3 günde Berlin

18-21 Mayıs’ta DİDF’e bağlı olarak Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nin değişik kentlerinde faaliyet sürdüren derneklerden 40 kişilik bir grubun katıldığı Berlin’e üç günlük gezi düzenlendi. Sol Parti Bochum Milletvekili Sevim Dağdelen’in daveti üzerine gerçekleşen gezi, başkent özgülünde Almanya’nın tarihini tanıma bakımından gerçekten de anlamlıydı.
Parlamento çalışmaları hakkında bilgi edinmek ve ona ulaşmak tüm seçmenlerin en doğal sıradan hakkı. Dolayısıyla Almanya’da her federal milletvekilinin yılda üç kez 50’şer kişilik gruplar halinde seçmenlerini davet etmek ve parlamento çalışmaları hakkında bilgilendirme hakkı var. Kimi milletvekilleri olanakları değerlendirir ve bu haktan en iyi şekilde yararlanmaya çalışırken kimileri ise uğraşmaya bile değer görmüyor.
18 Mayıs’ta Berlin’e ulaşır ulaşmaz BPA tarafından tutulan ve üç gün boyunca grubun hizmetine sunulan otobüsle “Hükümet Bölgesi”nde bir tur düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Başbakanlık Dairesi, çeşitli bakanlıklar ve şatafatlı büyükelçilik binalarının arasından geçilerek gidilen aynı bölgede inşa edilen Holocaust Anıtı ilk durak yeri. Başkentin tam ortasında geniş bir meydana farklı büyüklükte beton bloklar halinde dikilen bu anıt, Hitler faşizmi tarafından Avrupa çapında katledilen 6 milyon Yahudi’yi anmak üzere bundan 5 yıl önce açılmış.
Berlin’e adım atar atmaz faşizmin soğuk ve iğrenç yüzünü temsil eden beton bloklar arasında dolaşırken, Hitler faşizminin bu kentte aldığı kararlarla uyguladığı insanlık düşmanı katliamlar geliyor birer birer insanın aklına.

KÜBA BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDEKİ SICAK ATMOSFER
Holocaust Anıtı’nı gezdikten sonra istikamet Berlin’deki Küba Büyükelçiliği. Hükümet Bölgesi’nden uzunca bir yol kat ettikten sonra, eski Demokratik Almanya sınırları içerisinde bulunan, şimdi kent dışına düşen Stavanger Caddesi’ndeki büyükelçiliğin önünde duruyoruz. Önce görünen Küba bayrağı ve hemen ardında Che’nin büstü insanı heyecanlandırıyor. Binanın kendisi ise daha önce gördüğümüz büyükelçilikler gibi şatafatlı değil.
Ziyaret günü hakkında yanlış anlaşılmalara rağmen, büyükelçilik görevlileri bizi geri göndermeyip kabul ettiler. Kapıları açtılar ve evine giden büyükelçiyi haberdar ettiler. Büyükelçi Raul Becerra Egana, ülkesinin bütün zorluklara, engellemelere rağmen emperyalizme karşı ayakta durduğunu büyük bir güvenle anlattı. Tek tek sorulara yanıt verdi. Sıcak atmosferde geçen bilgilendirme ve sohbetin ardından büyükelçilik binası önünde hepimizle fotoğraf çektirerek yolcu etti bizi.
Türkiye kökenli bir göçmen gurubunun ziyareti onları da heyecanlandırmıştı.

2. Gün: barbarlık, faşizm ve zafer
Gezimizin ikinci gününe Berlin’de Hitler faşizminin barbarlığını, vahşetini ve yenilgisini anımsamakla başlıyoruz. İlk durağımız Karlshorst semtinde bulunan Alman-Rus Müzesi. Müze haline getirilen bina, 8-9 Mayıs 1945’te Hitler faşizminin yıkılışını ifade eden anlaşmalara imza atılan yer olması bakımından önemli. Müzede Kızıl Ordu’nun Hitler faşizmini nasıl yendiğine dair görüntüler, belgeler sergileniyor. Tam anlamıyla tarihi bir mekan.
Bina Berlin kuşatması sırasında Sovyet Ordusu’nun ana karargahı olarak kullanılmış. Zaferin altında imzası olan Mareşal Georgi Konstantinoviç Şukov, işgal sonrasında da Sovyetler’in denetiminde olan Doğu Almanya’yı buradan yönetmiş. Bina, 1967-94 yılları arasında müze haline getirilmiş.
1990’da iki Almanya’nın birleşmesinden sonra çekilmeye başlayan Sovyet ordusu, binanın bir müze olarak korunmasını istemiş ve iki ülke arasında yapılan görüşmelerde bu yönde karar alınmış.
Müzede Hitler faşizminin saldırısı döneminde Sovyet ordusunun giydiği elbiselerden kendilerini savundukları silahlara kadar değişik pek çok şey bulunuyor. Zaferin aynı zamanda büyük bedeller ödenerek kazanıldığınıdaha somut gşrme şansı buluyorsunuz.
Bundan sonraki durağımız Berlin’e bir saat uzaklıkta olan Wannsee Konferans Evi. Berlin çevresindeki en büyük göl olan Wannsee’nin kıyısında bulunan bu ev tarihi bir karar ev sahipliği yapmış. 20 Ocak 1942’de faşist NSDAP’nin üst düzey yöneticileri, Avrupa çapında tespit ettikleri 11 milyon Yahudi’nin toplama kamplarında katledilmesi kararını bu binada almışlar.
İkinci günkü gezimizi Spree Irmağı’nda gemi turuyla tamamlıyoruz.

3. Gün: Junge Welt, Sosyalistler Mezarlığı ve Bundestag
Üçüncü günün programı tamamen Sevim Dağdelen’in bürosu tarafından hazırlanmış. İlk durak sabah saat 10.00’da muhalif yayın çizgisiyle tanınan günlük Junge Welt gazetesi. Almanya’da her gün yayınlanan yüzlerce gazete arasında en solda duran Junge Welt’te bizi yayın yönetmeni Arnold Schölzel ve gazete yöneticileri karşılıyor. Schölzer bizi gazetenin kuruluş süreci, yayın politikası hakkında bilgilendiriyor.
Günlük tirajı 20 bin dolayında olan gazete, maddi sorunlara rağmen gerçeklerden taviz vermeden yayın hazatına devam etmeye çalışıyor.
Buradan Lichtenberg ilçesinde bulunan Sosyalistler Mezarlığı’na doğru yola çıkıyoruz. Daha önce düzenlenen anma etkinliklerine katılan pek çoğumuz bu kez Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg ve Ernst Thälmann’ları farklı bir şekilde ziyaret ediyoruz.
Milletvekili danışmanı Uwe Hiksch, Sosyalistler Mezarlığı’nda bizi canlı, coşkulu bir anlatım eşliğinde, yaşamını yitiren, katledilen devrimciler ve sosyalistler şahsında Alman işçi sınıfının tarihine doğru yolculuğa çıkarıyor.
Bugün Sosyalistler Mezarlığı olarak bilenen mezarlığın tarihi 1800’lerin ilk yarısına kadar uzanıyor. O dönemde, Berlin’deki mezarlıklar tamamen kiliselerin denetimi altında ve defin işi de paralı. Bir mezhebe üye olmayan veya parası olmayanların defni zamanla sorun olmuş. Hiksch, 1800’lerden itibaren Berlin’de din ile devlet arasındaki ilişkinin ayrılması gerektiğine inananların sayısının hızla arttığına dikkat çekiyor.
En sonunda dönemin belediyesi, yoksullar ve ateistlerin defnedilmesi için kentin çok uzağında, ormanlık alanda bu mezarlığı açıyor. Alman işçi sınıfı hareketi içinde önemli yeri olan, Karl Liebknecht’in babası Willhelm Liebknecht, 1900 yılında vasiyetinde yoksulların gömüldüğü mezarlıkta defnedilmesini istiyor.
Bu vasiyet gerçekleştirildikten sonra mezarlık diğer sosyalist önderler için de defin adresi oluyor ve böylece “Sosyalistler Mezarlığı” oluşuyor.
Sosyalistler Mezarlığı’nın ortasında duran büyük anıtın üzerinde “Ölüler bizi uyarıyor” yazıyor. Etrafında ise en saygın devrimciler Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Erst Thaelmann, Wilhelm Pieck… isimleri yazılı anıtlar bulunuyor.
Sosyalistler Mezarlığı, Alman işçi sınıfının sömürüsüz bir dünya için verdiği mücadelede büyük bedeller ödediğinin belleği olarak karşılıyor ziyaretçileri.
Berlin gezimizin son durağı ise Federal Parlamento (Reichstag). Üç gün boyunca gezip gördüklerimizin tümünün bu binayla ilgisi bulunuyor. Çünkü, sadece Berlin’in değil, bütün Almanya’nın, Avrupa’nın ve dünyanın kaderini belirleyen gelişmelere dair kararlar giriş kapısının üzerinde “Alman halkına” yazan bu binada alındı. Restore edilerek geçmişteki azametine kavuşturulan bu tarihi bina, bugün de Avrupa ve dünya siyasetinin önemli mekanlarından biri durumunda.
Güvenlik işlemlerinden sonra meclis oturumunun yapıldığı salondaki tribünde yerimizi alıyoruz.
Mecliste 50-60 kadar milletvekili var. Euro’nun kurtarılması, emeklilik gibi konularda tartışma yürütülüyor. Tam bir saat bu sıkıcı “şovu” seyrediyoruz.
Sonra çıkıp, Sol Parti Meclis Grubu’nun toplantılarını yaptığı salonun önünde Sevim Dağdelen ile grup fotoğrafı çektiriyoruz. Dağdelen, kısa süre sonra ayrılmak zorunda kalıyor. Hänsel, meclisin nasıl çalıştığından, grupta kararların nasıl alındığına kadar pek çok konuda sorularımızı yanıtlıyor.
Toplantıdan çıkıp meclis binasının camdan kubbesini dolaşıyoruz.

BERLİN’İN İKİ YÜZÜ
Üç gün boyunca Berlin’de gezip gördüklerimizle bu ülkenin tarihinin iki yüzüne de tanık oluyoruz. Bir yüzünde sermayenin çıkarlarına bağlı olarak işbaşına getirilen Hitler faşizmi ve onun yapmış olduğu katliamlar, cinayetler, savaşlar…
Diğer yüzünde Faşizme karşı verilen mücadele, gösterilen kahramanlıklar, Kızıl Ordu’nun olağanüstü direnişi ve zaferi.
Gezinin başında, bize Berlin hakkında bilgi veren bir yetkili, Batı-Doğu Berlin kavramlarını kullanmamaya dikkat edeceğini, bunun yerine “Şehrin Batısı-Doğusu” diyeceğini söylemişti. Bu büyük olasılıkla onun kişisel tavrından çok, hükümetin, Berlin’e yeni bir yüz kazandırmak için yerleştirmek istediği bir ifade olsa gerek.
Ne var ki, politikada, mimaride yapılan onca değişiklik kentin tarihini ve bölünmüşlüğünü silip atamamış. Doğu ve Batı ayrımı, geçmişte kapitalizmin sosyalizme karşı estirdiği kara propagandanın merkezi haline getirilen Berlin’in her yerine sinmiş görünüyor. Ve bu uzun bir süre daha böyle devam edecek gibi.

Yücel Özdemir

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: