruluşu MEDEF’ in direktiflerine uygun olarak harekete geçti.
2003’ün Temmuz’unda, sosyal güvenlik ve çalışma bakanı olan bugünkü başbakan François Fillon, 35 saat yasasının esnekleştirilmesi ve güdükleştirilmesi doğrultusunda ilk girişimi yapmış ve başarılı olmuştu. Yasanın resmi iptali olmadan bir kenara atılması gündemde kaldı. Sağcı hükümet, işçilerin ve halkın tepkisinden korktuğu için, “yasayı resmen iptal ediyoruz” demiyor, ama pratikte bunu yapıyor. Çalışma süresini yeniden patronların insafına terk etme ve mevcut yasayı iptal ettirmeyi içeren “reform paketi” mecliste sert tartışmalara yol açtı.
Tartışmalardan sonra bir basın toplantısı düzenleyen Sosyalist Parti milletvekili Martin Aubry, 35 saat düzenlemesinin ülkede 500 bin yeni iş imkanı açtığını, sosyal bir ilerleme olduğunu ve bu vesileyle sosyal sigorta kasalarına para aktarıldığını, bütün bunların bir çırpıda yok edilmesine karşı çıkacaklarını açıklayarak sosyalistleri halk hareketini desteklemeye çağırdı.
Uygulamadaki zorluklar ve hantallıklar, patronlara hediye edilen primler, fazla mesai saatleriyle ilgili belirsizlikler ve özellikle de çalışma süresinin düşürülmesinin, ücretlerin dondurulması ve hatta geri çekilmesine bahane edilmesi vb. gibi nedenlerden dolayı işçiler ve sendikalar da bu yasayı eleştirmişlerdi. Çalışan emekçi sınıfların lehine uygulanması için çeşitli eylemlere, birçok kez genel grevlere başvurmuşlardı. Eleştirilmesi gereken bir çok yönü olmasına rağmen sonuçta bu yasa, işçi ve emekçilerin çalışma koşullarında bir iyileşme sağladığı için, tarihsel bakımdan ilerici ve olumlu bir özellik taşıyordu.

AVRUPALI İŞÇİLERİN ESİN KAYNAĞI
Bunların hepsi gösteriyor ki, on yıl boyunca sermaye işçi sınıfının ücretler düşürülmeden çalışma süresinin azaltılması talebi ve kazanımı karşısında boş durmadı, her fırsatta saldırdı, güç ilişkilerinin durumu elvermediğinde içini boşalttı. Yasa bugün hâlâ varolmaya devam ediyor. Şimdilik güçleri yasayı kaldırmaya yetmedi ve son yılların en önemli kazanımı olarak diğer Avrupa ülkelerinde hak alma mücadelesinde ve çalışma koşullarının düzeltilmesinde esin kaynağı olmaya devam ediyor.
Bugün Belçika’da 1.5 milyon üyesi olan FGTB sendikası, işsizliğin azaltılması için 2010 yılında en önemli taleplerinin haftalık çalışma süresinin 35 saat olması için mücadele edeceklerini açıklıyor. Kriz ve yoğun işsizlik ortamında bu talebin giderek yaygınlaşması beklenebilir.

YILDIZ EREN

YASAYI KALDIRAMAYINCA TAKKıYE
Yasanın içini boşaltmak için düzenlemeler 2007’de devam etti. “Büyük patronlarla uyum hükümeti olmaktan büyük gurur duyan” bir yönetim vardı işbaşında. “Toplumsal güvensizlik, teröre karşı mücadele” adına anti-demokratik gerici önlemler paketinin bir bölümü de yine çalışma süresi ile ilgili yasaya müdahale oldu.
Patronların dayatmasıyla mesai saatleri artırıldı, yılda 220 saate kadar mesai yaptırma karşılığında sosyal kesintilerden muaf tutulma kararnamesiyle patronların sosyal güvenlik ve emeklilik kasasına ödedikleri primler bir çırpıda silindi.
Sosyalist Parti başta olmak üzere muhalif sol partilerin hepsi halkın 35 saat kazanımına sahip çıkmak için sonuna kadar mücadele edeceklerini dile getirseler bile, “sonuna kadar savunma” bir yana, halk hareketinin defalarca gerçekleştirdiği genel grev ve eylemelere kerhen katıldılar.
2007’de Sosyal Güvenlik Bakanı olan Fillon, patron örgütleri ve işçi sendikalarıyla yaklaşık bir ay boyunca sürdürdüğü görüşmeler sonunda hazırladığı yasa tasarısını Bakanlar Kuruluna sundu. Bakanın sunduğu tasarıya göre, 35 saat yasası resmen iptal edilmiyor, ama fiiliyatta işlemez duruma getiriliyordu. Tasarıya göre, bundan sonra çalışma süresi haftalık değil, yıllık olarak hesaplanacak. Yıllık 1600 saat çalışılacağı belirtiliyor. Bu, kapıların esnek çalışmaya sonuna kadar açılması anlamına geliyordu.
İşverenler, gerekli gördükleri haftalarda işçileri 40-45 saat çalıştırabilirken, ihtiyaç olmayan haftalarda mesela 25-30 saat çalıştırabileceklerdi. İşçinin, kendi çalışma süresi ve düzeni hakkında önceden haberi olmayacaktı. Öte yandan yeni yasa taslağı, işverenin gerekli gördüğü takdirde yılda 180 saate kadar fazla mesai yaptırabileceğini belirtiyordu. Yani haftada dört saat fazla mesai!
Bu, haftalık çalışma süresinin fiilen 39 saate yeniden çıkarılması demektir. Üstelik fazla mesai yapıldığı takdirde ödenmekte olan ek ücretler de kaldırılıyordu.
Kısacası 35 saat tarihsel bir kazanım olarak hareketin zayıf düştüğü bir dönemde kuşa çevrildi, hatta bazı işletmelerde işyerlerini kapatma tehdidi olarak işçilere oylamaya gidilerek 39 saat çalışma ama 35 saat ödeme kabul ettirildi.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: