Sadece protesto yeter mi?

Son yıllarda adeta bir gelenek haline gelen ırkçı provokasyonların bir örneği bu kez Duisburg’da sahnelendi. Haftalar öncesinden başlayan bu provokasyona, bölgedeki demokratik ve antifaşist güçler tarafından tepki gösterildi gösterilmesine ve “ırkçıların görünürdeki amaçları “Anti-İslam Konferansı” kısmen engellendi engellenmesine ama yaşanan tabloya bakıldığında, hem ırkçılar hem de güvenlik güçleri şahsında resmi makamlar işlerini yapmanın, rollerini oynamanın mutluluğunu en çok yaşayanlar oldu.
Irkçılığa karşı mücadele ve demokratik güçler açısından bakıldığında kimi noktaların daha dikkatli düşünülmesi-sorgulanmasına ihtiyaç olduğu görünüyor. İşin bir de Türkiyeli göçmenler boyutu var.

NASIL BİR TABLO İLE KARŞI KARŞIYAYIZ
Daha önce birçok kentte benzerinin yaşandığı Duisburg’daki tabloya özetle bakacak olursak:
Toplumun dikkatini toplayacak, gayet hassas bir tema; “İslam ve cami tehlikesi”. Bu tema üzerinden, haftalar öncesinden büyük bir olay olacak havasıyla, halk içinde gerginlik yaratılması.
Yargı tarafından, ırkçı etkinliğin anayasal-hukuksal bir hak olarak görülerek yasaklanma taleplerinin geri çevrilmesi.
Güvenlik güçlerinin, halktan gelen baskı ve tepkiler belli bir sınıra ulaşmadığı için (2009 yılında Köln’de olduğu gibi) her ne pahasına olursa olsun bu ırkçı etkinliğin yapılmasını sağlamak üzere aşırı bir güç yığması ve kullanması.
Protestocu güçler açısından ise başlıca iki eğilim söz konusu. İlki SPD, Yeşiller, sendikalar ve hatta CDU gibi çevrelerin katılımıyla “soğukkanlı”, “olgun” tepkilerin sergilendiği ve görece daha kitlesel olan gösteri. İkincisi sol-sosyalist grup ve partilerle antifaşist-otonom grupların merkezinde bulunduğu ve daha radikal tepki ve protestodan yana olan, sadece ırkçıları değil ırkçılara çanak tutan politika ve kurumların da eleştirildiği eylemler.
Irkçıları protesto için toplanan güçlere bakıldığında ezici çoğunluğun şu ya da bu düzeyde çeşitli siyasal grup ve partilere mensup olanlardan oluşması dikkat çekiyor.
Duisburg ve bazı istisnalar hariç son yıllardaki benzer antifaşist gösterilerin belki de en zayıf noktasını da bu eksiklik oluşturuyor. Gerek göçmenler gerekse yerliler açısından geniş halk kesimlerinin katılımı konusunda bir sınırlılık yaşanıyor.

EN KARLI ÇIKAN TARAF IRKÇILAR
Sonuçta ırkçılar Duisburg’da da kendi açılarından en karlı çıkan taraf oldu. Günler boyu kendilerini ve yaymak istedikleri bölücü mesajlarını tartıştırma, geniş kesimlerin gündemine taşıma fırsatı bulmuş oldular. İlan edilen konferansı yapamamak ise onlar açısından hiç de sorun oluşturmuyor, çünkü onların asıl derdi konferans yapmak değil, dini ve etnik köken farklılıklarını kaşıyarak, toplumdaki kutuplaşmayı, önyargı ve çekinceleri tazelemek kışkırtmaktı, bunu da belli ölçülerde yaptılar.

IRKÇILIĞA KARŞI MÜCADELENİN SIKINTILARI
En son Duisburg’da yaşananların da gösterdiği gibi, ırkçılığa karşı mücadelenin iki önemli sıkıntısı bulunuyor:
İlki, ırkçılığa karşı düzenlenen eylem ve etkinliklere katılımın, siyasallaşmış kesimlerle sınırlı kalmasının aşılarak işçisi, öğrencisi vb. ile geniş halk kesimlerinin bir araya gelmesi.
İkincisi ise ırkçılığa karşı mücadelenin, belli ırkçı gruplara karşı tepki ve protesto ile cevap verme; onların yürümesinin engellenip engellenmemesi sorununa indirgenmemesidir.
Elbette bu iki sorun, her antifaşist gösterinin illa da çok kitlesel geçmesi gerektiği yoksa anlamsız olacağı anlamına gelmemektedir. Ama ırkçılığa karşı mücadele toplumun günlük yaşamına, üretim ve eğitim alanlarına yayılmasını; “karşı gösteri” çabasının ötesine geçmesi gerektiğini göstermektedir.
Gösteri anı olayın sadece bir boyutunu oluşturuyor; ırkçı politikaların halka zarar veren asıl etkisi ise günlük yaşam içinde, gösterilerin öncesi ve sonrası zamanda kendini ortaya koymakta çünkü.
Son yıllarda ırkçılığa karşı verilen tepkilere bakıldığında, gerek sermaye partilerinin gerekse ırkçı grupların “dini ve etnik köken farklılıkları” üzerinden kutuplaşma ve önyargıları arttırma girişimlerine karşı halk arasında birliği, kaynaşmayı güçlendirecek girişimlerin cılız kaldığı görülmektedir. Avrupa genelinde burjuva hükümet ve partilerinin dünya politikalarına da bağlı olarak öne çıkarttıkları etnik ve dini köken farklılıklarını kaşıma politikasıyla açtıkları yoldan ilerleyen Neonazi grupların protesto edilmesi, engellenmesi değildir yani asıl mesele. Bu ırkçı gruplara zemin hazırlayan; ayrıştırma ve kutuplaştırma politikasında onlara rol biçen parti ve kurumlar da hedefe konmadan; bu etnik ve dini bölücülüğe karşı işçi ve emekçiler arasında birleştirici, önyargıları-korkuları giderici girişimler olmadan ne Neonazi grupların engellenmesi ne de bu politikalarla toplumu yayılmak istenen zehirli hava engellenebilir.
“İslam, cami, minare, radikal dinci terör” vb. konular üzerinden 11 Eylül’den bu yana izlenen politikaların, propagandaların hem yerli hem de başta Türkiyeliler olmak üzere göçmenler üzerinde ciddi etkiler yarattığı; önyargıların, korkuların, biz ve ötekiler ayrımının dini ve etnik kökenle tarif edilmeye daha çok başlandığı bir gerçektir. Neonazi grupların bu tablo içindeki yeri ve rolü ise figüranlıktan, tamamlayıcılıktan öte değildir.
Dine-etnik kökene göre ayrışma politikalarının yarattığı tahribatın bu boyutlarda olması, ırkçılığa karşı mücadelenin yukarda değindiğimiz sınırlılıklardan kurtulmasını daha da gerekli hale getirmektedir. Tablo bu durumda iken, örgütlü sol çevrelerin dışındaki Türkiyelilerin bu tür antifaşist gösterilere katılımının sembolik düzeyde kalmasından daha köklü bir sorunla yüz yüze bulunmaktayız. Bu ise Türkiyeli ilerici, demokratik güçlere daha uzun vadeli, sabırlı, hedefli ve etkili bir çalışma yürütme sorumluluğu yüklemektedir. Türkiyeli işçi ve emekçileri antifaşist gösterilere katılmaya çağırmanın ötesine; işyeri, okul ve semtteki günlük yaşamı kucaklayacak tarzda aydınlatma, önyargıları kırma, kutuplaşmanın verdiği-vereceği zararları ortaya serme ve ortak ihtiyaç ve taleplerde birlikte adım atma yönünde girişimlere gereken önemi vermeyi gerektirmektedir. Dini ve milli değerleri politik araç yapan kimi Türkiyeli dernek ve kuruluşların kendileri açısından oldukça elverişli bir ortam bulduğu günümüzde, politik, sosyal ve kültürel yaşamı kucaklayacak bu tür bir girişim olmadan ne ırkçıların ulaşmak istediği hedefleri engellemenin ve yarattıkları tahribatı onarmanın; ne de işçi emekçi hareketinin duyduğu birlik ve beraberliğin güçlendirilmesi mümkün olabilir.
Irkçılığa karşı mücadelenin geniş halk kesimleri nezdinde “polis-neonazi-radikal sol gruplar” üçgenine hapsolmuşluğuna son vermenin; üzerinde oynan ve hesap yapılan halkın, seyirci konumundan çıkıp hem ırkçıların, hem de ırkçılığı-ayrımcılığı kullanmaya çalışan güçlerin karşısına bir taraf olarak dikilebilmesinin yolu da buradan geçiyor. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: