Laf salatası ve yol ayrımı

Başbakan Erdoğan insani yardım konvoyuna yapılan baskın sonrasında AKP grubunda konuşmuştu. Televizyonları başında Başbakan’ın konuşmasını izleyen vatandaşlar doğal olarak İsrail saldırganlığına karşı bazı somut adımlar atılmasını beklediler. Bu adımlar neler olabilirdi? Vatandaşların beklentisi İsrail devleti ile yapılan askeri ve istihbarat anlaşmalarının, içeriği bilinmeyen diğer anlaşmaların iptal edilmesi gibi kararların alındığının açıklanması idi. Ancak Başbakan bu yönde alınmış bir kararı açıklamadığı gibi, AKP Hükümeti’nin bu yolu tutacağına ilişkin ortada her hangi bir belirtide de bulunmuyor.
Ama Başbakan’ın “çok sert sözlerle” İsrail hükümetine yüklendiği konusunda büyük basının “etkili” yazarları arasında genel bir görüş birliği var. Örneğin Başbakan’ın sözleri arasında şu ifadeler yer aldı; “Her türlü laneti hak etmiş bir katliam”, “Pervasızca alçaklık” ve “Devlet terörü, “Türkiye yeni yetme, köksüz bir devlet değildir. Bir kabile hiç değildir. Kimse Türkiye ile aşık atmaya, Türkiye’nin sabrını test etmeye kalkmamalıdır.” “Zorbalar, haydutlar, korsanlar bile belli ahlak kurallarına uyarlar. Hiçbir hassasiyete uymayanlara bu sıfatı yakıştırmak bile iltifat olur.” Bazı yazarlar bu sözlerin yenilir yutulur sözler olmadığı, “Adeta savaşta olan devletlerin” birbirine böyle şeyler söylediğini filan yazıyorlar.
Ama burada vatandaş açısından en azından şu sorun açıklığa kavuşmuş oluyor; Demek ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve en azından son yirmi beş yıldır onun çeşitli hükümetleri ve son 8 yıldır AKP Hükümeti, Başbakan Erdoğan’ın yukarıya aktarılan sözlerle saldırır göründüğü İsrail devleti ile askeri işbirliği, ortak istihbarat, bunun paylaşımı vb. konularında anlaşmalar yapmış, üstelik bu anlaşmaların bazıları TBMM denetimi dışında tutulmuş, halktan gizlenmiştir. Durum böyle olunca Başbakan’ın sözleri laf salatası nitelemesinden başka bir tanımı hak etmekte midir? Etmemektedir.
Bu ülkenin vatandaşlarının Başbakan’a “madem ki durum dediğiniz gibi, neden bizden, yani halktan açıkça özür dileyip, bugüne kadar İsrail’le yaptığımız tüm ikili anlaşmaları iptal ediyoruz demiyorsunuz” deme hakkına sahip değil mi? Ama basının Taha Akyol vb. gibi bazı “sosyolog” yazarlarına bakılırsa “Başbakan tüm kartlarını açık etmemekle, pazarlık için kozlarını elinde tutmakla akıllıca davranmıştır.” Yani yine yapılsın gizli pazarlıklar, sürsün askeri anlaşmalar, kaçırılsın halkın gözünden birlikte çevrilen kirli işler vb. Bu tam bir iki yüzlülüktür. Ve sadece Türkiye halklarının uyutulması değil, Filistin halkının da keskin sözler ve sembolik jestler arasında arkadan vurulmasıdır.
Olup bitenler uyarıcı olmalıdır. Bu ülkenin dini politikaya alet eden kesimlerinden etkilenen, dinine bağlı vatandaşlar da artık bir yol ayrımına gelmiştir. Ülkede dini etkin bir şekilde kullanan politik odaklar –başta AKP, Gülen Cemaati vb.- Amerikancıdırlar. Bu nedenle de Filistin halkının karşısındaki konumları iki yüzlü ve sahtekarcadır. Onları Suudilerin Amerikancılığından, Mübarek’in Amerikancılığından vb. görünüşte ayıran şey, Filistin davasını savunuyor görünmeleri, İsrail politikalarına karşı sözde mücadele ediyor olmalarıdır. Ama ortadaki gerçekler onların Filistin halkının daha sinsi düşmanları olduklarını açıkça göstermektedir. Bu çevreler sadece ABD ile tüm ilişkileri sürdürmemekteler, onun, Türkiye ile birlikte bölgedeki en sağlam dayanağı olan İsrail’le de ilişkilerini sürdürmektedirler. Ya antiemperyalist bir tutum, ya da Filistin halkı karşısında Truva Atı rolü oynayanların peşinden gitmek. Din yoluyla kandırılmış kitleler bu ayrımı yapmak zorunluluğu ile karşı karşıyadır
ABD’nin olayı kınama nezaketi bile göstermemesi kulaklara küpe olmalıdır.
Burada şunları da hatırlatmakta yarar var; Bu ülkenin ilericileri, solcuları, sosyalistleri, halkının uyanmış kesimleri her zaman Filistin halkının haklı davasının yanında oldular, bu haklı davayı sonuna kadar desteklediler ve bugün de destekliyorlar. Ama bu desteğin içinde Yahudilere düşmanlık, sorunun bir din çatışmasına indirgenmesi vb. asla yer almadı. İsrail devletinin siyonist politikaları, faşizmi, katliamcılığı ve işgalciliği, ABD emperyalizminin İsrail siyonizmine verdiği destek, bölgeye emperyalist müdahaleler hep bu mücadelenin hedefi oldu ve olmaya da devam ediyor.
Bu gerçek “militan laikçi cephenin” İsrail’in “laikliğini”, ezilen Müslüman halkın “dinciliğini” gerekçe gösterip, İsrail’i aklama, haklı gösterme çabalarına karşın, “genel olarak sola” mal edilemez, gerçekler değiştirilemez. Bu ayrım önemlidir çünkü bu “laikçi cephenin” tümünün “demokrat”, bir kısmının “solda” olduğu gibi etkili bir yanılsama mevcuttur. Oysa bu yanlıştır. Olaylar ve gelişmeler öğreticidir. Türkiye ve bölge halkları kan ve ateş içinde ağır bir öğrenme sürecinden geçiyorlar. Ama sonunda kazananların halklar olacağı konusunda da hiç bir kuşkuya kapılmamak gerekiyor.

Ahmet Yaşaroğlu

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: