Savaş sonrası Alman Edebiyatı

Edebiyat her dönem, o çağın toplumsal yapı, gelişme ve çalkalanmalarının aynası olmuştur. Almanya’da da savaş sonrası edebiyat, toplumsal, politik olayların, dönemsel sorunların ve insanlarının yaşamını yansıtmıştır.
Savaştan, sürgünden dönen yazarlar çoğunlukla, savaşın yolaçtığı yıkımı, ülkenin bölünmesini, insanların yoksulluğunu ve acılarını anlattılar. Savaş sonrası Alman edebiyatı her ne kadar ‘Trümmerliteratur’, ‘Kahlschlagliteratur’ veya ‘Stunde Null’ gibi değişik adlar altında tanımlansa da anlatılanlar aynıdır. Yapılan edebiyat, her şeyden önce savaştan zarar görmüş insanların günlük yaşamlarını dile getirmiştir. Hayat öylesine zorlu, hayal kurmaya ayrılacak zaman ve olanak o kadar azdır ki, yazar ve şairler gerçekçi bir dil kullanarak abartı ve süslü laflardan kaçınmışlardır. Ölüm, yıkım, savaştan dönüş, savaşın parçaladığı aileler, esaret ve yeniden inşa konuları oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır.
Bu dönemin edebiyatçılarını, faşizm dönemini sürgünde geçirerek ülkesine geri dönenler, faşizm dönemini ülke içinde tecritte geçirenler ve savaş sonrası ilk eserlerini ortaya koyan genç yazarlar olarak gözlemleyebiliyoruz. Parçalanmış Almanya’daki yaşamın, savaş zamanında yaşanılanların anlatıldığı eserlerde politik konulara değinilmemeye gösterilen itina ise dikkat çekmektedir.
‘Kahlschlagliteratur’, özenle yapılmış gözlemler, hata yapmamaya özen gösterilen dolaysız tanımlamalar, dil açısından soğukkanlı üsluba sahip bir edebiyattır. ‘Stunde Null’ ise savaş sonrasını ‘milat/başlangıç’ olarak kabul eden harabeler, ölüm, faşizm döneminde işlenen insanlık suçu konularını yine nesnel bir şekilde anlatan bir edebiyattır.

Yikim edebıyati
‘Trümmerliteratur’ (Yıkım Edebiyatı) konusunda ise en net açıklamayı dönemin en iyi anlatıcılarından Heinrich Böll yapmıştır: “Bizim nesil yazarlarının 1945’ten sonraki çalışmaları ‘Trümmerliteratur’ olarak tanımlandı. Buna bir itirazımız olamazdı, çünkü bu haklı bir tanımlamaydı. Bizim yazdığımız insanlar yıkıntıların içinde yaşıyorlardı. Bunlar savaştan çıkmış kadınların ve erkeklerin ve de çocukların aynı ölçüde zarar gördükleri insanlardı. Bu insanlar keskin gözlüydüler. Görüyorlardı. Hiçbir zaman tam bir barış içinde değillerdi. Çevrelerinde bulundukları yerlerde ve yanlarındaki hiçbir şey iç açıcı değildi. Ve yazar olarak bizler kendimizi onlara yakın hissediyorduk. Çünkü biz onlarla özdeştik. Karaborsacılarla ve karaborsacıların kurbanlarıyla, kaçaklarla ve herhangi bir şekilde yurtsuz evsiz kalmışlarla ve herşeyden önce bizim ait olduğumuz ve büyük bölümünün gerçekten dikkate değer bir durum içinde bulunduğu nesille özdeştik. Bu nesil yurda dönüyordu. Bu, biteceğine pek az kişinin inanabildiği bir savaştan yurda dönüştü.Yani biz savaşı, yurda dönüşü, savaşta gördüklerimizi ve yurda döndüğümüzde karşılaştıklarımızı, kısacası yıkıntıları yazdık. Bu da bu genç edebiyata ait olan ‘savaş’ ‘yurda dönüş’ ve ‘yıkıntı edebiyatı’ gibi kavramları ortaya çıkardı.”

Barış ve kardeşlik için yazdılar
Savaş sonrasında oluşan bu edebiyat türüne dahil olan en önemli yazarlardan biri barış için samimi ve tutkulu bir savaş vermiş olan Wolfgang Borchert’tir. Özellikle savaş, açlık ve esaret konularıyla meşgul olmuş olan Borchert’in en önemli eseri “Draussen vor der Tür- Dışarıda Kapının Önünde”de onbir asker arkadaşının ölümünden doğan sorumluluğun üst rütbeli bir subaya ait olduğunu kanıtlamak isteyen bir askeri anlatır. Max Frisch’in “Andorra” isimli oyununda ise karşımıza Yahudi bir gencin trajedisi çıkar. Tek suçu Yahudi olmak olan bu genç, varlığıyla yaşadığı şehri tehlikeye sokmaktadır. Eğer bu genç, şehir halkı tarafından Nazilere teslim edilmezse halk Nazilerin barbarlığına maruz kalacaktır. Gencin suçsuzluğu ve Yahudi oluşu arasındaki zıtlık karşısında halkın çelişkisinin ortaya konduğu bu eser de ‘Trümmerliteratur’ kapsamında önemli bir yere sahiptir.
Borchert ve Frisch dışında bu döneme ait olan yazarların en önemlileri Günter Grass, Alfred Andersch, Günter Eich, Arno Schmidt ve Heinrich Böll’dür.

Böll ve Grass
Nobel Edebiyat Ödülü’nü de alan Böll`un romanları sadece yıkımı ve savaşın acılarını anlatmakla kalmamış, ‘Fotoğrafta Kadın da Var’ ve ‘Katharina Blum`un Kaybolan Onuru’nda itibarlarını kaybeden kadınların yaşamı da ele alınmıştır. Böll, yeniden kurulan Batı Almanya’daki antidemokratik gelişmelere de dikkat çekmiş, sermayenin biçimlendirdiği Batı Almanya’da halkın sesinin kısıldığına parmak basmıştır.
Günter Grass da Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazarlardandır. ‘Teneke Trampet’ romanıyla dünya çapında tanınan Grass, ‘Kedi ve Fare’, ‘Köpek Yılları’ romanlarında da faşizm dönemini sinik bir şekilde anlatmıştır.
Savaş sonrası edebiyat, Almanya’nın Nazi tarihiyle yüzleşmek icin de çaba harcamıştır. Goethe’nin Faust efsanesinin Thomas Mann versiyonu ‘Doktor Faustus’ta bir bestecinin, aşk ve ahlaki sorumluluğu sanatsal yaratıcılık uğruna reddedişi anlatılır. Carl Zuckmayer`in “Şeytan’ın Generali” dramı, Nazi rejiminde suçlanan Ernst Udet`in yaşamı üzerineydi. Rolf Hochhuth’un “Veki” adlı tiyatro oyunu ise, Papa 12. Pius`u Nazilerin Yahudileri katletmesine göz yummakla suçlayarak faşizm ve Katolik Kilisesi arasındaki ilişkiyi göstermiştir.

Alman olmayanlar daha başariliydi
Savaş sonrası Almanca yazan yazarların en önemlileri Almanlar değil, İsviçreli Friedrich Durrenmatt ve Max Frisch ile Avusturyalı Thomas Bernhard ve Peter Handke’dir. İsviçreli yazarlar, Brecht tarzındaki sosyal eleştiriyi devam ettirdiler. Avusturyalılar ise daha çok psikolojik dramlar yazdılar.
Doğu Alman edebiyatı ise Batı’dakinden oldukça farklıydı. .Doğu Almanya Cumhuriyeti yazarları genelde sosyalist bakış açısına sahiptiler ve Batı’nın değerlerini eleştiriyorlardı. Christina Wolf’un romanı “Cassandra” savaştan harabeye dönmüş şehri Doğu Almanya`ya benzeterek Troya`nın düşüşünü yeniden anlatır. Bu dönemde Anna Seghers, Bertolt Brecht gibi edebiyat ustaları da sosyalist gerçekçilikle eserler üretmişlerdir.

Son dönem edebıyati

Günümüze baktığımızda Doğu Almanya Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla özellikle Doğulu yazarların geçmişle hesaplaşma içinde eserler ürettikleri göze çarpar.
Wolfgang Hilbig, Erich Loest, Monika Maron ve Christina Wolf gibi yazarlar roman ve denemeleriyle geçmişi objektif olarak değerlendirdiler. Monika Maron, “Küllerin Uçuşması” adlı romanında bir enerji santralinin çevreyi kirlettiğini öğrenen bir gazetecinin yüz yüze kaldığı ahlaki açmaz konu edilmektedir. Gudrun Pausewang’ın da aralarında olduğu bazı yazarlar da çevre kirliği, savaş tehlikesi, yoksulluk-zenginlik konularını ele alarak özellikle genç okurların vicdanına seslenen romanlar yazmışlardır. Günümüz Alman edebiyatında göç kökenli bir çok yazar da yer almaktadır. Feridun Zaimoğlu, Emine Sevgi Özdamar, Akif Pirinçci, Zafer Şenocak, Yüksel Pazarkaya, Aras Ören bunların başta gelenleri arasındadır.

Semra Çelik

Savaş sonrası Alman Edebiyatı’nın önemli temsilciler

Peter Handke
Avusturyalı yazar Peter Handke 1942’de doğdu. İlk romanı Die Hornissen (Eşekarıları) 1966’da yayımlandı. İlk oyunu ‘Kaspar’ ise bundan iki yıl sonra, 1968’de sahnelendi ve Handke’yi savaş sonrası kuşağın en önemli genç yazarlarından biri konumuna getirdi. Max Frisch’in önem açısından Beckett’in “Godot’yu Beklerken”iyle eşdeğer bularak övdüğü Kaspar’ı, “Publikumsbeschimpfigung” (Seyirciye Hakaret), “Der Ritt Über den Bodensee” (Konstanz Gölünün Üzerinden Geçiş) gibi oyunlar izledi. Handke, bundan sonraki dönemde art arda romanlar ve denemeler yayımlayarak kuşağının en verimli yazarlarından biri olduğunu kanıtladı. Denemelerini topladığı kitaplar arasında en çok ilgi çeken “Ich bin ein Bewohner des Elfenbeinturms” (Fildişi Kulede Oturuyorum) oldu. Romanları arasında ise Wim Wenders tarafından sinemaya aktarılan “Die Angst des Tormanns beim Elfmeter” (Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi), “Der Kurze Brief zum langen Abschied” (Uzun Ayrılık, Kısa Mektup), “Die Stunde der Wahren Empfindung” (Gerçek Duygunun Saati), “Kindergeschichte” (Çocuğun Öyküsü), “Der Chinese des Schmerzes” (Acıların Çinlisi), “Die Lehre der St. Victoire” (St. Victoire’ın Verdiği Ders).

Wolfgang Borchert
Wolfgang Borchert, 1921’de Hamburg’da doğdu. 1947’de Basel’de öldü.
Borchert, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmaları ile şekillenmiş bir edebiyat türü olan Yıkım Edebiyatı’nın (Almanca: Trümmerliteratur) en tanınmış yazarlarından biridir.
Dışavurumcu edebiyattan ve Kurt Tucholsky ile Erich Kästner’in ahlaki pragmatizminden etkilendi. Savaş sonrasında yeniden oluşmaya başlayan edebi çevrede yer edinemeden çok erken öldü. Ancak yine de Yıkım Edebiyatı’nın (Trümmerliteratur) önemli bir temsilcisi olarak kabul edilir.
Yalan ve suiistimal ile yozlaşmış edebiyat karşısındaki yaklaşımı Grup 47 üzerinde çok etkili oldu: “Bizim iyi dilbilgisine sahip şairlere ihtiyacımız yok. Çok iyi dilbilgisi bizim sabrımızı zorluyor. Bizim ağaca ağaç, kadına kadın dememiz lazım. Bizim EVET ve HAYIR dememiz lazım. Yüksek sesle, açıkça ve emir kipi kullanmadan…”

Günter Grass
16 Ekim 1927’de Danzig’de doğdu. Paris’te yazdığı Teneke Trampet (Die Blechtrommel, 1959) adlı romanıyla dünya edebiyat kamuoyunun dikkatini çekti. Günter Grass, şiir, resim ve heykel konusunda da çalışmaları olan çok yönlü bir sanatçıdır.
1960’lı yıllarda sosyal demokratların saflarında politikaya aktif olarak katılan Grass barış hareketlerinde ve insan hakları mücadelesinde de entelektüel tavrın simgesi oldu. Teneke Trampet’te cüce kahraman Oskar Matzerath’ın gözüyle II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Kedi ve Fare’yi yazdı. Günter Grass son olarak biten yüzyılın bir muhasebesi niteliğindeki ‘Yüzyılım’ isimli anlatı kitabını yayımlamıştır. ‘Yüzyılım’ kitabından önce Berlin duvarının yapılmasından Almanya’nın birleşmesine kadar olan süreci ‘Uzak Tarla’ isimli romanında anlattı. Kafadan Doğumlar’da Almanların soylarını devam ettirme endişesini yine kendine has tarzıyla ele alır.
1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilen Grass, Soğanı Soyarken adlı eserinde Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını itiraf etti.

Max von der Grün
Almanya’nın savaş sonrası en ünlü işçi yazarlarından Max von der Grün, 1953 yılında yazmaya başladı.1950’li yılların ekonominin ‘Altın yılları’ olarak anılmasının edebiyata tek yanlı yansımasına karşı tutum alınması görüşündeydi. Yazmaya başladığı dönemde işçi olarak çalışmayı sürdüren Grün, ‘Altın yılların Almanya’sı neyin üzerinde kuruluyor, buna cevap vermek için Almanya’nın öteki yüzünü de yazmamız gerekir’ diyordu. İçinde yer aldığı “61’liler Grubu”nun hedefi kapitalist iş dünyasına dikkatleri çekmek, sanayi toplumundaki insanı toplumsal bilince çıkarmak ve savaş sonrası Almanya’da işçi edebiyatını geliştirmek ve yeniden savaş öncesi itibarını kazandırmaktı. Bunun için ‘Emek Dünyasının Edebiyat Atölyeleri’ni kuran “61’liler Grubu”nun en ünlü işçi yazarı olarak öne çıkan Max von der Grün, ilk dönemlerde, ‘büyük’ yazarlar ve onların örgütleri tarafından dikkate alınmaz. Ancak genel olarak gelişen işçi hareketi, Grün’ün (ve diğer işçi yazarlarının) kitaplarının onbinlerce basılmasına neden olur.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: