Wolfgang Amadeus Mozart

Wolfgang Amadeus Mozart 1791 yılında, 35 yaşında öldü ve 6 Aralık’ta Viyana’da bir yoksullar mezarlığına gömüldü. Mozart bu kısa ömrüne 626 eser sığdırmayı başarmış olağanüstü bir yetenekti.
Mozart, sosyal varoluşunda yenilgiye uğradığını hissederek, gönlünün derinliklerinde en çok arzuladığı şeyin gerçekleşme olasılığına duyduğu inancı tümüyle kaybettiği için çok erken öldü denebilir mi?
İki kaynağı kurumuştu: Kendisi açısından, güvenebileceği bir kadının sevgisi, müziği açısından da Viyana halkının sevgisi. Bu onun ve insanlığın trajedisidir.

SARAY ÇEVRESİNDEKİ “BURJUVA” MÜZİSYEN
Genel olarak bakıldığında en büyük eserler, geçiş dönemleri olarak tanımlayabileceğimiz; alçalan eski ve yükselen yeni sınıf arasında yaşanan çatışmanın dinamiğinden doğar. Kuşkusuz bu Mozart içinde geçerlidir.
Mozart’ın yaşamı, saray aristokrasisi tarafından yönetilen bir ekonomiye dahil olan burjuva gruplarının durumunu oldukça etkileyici bir biçimde gözler önüne sermektedir. Sarayın, kültürel alandaki karşı çıkışları artık tümüyle bastırabilecek kadar güçlü olmadığı bir döneme denk gelir. Dışlanmış bir burjuva olarak Mozart, saray hizmetinde, aristokrat işverenlerine ve sipariş aldığı soylulara karşı şaşırtıcı bir cesaret göstererek özgürlük savaşı vermiştir. Bunu, kişisel onuru ve müziği uğruna, kendi çabalarıyla gerçekleştirmiştir. Ve savaşı kaybetmiştir.
18. yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da edebiyat ve felsefe alanlarında kişinin kendisini saraylı-aristokrat beğeni tarzından bağımsız kılması mümkündü. Bu alanlarda eserler veren insanlar kendi kitlelerine kitaplar aracılığıyla ulaşabiliyordu.
Ancak, aynı dönemde müzik alanında, özellikle Viyana’da ve diğer daha küçük Alman devletlerinde durum oldukça farklıydı. Bu alanda etkin olan insanlar Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da, saraylı-aristokrat çevrelerin desteğine ve beğenisine de bağlıydı. Bir müzisyen hedefine neredeyse zorunlu olarak bir sarayda, güvenceli bir görev edinerek ulaşabilme imkanına sahipti.
Müzisyenler, sarayda pastacılar, aşçılar veya oda hizmetkarları kadar gerekliydi ve saray hiyerarşisi içinde bunlarla genellikle aynı konumdaydılar. Küçümser bir tavırla ifade edildiği üzere „sarayın ayaktakımıydılar.”
Demek ki kişisel müzik yeteneklerini geliştirebilecekleri yer burasıydı.

MOZART’IN SOYLULARLA İLİŞKİLERİ
Mozart saraylı topluluk içinde burjuva sanatçıya özgü bir temel ikilem yaşıyordu. Bu ikilem şu şekilde ifade edilebilir: Saray soyluları ve onların beğenisiyle özdeşleşme, diğer yandan da onlar tarafından yapılan müdahalelere karşı giderek bir çatışma ve kopuş sürecine girme… Saray çevresinin, hepsi olmasa da çoğunun onun müziğini neredeyse hiç anlamadığını ve yeteneklerinin farkında olmadıklarını düşünüyordu.
Morzart’ın genel politik idealleri, hümaniter reformcu düşüncelerle sınırlıydı. Sosyal açıdan karşı çıkışını şu düşüncelerle ifade ediyordu: „ En iyi ve en gerçek dostlar fakir olanlardır, zenginler dostluğun anlamını hiç bilmezler.“
Kendisinin de maruz kalmış olduğu davranış biçimini haksız buluyor, buna öfkeleniyor ve kendi tarzında buna karşı savaşıyordu. Ama savaş kişisel bir savaştı ve kişisel olarak da kalacaktı.
Ancak kişisel isyanının bu yönü, bir başka isyana, babasına karşı isyanına ayrılmaz biçimde bağlıydı. Çünkü baba Leopold Mozart oğlunu, müzisyen olarak öncelikle saraylılar arasında bir kariyer edinmeye zorlamaktaydı. Yani Mozart efendilerin ve babasının oluşturduğu cepheye karşı koymak durumundaydı.
Mozart’ın çatışma içinde olduğu otoritelerden biri de, Collaredo Kontu Hieronymus idi. Mozart onun onuruna, „Scipione’nin düşüşü“ adlı sahne seranadını yazmış, ancak müziğe ilgi duymayan ve Mozart’ın yeteneklerini hiçbir zaman anlayamayan Hieronymus, bu inceliği umursamazlıkla karşılamıştır. Arşidük Hieronymus, Mozart’a adeta bir köpek gibi davranıyor onun Avrupa’nın değişik kentlerinde kazandığı başarıları bir türlü hezmedemiyordu. Mozart’ın „akıllanmayanlar sınıfına“ girdiğini söylüyordu. Nihayet kopuş 1781 yılında gerçekleşti ve Mozart Salzburg’daki görevinden istifa etti.

MOZART’IN TEMEL ÇELİŞKİSİ
Yazınsal eserler için, 18. Yüzyıl Almanya’sında küçük devletlerin bolluğundan kaynaklanan bir tür serbest pazar vardı. Böylece bu bölgede daha 18. Yüzyıl’da ‘serbest çalışan sanatçılar’ bir sosyal figür olarak ortaya çıktı, daha doğrusu çıkmaya başlıyordu. Ancak sanatçının soylu birinin hamiliği olmadan kendisini kabul ettirmesi ve kendisini geçindirmesi hala çok zordu. Bir Rousseau, bir Balzac en çok bilinen örneklerdir.
Mozart’ın, serbest çalışan bir sanatçı olmayı seçmesi, bir müzisyen için toplumda böyle bir yerin henüz oluşmadığı bir zamana denk düşüyordu. Bir müzik pazarı ve bu pazara bağlı kurumlar henüz yeni yeni oluşuyordu. Biletli dinleyiciler için düzenlenen konserler ve ünlü bestecilerin eserlerini satan ve bunlar için onlara avans veren yayımcıların çalışmaları henüz başlangıç aşamasındaydı. Konserler ve özellikle de operaların büyük bir çoğunluğu Almanya’nın bir çok bölgesinde olduğu gibi Avusturya’da da saray aristokrasisi veya şehirli zenginler tarafından davet edilen bir topluluk için gerçekleştiriliyor ve masrafları karşılanıyordu.
Yani bu yolu seçerek Mozart, aslında tüm yaşamını ve geleceğini tehlikeye atıyordu. Ama insanlık onuruna sahip çıkmak istiyordu. Babasının aksine, bir insan olarak altlara itilmeyi kalbinin derinliklerinde asla kabullenemiyor, aşağılanmaya ve müziğine müdahale edilmesiyle hiçbir zaman uzlaşamaya yanaşmıyordu.
Aristokratlara duyduğu kırgınlık ve tepkiyi evrensel bir ideolojiyle birleştirmiyordu. Egemen sınıfa, müziğiyle karşı duruyor ama tam da bu sınıf tarafından kabul görmek istiyordu, müzikteki başarıları dolayısıyla yine onlar tarafından insan olarak eşit değerde görülmeyi ve davranılmasını bekliyordu. Bu Mozart’ın temel çelişkisiydi.

AYDINLANMA VE MOZART
Habsburg İmparatorluğu, Fransız Devrimi’nden diğer ülkeler kadar etkilenmemişti. Kimi reformlar imparator II. Josep tarafından yukarıdan yapılmaya çalışılıyordu.
Ama Fransız Devrimi’nin bayrak edindiği hümanist değerler Mozart’ı da etkilemişti. “Figaro’nun Düğünü”nü cesur bir anlayışla doğrudan Fransa Devrimi’nden almıştı. Fransa’da yasaklanan “Meaumarchais”in aynı adlı tiyatro oyunu haklı olarak devrimci eylemlerin dolaysız esin kaynağı olarak kabul ediliyordu. Öyle veya böyle Mozart, kendi döneminin ilerici muhalif aydınını temsil eden bir konumdaydı.
Zanaatkar bir aileden gelen, iyi eğitimli, hırslı ve akıllı olan baba Leopold Mozart, Salzburg sarayında yardımcı orkestra şefi olmayı başararak kendine iyi bir sosyal konum edinmişse de bunlar kendi arzularını karşılamaya yetmiyordu. Bu nedenle geleceğini, özellikle de küçük Wolfgang’a bağlı görüyordu. Oğlunun müzik eğitimi onun için her şeyden hatta kendi işinden bile daha öncelikliydi. Küçük Mozart muhtemelen 3 yaşından itibaren babasının denetimi altında çok zorlu bir müzik eğitiminden geçti. Beste yapmak Mozart için adeta bir oyun gibiydi. Hatta kendisi, dinlenmek için beste yaptığını mektuplarında belirtir. Küçük Wolfgang’ın seslere karşı olağanüstü duyarlı oluşu ve güçlü bir belleğe, aynı şekilde müzikte kesin bir kavrama yeteneğine sahip olması kuşkusuz onun en önemli özelliğidir.
Adeta bir heykeltıraşın heykeli üzerinde çalışması gibi, baba Mozart da bu harika çocuk üzerinde tam yirmi yıl çalıştı, kendisinin de sık sık söylediği gibi bu çocuk ona Tanrının armağanıydı ve yorulmak bilmeden çalışmamış olsa, ortaya böyle bir harika çocuk çıkmamış olacaktı belki.
“ADAM OLMAZ”
Mozart Paris yolculuğu sırasında babasına, dalkavukluk yapmaktan nefret ettiğini yazıyordu. Gerçekten de bu, Mozart’ın en belirgin özelliklerinden biriydi: Saraylı-aristokrat çevrelerde ne kadar çok ilişki kurarsa kursun yaltaklanmıyor, dalkavukluk etmiyor, el etek öpmüyordu.
Eğer 1781 yılında içinde bulunduğu kritik durumda efendilerine, saraylı üstlerine, babasına, kısacası Salzburglu bütün otoritelere karşı koyma gücüne sahip olmasaydı, Mozart daha sonra „dahi“ olarak adlandırılmayı borçlu olduğu yapıtlarını yaratabilir miydi? Salzburg sarayındaki işine -başpiskoposun ifade ettiği biçimiyle her şeye- geri dönmüş olsaydı ve Viyana’nın daha zengin ve aydın dinleyicileri arasında bir yer edinme şansını yitirseydi veya bu şansa çok az sahip olsaydı, “Saraydan Kız Kaçırma”, “Don Giovanni” ya da “Figaro’ nun Düğünü” gibi operaları, hayranlık uyandıran Viyana serisi gibi piyano konçertoları yaratabilir miydi? Bu sorulara kesin yanıt vermek mümkün değil elbette.
Ama burada yaşanan, iki insan arasındaki çatışmadan çok daha fazlası; aynı zamanda, bir müzisyenin nasıl bir sosyal işlev üstleneceğidir. İki müzik türü arasındaki çatışma söz konusuydu yani, birincisi egemen toplumsal düzene tümüyle uygun olan zanaatkar-saraylı sanatçının müziği, diğeri ise bununla mücadele halindeki serbest, görece özgür çalışan sanatçının yaptığı müzik.
Mozart’dan geriye insanlığa elbette çok şey kaldı. Aristokrasiye kendi alanında ilk açık tutum alma onuru Mozart’a aittir! Ve egemenler için Mozart daima „adam olmaz“ biriydi. Ve Mozart bugün yaşamış olsaydı egemenlerin gözünde yine „adam olmaz“ biri olacaktı.

OSMAN ÇAKIRCA
KAYNAKLAR
Maria Publig, Dehanın Gölgesinde, Can Yayınları.
Ahmet Say (hazırlayan), Mozart, Evrensel Basım Yayın.
Norbert Elias, Mozart-Bir Dahinin Sosyolojisi üzerine, Kabalcı Yayınları.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: