İğneyi kendisine batırmak!

Türkiye’de 26 Mayıs’ta işçiler ve kamu emekçileri tarafından gerçekleştirilen genel eylem, sadece patronlara ve hükümete karşı değil aynı zamanda sendika bürokrasisine karşı bir eyleme de dönüştü. Öyle ki; hemen her il ve ilçede yapılan eylemde, 22 Şubat’ta alınan kararı sulandıran sendika ve konfederasyon yöneticileri eleştirildi. İstanbul’da ise işçiler ve şube yöneticileri bir adım daha atarak; eylemlerini Türk-İş’in 1. Bölge Temsilciliği önünde yaparak; eylemin hedefini 22 Şubat karalarını geriye çekmekte belirleyici rol oynayan Türk-İş üst yönetimini şiddetle eleştirdiler ve uzun ve kapsamlı bir bildiriyle sendikal bürokrasiye yönelik eleştirilerini kamuoyuna da ilan ettiler.
Türk-İş üyesi sendikacılar, işyeri temsilcileri ve işçiler, bildiride kısaca şunları söylüyorlar:
“Bizler Türk-İş’e bağlı İstanbul şubeleri olarak başta kendi konfederasyon başkanımız olmak üzere AKP’yi genel eylemle uyarmaktan vazgeçen Türk-İş, DİSK ve Kamu-Sen genel başkanlarını aldıkları bu karar nedeniyle kınıyor ve istifaya davet ediyoruz. Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda yeni durum gündeme alınmış 33 genel başkandan 26’sı eylem yapılmaması yönünde görüş bildirmişlerdir. Diğer genel başkanlarımız sözel olarak doğru tavır koymuşlar fakat alternatif bir mücadele örgütlemeye girişmemişlerdir.

“Biz Türk-İş’e bağlı şube yöneticileri, temsilciler ve üyeler olarak; … sınıfın çıkarlarını en öne alan, sorunların çözümü için mücadeleyi örgütleyen aldığı kararların arkasında duran sendika başkanları ve yöneticileri istiyoruz.”
Türk-iş üyesi işçiler ve sendikacılar, mevcut Türk-İş üst yönetimini (tabi öteki konfederasyon yöneticilerini de) nasıl sendikacılar istediklerini de açıkça tarif ediyorlar. Ve elbette gerek bildiride yazılanların altına az çok emek mücadelesi kaygısı güden herkes imzasını atar.
Ancak burada şu da bir gerçek ki; bu kararın geri çekilmesinde; konfederasyon başkanlarını suçlamak, ya da sadece kararın aleyhine görüş bildiren sendika genel başkanlarını suçlamak da gerçeğin belki çok önemli ama sadece bir bölümüdür. Öteki ve görmezden gelinemeyecek gerçek ise; sendika başkanlarından başlayarak her kademedeki sendikacılar, işyeri temsilcileri hatta işçi ve emekçilerin ileri kesimleri de 26 Mayıs’ın görkemli bir genel grev günü olmasının engellenmesinde son derece önemli rol oynamıştır.
Çünkü eğer sendika şubeleri ve işyeri temsilcileri, 22 Şubat’tan itibaren alınan kararın takipçisi olsalar; işyerlerinden bölgelerden aldıkları tutumlarla yaptıkları eylemlerle sendika üst yönetimlerini baskı altına alsalardı; ne üst yönetimler ne konfederasyonlar alınan kararı sulandıramazdı!
Geçmişte de ileri kararlar hep bu aşağıdan gelen baskılarla alınmamış mıydı?
Bizatihi, 22 Şubat kararı da TEKEL işçilerinin mücadelesin ısıttığı gündemin baskısıyla alınmamış mıydı?
26 Mayıs’tan beri artık, emek mücadelesini bir değil iki önemli gündem maddesi vardır: Birincisi, patronların ve hükümetin emek mücadelesine ve emeğin haklarına yönelik saldırısın püskürtecek bir mücadeleni örgütlenmesi; ikicisi ise sendikaların sınıfın sendikası olması için sendikal bürokrasi ve uzlaşmacı sendikacılığa karşı mücadele!
Ancak bu ikinci gündem maddesi aynı zamanda her kademedeki sendikacının kendi yanlışlarını da görüp açık yüreklilikle her bakımdan kendisini eleştirmesi, kendi mevziin değiştirmesi mücadelesidir de.
Yukarıda sözü edilen bildiriyi yazan şube yöneticileri ve temsilciler; işleri böyle bir aşamaya gelmesinde kendi bulundukları mevzinin rolünü göremezler, olup biteni sadece üst yönetimlerin zaaflarıyla açıklarlarsa bir ilerleme sağlamak mümkün olamaz. Belki bu eleştirilerle ve gelişen tepkilerle sendika başkanları değişse bile sendikalar ve sendikal mücadele girmesi gereken hatta giremez. Çuvaldızı sendikal bürokrasiye batırırken iğneyi kendimize batırmayı unutmamalıyız.

İ. Sabri Durmaz

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: