Evrimde zamanın rolü

Evrim sadece insanın dört ayaklılıktan iki ayaklılığa gelmesi mi? Becerilerimiz de evrimleşiyor mu? Zaman bu evrimde nasıl bir rol oynuyor? Berlin’de yapılan bir konferansta Wales’teki Cardiff Üniversitesi sosyoloji profesörlerinden Barbara Adam, zaman üzerine yaptığı araştırmalarının sonuçlarını anlattı. Zamanın evrimini tarihsel olarak araştıran Adam, insanın evrimin ürünü olmakla kalmayıp oluşumunun da evrime bağlı olduğunu ortaya koydu. “Geçmişle beraber yaşıyoruz ve geçmiş içimizde” diyen sosyolog, ortak bir evrimsel tarihe sahip olduğumuz için genetik alışverişin mümkün olduğunu da vurguluyor. Hiç kimse gelişimine sıfırdan başlamıyor.
Keşfedilen Amerika’nın yeniden keşfedilemeyeceği, bilgisayarın yeniden icadının mümkün olmayacağı gibi becerilerin yoktan varolduğunu düşünmek de bilime aykırıdır. İnsan yaşamı zamanın geçmiş ve geleceğine değişik boyutlarıyla bağlıdır. Bu evrim, her ne kadar şimdilerde her şey ona göre programlansa da saat gibi işlemiyor. Saate göre tıkır tıkır işleyen bir yaşam modern toplumun esasını oluşturuyor. Bir saat içinde verilen hizmet, erk sahipleri açısından insanın başarısı, çalışkanlığı ve kazandığı paranın ölçüsü sayılıyor. Zaman ve para eşdeğer görülüyor. Parası olan zaman, zamanı olan para bulamadığından şikayet ediyor. Ne parası ne zamanı olanlar ise çalışmaya rağmen yoksul ‘Workingpoor’ olarak kalıyor.
Zaman, para olarak kabul edildiğinden en ucuz işgücü dünyanın diğer ucundaysa, iş uydu aracılığıyla yaptırılıyor. Çalışan kişinin yaptığı işe yabancılaşması en uç biçimde ortaya çıkıyor, işe bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal sorumluluk ve fonksiyon tamamen yok oluyor. En başarılı işlerin en kısa zamanda yapılması imkansız olduğundan, baştan savma yapılan işler el becerisi kazanılmasına, istikrarlı ve kalıcı işler yapılmasına engel oluyor. Zaman-para ikilisi, toplumsal refahın yerine işi yaptıranın (sermaye sahibinin) refahının geçmesini meşrulaştırıyor.

BEN BABAMDAN OĞLUM BENDEN İLERİDE
Tamam da zaman, insan ve doğa için ne anlam taşıyor? Modern zamanlarda zaman insanın yaşını, cinsini dikkate almadan işliyor. Yazmış, kışmış, geceymiş gündüzmüş fark etmiyor. Emekçiler için zamanın nasıl geçirileceği konusunda karar verme hakkı yok. Vardiyalı çalışma, hafta sonu günlerinin normal çalışma süresi olması, dükkanların açılış kapanış saatlerindeki esnekleştirme aile yaşamını da özel zevkleri de bir kenara itmiş durumda. Ancak tatillerde, hasta olunduğunda ya da mucizevi bir şekilde saat durduğunda koşuşturma sona eriyor. Doğada ise tam tersi. Herşey bir tören havasında. Herşeyin bir ritmi var. Mevsimler değişiyor, çiçekler açıyor, soluyor, ağaçlar yapraklanıyor, yapraklarını döküyor, kar yağıyor, günler uzuyor, koyunlar yavruluyor, güneş batıyor, doğuyor… Her yıl benzer şeyler tekrarlanıyor ama aynı şeyler olmuyor. Her gün olmasına rağmen gece ve gündüz bile bir gün sonra aynı değil benzer şekilde gerçekleşiyor. Doğadaki bu zaman mevhumu, evrenin oluşum süresiyle ilgili değerlendirmelerde de zamanın göreli ele alınmasına yol açmış durumda.
Max Planck Enstiitüsü’nden Günther Hasinger, evrenin en uzunundan en kısasına kadar çok zamanlı olduğunu, zamanın uzunluğu ve kısalığının, onun niteliğini belirlemediğini ama sürece bağlı olarak değişikliklerin ileriye taşınma şansını arttırdığını belirtiyor. Evrende her canlı kendi saatine sahip. İnsan ağaç ve yıldızdan farklı zamanda yaşıyor. Farklı zamanlar –eğer doğal bırakılırlarsa-  yanyana ve birbirini tehdit etmeden sürüp gidiyor. Türler bu kendi zamanlarında evrime uğruyor. Evrimin hızını bu iç saat belirliyor. Olmak ve yok olmak yaşamın olmazsa olmazları. Ama çürüyen elmanın yeniden ağaçta yetişmesi imkansız. O elmanın çekirdeğinden bir ağaç olsa ve dallarından elmalar sarksa da yeni elmalar eskilerinden farklı ve daha gelişkin. Tıpkı ”ben babamdan, oğlum benden ileride“ diyen şairin sözleri gibi.

Günümüzden 50 yıl geriye gittiğimizde, elektronik teknolojisine ait ürünlerin olmadığı bir dünyada yaşıyorduk. 200 yıl geriye gittiğimizde, elektrik bilgisi ve teknolojisinin olmadığını görüyoruz ve geceleri mum veya şamdanlarla aydınlatılan mekanlarda yaşadığımız, radyo, televizyon, telgraf, telefon, otomobil, uçak, tren gibi bugün hayatımızı renklendiren ve rahatlatan bir çok nesneden yoksun bir dünyaya dönmüş oluyoruz.
500 yıl geri gittiğimizde, matbaadan yoksun olduğumuz bir döneme giriyoruz ve yaşam çok monotonlaşıyor, çünkü okuyacak bir kitap bulmak bile çok zor oluyor.
On bin yıl kadar önceye gittiğimizde, günümüzdekiyle hiç kıyaslanamayacak bir yaşamda buluyoruz kendimizi: İnsanlar ne bir maden biliyorlar, ne çanak çömlekten haberleri var, ne de doğru dürüst bir barınakları var. Bunun sonucu olarak, ne çivi gibi, maddeleri birbirine bağlayabilen bir nesneye sahipler, ne de bir bardak su veya bir kaşık çorba içebiliyorlar. Henüz tarım ve hayvancılık konusunda da bilgileri yok ve bu nedenle, yabani bitki ve meyvelerle, ve de vahşi hayvan avcılığı ile geçinmek zorundalar. Toplumsallaşmanın olmaması ve dere veya diğer su kaynaklarına bağımlı yaşamaya zorunluluk nedeniyle, tüm dünyadaki insan sayısı ancak yaklaşık 10 milyon civarında.
30 bin ile100 bin yıl önceleri arasına gittiğimizde, dünya nüfusu yaklaşık bir milyona düşüyor. Bu düşüşün ise iki ana nedeni var: Birincisi ve en önemlisi, dünya ikliminin o zamanlarda çok soğuk bir buzul devrine denk gelmesi ve bu nedenle dünya üzerinde yaşanabilecek ortamların, yüksekliği çok düşük vadiler ve tatlı su kaynakları çevreleri ile sınırlanması; ikincisi ise, insanlığın bilgi düzeyinin daha da azalarak, ok, mızrak, zıpkın, iğne gibi en basit temel ihtiyaç öğelerini dahi üretemeyecek ilkel bir düzeyde olması.
Yaklaşık 2 milyon yıl geri gidildiğinde, insan diyebileceğimiz yaratıklar, çok tıknaz, çok küçük kafataslı, kalın kaşlı, kaba kemikli, daha kısa boylular. Ayrıca belden altı insansı, ama belden üstü maymunsu bir başka “iki ayaklı” yaratık daha var.
Yaklaşık 2.5 milyon yıl geriye gittiğimizde, insanların bu eski ataları da yok oluyor. “Australopitechus” adı verilen diğer iki ayaklı yaratık ise, yeryüzü sahnesinde yaşamına geçmişe doğru bir süre daha devam ediyor ve 5 milyon yıl önceleri o da kayboluyor; sadece, filler, aslanlar, atlar, maymunlar, sığırlar, vs. gibi diğer memeliler ve diğer omurgalı ve omurgasız hayvanlar yaşamakta.
Yaklaşık 70 milyon yıl geriye gittiğimizde, hemen hemen tüm memeli hayvanlar kayboluyor ve onların yerine “dinozorlar” denilen bambaşka hayvanlar görülüyorlar. 350 milyon yıl öncelerine ait tamamen değişik bir dünya coğrafyası ve tamamen değişik bir bitki ve hayvan topluluğu ortaya çıkıyor: Atlantik Okyanusu yok, Alp Dağları, Balkan ülkeleri, Anadolu, İran, Himalaya vs. yok; Afrika, Hindistan, Avustralya, Antarktika hepsi bir birine yapışık haldeler; Canlılar alemi de tamamen değişik: Dinozorlar da yok olmuşlar, karalarda hayvan ve bitki çeşitliliği çok az: sadece böcekler, bazı sürüngenler ve bolca semender ve kurbağagiller, bataklıklı ortamlarda yaşıyorlar. Meyve ağaçları gibi yapraklı bitkiler yok, çiçekli hiç bir bitki yok, onların yerine “dev eğrelti otu ağaçları” var.
Yaklaşık 450 milyon yıl önce ise, hayatın karalardan tamamen çekildiğini, yaşamın sadece denizlerde sürdüğünü görüyoruz. Karalar tamamen çırılçıplak, ne bir yeşillik göze çarpıyor, ne bir kuş cıvıltısı duyulabiliyor, ne de bir yaprak hışırtısı!
600 milyon yıl öncelerine varıldığında, canlılar aleminde tekrar büyük bir geçiş dönemiyle karşılaşıyoruz: Ne bir balık, ne bir denizkestanesi, ne bir midye var! Ama denizlerde yine de bazı tuhaf görünüşlü hayvanlar bulunuyor: Günümüzde benzeri olmayan bazı deniz kurtçukları, medüze benzeyen yumuşak gövdeli yaratıklar, vs..
Yaklaşık 700 milyon yıl öncelerine varıldığında, onlar da yok oluyorlar: Artık “hayvan” diye adlandırdığımız hiç bir yaratık dünyamızda görülmüyor. Filmimizin sahnesinde, dünyamızın o zamanki denizlerinin sahipleri olarak, sadece “mikroplar” var artık. Dünyanın coğrafik görüntüsü de artık günümüzünkiyle en ufak bir benzerlik göstermiyor.
Yaklaşık 3 – 3.5 milyar yıl geri gidildiğinde, denizler alemindeki mikropların çekirdekli olanlarının da sahneden silinmiş olduğunu ve dünyanın “bakterilere” kaldığını görüyoruz. Yaklaşık 4 milyar yıl geriye gidersek  dünyamızın bu ilk sakinleri yok oluyorlar ve tamamen “hayatsız” bir zaman dilimine giriliyor.Yaklaşık 5 milyar yıl önceleri “Dünyamızın” ve de enerji kaynağımız olan “Güneşin” ve de ona ait Mars, Venüs, vs. gibi diğer gezegenlerin sahneden kaybolduğu izleniyor. Tüm gezegenleriyle birlikte Güneş (ve de Dünyamız) sahneden silinirken, onların olduğu yerde, büyük bir “dev yıldız = süper nova” onların yerini alıyor. 15 milyar yıl öncesine varıldığında, evren büzüşebileceği en küçük boyuta sıkışmış, yoğun bir enerjik ortama dönüşmüş, küçük bir kürecik olarak görünüyor.

Semra Çelik

(Deutschlandfunk’ta yayınlanan  Barbara Leitner’in yazısından yararlanılmıştır)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: