Kapitalizmin gerçek yüzü ve birliğin önemi

Federal Anayasa Mahkemesi’nin (BVG) 9 Şubat günü Hartz IV ile ilgili aldığı karar büyük yankı yaratmıştı. Sendikalar, sosyal inisiyatifler BVG’nin kararını “Hartz IV’ü mahkum ettiği” yönünde yorumlarken FDP dışındaki partilerin sosyal politika sözcüleri “Anayasa Mahkemesi yeni sınırlar çizdi. İnsan onuruna yaraşır bir yasa çıkarmak parlamentonun görevi” görüşünü savundular.
Sermayenin en azılı sözcüsü olarak parlamentoda görev yapan FDP, karar üzerine başlayan tartışmaları, “sosyalist eğilim kazandığı” yönünde eleştirirken öte yandan Hartz IV yardımıyla geçinmek zorunda olan işsizlere karşı “tembel ve asalaklar” diye saldırıya geçti.
Ne var ki lehte ve aleyhte bütün bu açıklamaları yapanlar, BVG’nin kararını okumadan, sadece ajanslara geçilen spotlar üzerinden yapmışlardı. Kararın orijinal metnini okuyan ve doğru yorumlayan sadece Alman İşverenleri Birliği (BDA) oldu! BDA şu görüşleri savundu: “Federal Anayasa Mahkemesi bugün aldığı kararla İşsizlik Parası II’nin makul düzeyi üzerine devam eden tartışmaları somut sürdürmenin olanaklarını sunmuştur. Anayasa Mahkemesi prensip olarak ödeme miktarının düzeyine değil, bunun belirlenmesinde yöntemlerdeki eksikliğe dikkat çekti. Bu nedenle, yasanın yeniden düzenlenilmesini içeren karar farklı beklentilere ve aşırı taleplere neden olmamalıdır. (…) Dayanışma tek yönlü değildir, yardım alanlar, çalışan topluma karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorundalar.”

TARTIŞMA KONUSU NE?
Hartz IV konusunun BVG’ye taşınmasına neden olan değişik alt mahkemelere yardımın düzeyi konusunda yapılan başvurulardı. Bu davaların bazıları, genel olarak Anayasa tarafından güvence altına alınan “insan onuruna yaraşır bir asgari gelir düzeyinin” Hartz IV yardımı ile karşılanmadığı konusundayken bazıları ise, yukarıdaki gerekçenin yanı sıra yetişkinlere ödenen yardımdan hareketle çocuklara verilecek yardım miktarının belirlenemeyeceği yönündeydi.
Alt mahkemelerin çözemediği (!) bazı davaları kabul eden BVG, 2009 yılının değişik dönemlerinde yaptığı açıklamalarda, özellikle çocuklara ödenen miktarın yetersiz olduğuna vurgu yapmış ve bunun değiştirilmesi gerektiğini belirtmişti.
BVG toplumun geniş kesimlerinin ilgiyle izlediği bu dava konusunda ilginç bir yöntem izliyordu. Söz konusu yasaya karşı tepkileri dikkate alan ve eleştiren kesimleri de kucaklayan bir strateji izleyen BVG aynı zamanda tartışmanın daha temel sürdürülmesinin de yolunu açıyordu.
BVG’nin bu tutumu, sendikaların ve sosyal alanda kurumsal örgütlerin tabanında “adalet yerini bulacak” beklentisine yol açmıştı. Beklentilere yol açan şüphesiz sendikaların ve örgütlerin yöneticilerinin tutumlarıydı. Yıllardır kitleleri (diğer sorunlarda olduğu gibi) Hartz IV’e karşı mücadeleye çekmek yerine oyalayanlar BVG’nin durumu düzelteceği beklentisinin güçlenmesine katkı sunmaktan geri durmadılar.
Fakat BVG, Hartz IV konusunda aldığı karar (kutuya bkz.) ile kimin yanında durduğunu çok açık ortaya koymuştu. Karara göre sorun, yardımın düzeyinde değil, nasıl hesaplandığında yatmaktaydı. Yani “yasa koyucu” (parlamento) Hartz IV yardımının hesaplanmasını yeniden düzenlediğinde BVG hakimleri için de sorun ortadan kalkacaktı!

“HARTZ IV YOKSULLUĞU TEŞVİK EDİYOR”
BVG’nin Hartz IV ile bazı temel davaları kabul ettiğini açıklamasının hemen ardından sermayenin her türden temsilcisi çoktan harekete geçmişti. Bütün gazete ve dergilerde, televizyon ve radyo kanallarında Hartz IV ile geçinmenin mümkün olduğuna ilişkin ‘haber’, ‘yorum’ ve ‘araştırmalar’ yayınlanırken buna ek olarak çocuklara ödenen Hartz IV yardımının aileleri tarafından “kötüye kullanıldığı” ileri sürülüyordu.
Buna göre aileler, çocukları için verilen yardımları çocuklara harcamak yerine içki, sigara vb. kişisel zevkleri için harcıyorlardı! Sermaye yanlısı politikacılar ise, Hartz IV ile geçinmek zorunda bırakılan milyonlarca emekçiye yönelik bu çirkef saldırılara ve aşağılamalara karşı çıkmak bir yana, “para yardımı yerine çocuklara eşya yardımı yapılabilir” tartışmasını başlattılar.
Değişik makalelerde ve yaptığı söyleşilerde “alt tabakaların devletin verdiği yardımlara güvenerek daha fazla çocuk yaptığı, devletin yardımlarının tembelliği, asalaklığı teşvik ettiğini” ileri süren Merkez Bankası yöneticilerinden Thilo Sarrazin (SPD), “yardımların rahatlıkla yüzde 30 kesilebileceğini ve bundan dolayı hiç kimsenin aç kalmayacağını” söyleyebiliyordu. “Bu kadar da olmaz” denildiğinde ise Sarrazin, Arapları, Türkleri hedef tahtasını koyarak “çocuk ve manavcılık yapmaktan başka bir işten anlamayanlar” olarak aşağılayabiliyordu. Sarrazin aynı zamanda “asalak yaşayan” işçi ve emekçiler arasında ahlaksızlığın arttığı, kültürel yozlaşmanın hızlandığını da değişik örneklerle “ortaya koyarak” yardımların azaltılmasının zorunlu olduğu sonucuna da varıyordu!
Bremen Üniversitesi’nden sosyolog Prof. Dr. Gunnar Heinsohn da Hartz IV yardımının beş yıl ile sınırlanmasını talep ederken bu sayede yoksulların doğum yoluyla artmasının önüne geçileceğini ileri sürüyor! Aynı Sarrazin gibi Heinsohn’da alt tabakanın giderek yozlaştığını iddia ederek alt tabakanın çocuk yapmasının önüne geçilerek çalışmalarının sağlanması gerektiğini söylüyor.
Sarrazin ve Heinsohn’un değişik gazete ve dergilerde defalarca savunduğu bu görüş aslında yeni değil. Bu görüşler 1776 – 1834 yılları arasında yaşayan Thomas Robert Malthus’u (Malthus’la ilgili Friedrich Engels’in “İngiltere’de emekçi sınıfın durumu” kitabına bkz.) hatırlatmakta! Papaz Malthus 1798’de yazdığı “Nüfus Üstüne Deneme” kitabında şöyle diyordu: “Mülkiyetin paylaşılmış olduğu bir dünyada doğacak her insan, beslenmesi için gerekli imkanlara ailesi sahip değilse veya toplumun onun emeğine ihtiyacı yoksa, o zaman bu insanın hiçbir şekilde besin maddelerinden pay talebinde bulunma hakkı da yoktur ve O, gerçekten bu dünyada bir fazlalıktır. Doğanın büyük sofrasında onun için yer yoktur. Doğa O’na yok olmasını emreder ve gerektiğinde bu emri yerine getirmekten kaçınmaz.”
Kısacası Sarrazin olduğu gibi Heinsohn’da aynı Papaz Malthus gibi işsizliğin ve yoksulluğun artmasını kapitalizmin aşırı üretimi, üretim araçlarını ellerinde tutan sermaye kesiminin yaratılan bütün değerleri gasp etmesiyle bağlantılı olduğu gerçeğini görmek bir yana tersine işsizliğin ve yoksulluğun sorumlusunun sermaye olmadığını ileri sürüyorlar. Bunlara göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıftır! Yoksul nüfusun sürekli büyümesi sorunu ise “özel bir nüfus politikası” ile çözümlenebilir!
Malthus yoksulları bir bütün olarak “artı nüfus” olarak tanımlarken Sarrazin ve Heinsohn (şimdilik açıktan) bu kadar ileri gitmiyorlar. Malthus, yoksulların aldıkları yardım karşılığında kamu alanlarında çalıştırılmalarının mantıksız olduğunu ve bundan özel girişimcilerin zarar gördüğünü savunurken Sarrazin ve Heinsohn yoksulların kamu yararına çalıştırılmalarının zorunlu hale getirilmesini savunuyorlar.

HEDEFLENEN SINIFIN BÖLÜNMESİ VE TERBİYE EDİLMESİDİR!

Önce FDP Başkanı Guido Westerwelle ve daha sonra SPD NRW Başkanı Hannelore Kraft, “toplumsal dayanışma” adına Hartz IV alanlara karşı saldırıya geçtiler. BDA şefi Dieter Hundt’un “Dayanışma tek yönlü değildir” sözünü kendilerine rehber edinen bu iki politikacı her fırsatta, Hartz IV yardımı alanların bunun karşılığını vermek zorunda olduklarını, yollarda kar temizleme, parkları temizleme, yaşlılara ve çocuklara kitap okuma gibi kamu işlerini yapabileceklerini, bunu ret edenlerin parasının kesilmesi gerektiğini söylemeye başladılar.
Burjuva basında ise bu “önerilerle” ilgili tartışmalar başlatıldı, konuya ilişkin kamuoyu yoklamalarının sonuçları yayınlanmaya başlandı. “Hartz IV alanların karlı yolları süpürmeleri doğru mu yanlış mı” diye suni tartışmalar yaratılırken bütün bu uygulamaların zaten yürürlükte olduğuna ise neredeyse kimse değinmedi. Hartz IV yardımı alan yüzbinlerce emekçi değişik kamusal ve yarı kamusal işlerde zorla çalıştırılıyorlar, bu uygulamalara karşı çıkanların ise yardımları kesiliyor!
Ayrıca DGB’nin verilerine göre bugün Hartz IV alanlar arasında çalışabilir durumda olanların yüzde 28’i bir işte çalışıyor ama aldıkları ücret geçimlerini sağlamaya yetmediği için Hartz IV yardımı almak zorunda.
Bu örneklerden sermaye politikacılarının “havanda su dövdükleri” sonucu çıkartılmamalıdır. Aksine bunun çok somut nedenleri var. Henüz işini kaybetmemiş olan ama aldıkları ücretle zar zor geçinenler Hartz IV alanlara karşı kışkırtılıyorlar. Bu emekçi kitlelerine “sizden kesilen paralarla bu asalaklar, yiyip içip yan gelip yatıyorlar. Bir parkı temizlemek bile onlara zor geliyor” deniliyor. Tabi aynı zamanda çalışan kesim üzerinde de baskı yapılıyor: “Hartz IV’e düşersen halin bu olur” deniliyor!
Sermayenin ve partilerinin hedefi sınıfı işçi ve işsiz (çalışan ve asalak!) olarak bölmek ve “terbiye” etmektir! Sermaye ve onun sözcüleri bir taraftan yeni saldırı ve planlarla işçi ve emekçilere saldırırken diğer taraftan buna zemin yaratacak tartışmaları pervasızca sürdürmekten işçi ve emekçileri bölmek için bu tartışmaları kullanmaktan ve yenilerini yaratmaktan geri durmuyor. Nitekim kriz nedeniyle bankaların ve tekellerin kasalarına aktarılan paralar, bugün devlet bütçesine eksik ve borç olarak yansımaktadır. Aynı nedenle sağlık, bakım, emeklilik ve işsizlik sigortalarına devlet kasalarından yapılması gereken ödemeler için de para bulunamıyor. Bu ise başta sağlık olmak üzere bütün sosyal alanlarda “reform” adı altında yeni saldırıları gündeme getiriyor.
Son gelişmelerin de açıkça ortaya gibi sermayenin bu ideolojik ve ekonomik saldırılarına karşı mücadele ederek sınıfın gerçek birliğini sağlama günümüzün en önemli görevi haline gelmiştir.

SERDAR DERVENTLİ

BVG’nİN HARTV IV KARARI…

Anayasa Mahkemesi 1. Dairesi, yetişkinlere ve çocuklara ödenecek düzenli yardımları belirleyen SGB II düzenlemelerinin, Anayasa’nın 1. Md., 1. Bendi ve 20. Md., 1. Bendi’yle bağlantılı olarak anayasal güvence altına alınmış ve insan onuruna yaraşır bir asgari gelir düzeyini belirleyen hakları karşılamadığına karar verdi. Yasa koyucunun 21 Aralık 2010 tarihine dek yeniden düzenlemekle yükümlü olduğu bu düzenlemeler o tarihe kadar uygulamada kalacaktır. Yasa koyucu, yasal düzenlemeleri yaparken, SGB II, 20. Md. ve diğer ilgili maddelerinde yer almayan, fakat insan onuruna yaraşır asgari bir yaşam düzeyini sağlamak zorunluluğunun sonucu olarak, reddi mümkün olmayan, devam eden, tek bir kereliğine mahsus olmayan yardımları da SGB II 7. Md. uyarınca yardıma hak kazanmış kişilere ödenmesi öngörülen yardımlar kapsamına almakla yükümlüdür. Yasa koyucu yeni düzenlemeyi tamamlayıncaya kadar, bu hakkın, Anayasa’nın 1. Md., 1. Bendi ve 20. Md., 1. Bendi’yle bağlantılı olarak, ayrıca karar gerekçesi gözetilerek Federal Bütçe’den karşılanması talep edilebilir.
(…)
Davaya konu olan düzenlemede geçerli 345, 311 ve 207 Euro’luk yardım miktarları, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmek için gerekli asgari gelir düzeyi açısından açıktan yetersiz olarak görülemez. Asgari yaşam düzeyinin en azından fiziksel yönünü güvence altına almaya yettiği ve asgari gelir düzeyinin sosyal yönünün belirlenmesi konusunda yasa yapıcıya geniş hareket alanı bırakıldığı için, 345 Euro’luk yardım miktarının asgari gelir düzeyinin altında kaldığı tespit edilemez.
(…)
Aynı şekilde 14 yaşının sonuna dek çocuklara ödenmesi öngörülen 207 Euro’luk yardım miktarının, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmek için gerekli asgari gelir düzeyi açısından açıkça yetersiz olduğu belirlemesi yapılamaz. Bu miktarın asgari yaşam düzeyinin fiziksel yönünü, özellikle de 7-14 yaş arasındaki çocukların beslenme ihtiyacının karşılanmasını güvence altına almakta yetersiz olduğu görülmemektedir

*BVG’nin gerekçeli kararının orijinal metni www.bundesverfassungsgericht.de adresinden edinilebilir.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: