Göçmen milli formayı giyerse…

Güney Afrika’da devam eden dünya futbol şampiyonasına katılan Almanya milli takımı bu kez bileşimi bakımından da dikkat çekiyor. Denilebilir ki; Almanya milli takımında ilk kez bu kadar çok göçmen kökenli futbolcu forma giyiyor. Toplam 23 kişilik kadronun 11’i göçmen kökenli: Lukas Podolski, Miroslav Klose, Piotr Trochowski (Polonya), Marko Marin (Bosna), Mario Gomez (İspanyol), Cacau (Brezilya), Jerome Boateng (Gana), Sami Khedira (Tunus), Mesut Özil, Serdar Taşçı (Türkiye) ve Dennis Aoga (Nijerya).
Bütün bu milli futbolcuların göçmenlik nedenleri ve biçimleri birbirinden farklı. Polonya ve Türkiye kökenliler klasik göçmen işçi ailelerinin çocukları. Gomez, Khedira, Aogo, Boateng’in ebeveynlerden biri Alman biri göçmen. Marin, Bosna’daki savaştan kaçıp gelen bir sığınmacı ailenin çocuğu. Brezilyalı Cacau, Almanya’da doğup büyümediği halde Alman vatandaşlığına geçerek milli takım formasını kazanma şansını yakalamış.
Milli takımda geç de olsa sağlanan bu “renklilik” bir bakıma Almanya’nın da aynası. 1934 yılından bu yana dünya kupasına en genç takımla katılan Almanya, daha 2000 yılında gençleşmeyi ancak göçmen kökenli gençleri bünyesine alarak gerçekleştirebileceğine karar vermiş, ona göre tercihlerde bulunmuş. Çünkü, 15 milyondan fazla göçmen kökenlinin yaşadığı 80 milyonluk ülkede, özellikle büyük kentlerde göçmen kökenli gençlerin oranı yüzde 50’ye kadar çıkıyor. Bu da, gençleşme ile birlikte göçmenlere açılmanın “demografik bir zorunluluk” ve doğal bir sonuç olduğunu gösteriyor.
Bunda aynı zamanda günümüzün en etkili kitle sporu olan futbolun bir “yoksul sporu” olması da büyük bir rolü de var kuşkusuz. Çünkü, günümüzde yıldızlaşan futbolcuların küçümsenmeyecek bir bölümü büyük kentlerin kenar mahallerinde top koşturan yoksul emekçi çocukları. Bu Latin Amerika’da da Avrupa’da da genellikle böyle. Dolayısıyla Almanya’da futbolla yaşamını sağlayan, birer yıldız olmak için hayal kuran göçmen gençlerin çoğu da “en alttakiler” grubuna ait. Almanya’nın ortasında eğitimde şans eşitliği bulamadığı için başarılı olamayan ya da başarılı olacağına inanmayan gençler ve onların aileleri kurtuluşu genellikle futbolda arıyor. Ve kısa zamanda çok para kazanma umuduyla, bugün bir endüstriye dönüşen futbol pazarına  ymneliyorlar. Küçük bir azınlık amacına ulaşmayı başarırken, büyük çoğunluksa mahalle takımlarından, bölge liglerinden öteye gidemiyor. Ya da bunların bir bölümü kulüpler tarafından adeta bir mal gibi alınıp satılan, üzerine yatırım yapılan ‘oyuncaklar’ haline geliyor.

FRANSA’DAN GÜNEY AFRİKA’YA
Alman milli takımında top koşturan göçmen gençlerin çoğu bu safhalardan geçerek bugüne geldi. Dünya kupası maçlarının başlamasıyla birlikte milli takımdaki göçmen futbolcular ile ülkedeki göçmenlerin uyum sorunu arasındaki bağlantı ekseninde yaşanan tartışmalar sadece bugüne ve Almanya’ya özgü değil. Benzer tartışmalar 1998’de Fransa’da oynanan dünya kupası sırasında da yaşanmıştı. Ev sahibi Fransa, bir ay süren kupa heyecanı sonrasında hedefe ulaşan taraf olmuştu. Takımda çok sayıda göçmen futbolcunun yer alması “başarıya giden yol” olarak gösterilmiş ve futbolun aynı zamanda ülkedeki gençlerin topluma uyumu için büyük bir saha olduğu mesajları verilmişti.
Çünkü Fransa’nın kenar mahallerinden, banliyölerinden gelen göçmen gençlerin dünya kupasını kaldırdığı bu şampiyonada, Berti Voigt yönetimindeki Alman milli takımı çeyrek finalde Hırvatistan’a elenerek erken eve dönmüştü. Bu beklenmedik hezimet sonrasında, Fransa’nın göçmen gençlerle elde ettiği başarının uyum sorunlarının çözümüne büyük katkı sağladığını savunan medya ve siyaset çevreleri, aynı şeyin Almanya’da da olmasını istemişti.
Gerçekten de Avrupa’da en çok göçmen barındıran Almanya’nın milli takımında bir kaç yıl öncesine kadar hiç ya da çok az göçmen kökenli futbolcunun olması dikkat çekiyordu. Ve her defasında eleştiri konusu oluyordu.

TÜRKİYE KÖKENLİLER VE ALMAN MİLLİ TAKIMI
Bütün bu şampiyonalar sırasında Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler ile Alman milli takımı arasındaki “duygusal ilişki” hep gündemde oldu. Özellikle de 2002’de Almanya’nın ikinci, Türkiye’nin üçüncü olduğu şampiyona sırasında her iki takımın final oynaması durumunda nasıl bir hava oluşacağı merak ediliyordu. Böyle bir ihtimalin bile kısmen bir gerilim yaratacağı ileri sürülüyordu. Ve her iki takımın finalde karşı karşıya gelmemesini dileyenlerin sayısı hiç de az değildi.
Ama, Türkiye ile Almanya’nın önemli bir şampiyonada karşılaşmasının ilişkileri zedelemeyeceği 2008’de İsviçre/Avusturya’da oynanan Avrupa şampiyonası yarı final maçında görüldü. İki yıl önceki şampiyona sırasında uyum açısından en dikkate değer nokta, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin evrelerine, arabalarına Türkiye ve Almanya bayraklarını birlikte asmaları olmuştu.

GÖRÜNTÜ İLE GERÇEK ARASINDAKİ UYUM
Alman milli takımında 11 göçmen kökenlinin forma giymesi elbette önemli bir durum. Bu farklı ülkelerden göçmenler arasında kendisini Almanya ile tanımlama, buraya ait hissetme duygusunun gelişmesi, özellikle de bölünme ve kutuplaşmanın körüklendiği günümüzde anlamsız değil. Keza bu; göçmenlere karşı önyargılı, mesafeli duran Almanlar arasında da bazı önyargıların kırılmasına yardımcı olabilir. Böylece, milli takımın göçmen gençler ile birlikte kazandığı her gol otplumda olumlu duyguların gelişmesine olanak sağlıyor. Ancak bunu Federal Göç ve Uyum ?akanı Maria Böhmer’in yaptığı gibi fazla abartmamak gerekiyor. Böhmer, milli takımda göçmen gençlerin fazla oluşunu “Futboldan daha iyi bir uyum motoru yoktur. Milli takımın fotoğrafı birlikte yaşamın göstergesi” şeklinde tanımlıyor. Alman Futbol Federasyonu (DFB) Başkanı Theo Zwanzieger de bu görüşü destekleyerek, “Akıllı bir uyum stratejisi için spora ihtiyaç var” diyor.
Hemen belirtmek gerekiyor ki, bu ülkede gençlere göçmen oldukları için bu forma verilmedi. Böyle bir ayrıcalık ya da kota söz konusu değil. Onlar, asıl olarak top koşturdukları kulüplerde sergilemiş oldukları iyi performans neticesinde milli formayı hak ettiler.
Farklı uluslardan, inançlardan insanların birlikte yaşamasında pek çok etkinlik gibi futbolun da katkısı elbette küçümsenemez. Ancak, bunu uyumun önündeki engellerin aşılmasında tek yol olarak göstermek gerçeği ifade etmiyor. Çünkü sorunların asıl nedeni milli takımda göçmen futbolcunun bulunmayışında değil.
Bu nedenle, milli takımdaki “renklilik”, “çok kültürlülük” dikkate değer bir gelişme olarak görülebilir. Ne var ki; bu durum uyum sorunlarının bittiğini propaganda etmek için geniş kitleleri uyutmamak için kullanılmamalı. Çünkü, milli takımdaki göçmen gençlerin sayısı ülkede göçmenlerin karşı karşıya olduğu devasa sorunların üstünü örtemeyecektir. Uyumun yolu rakip kalelere gol atacak çok sayıda göçmen futbolcu yetiştirmekten geçmiyor. Eğer böyle olsa idi, iş daha kolay olacaktır.
Bu nedenle, “uyumun motoru”ndan söz edilecekse, bu, yerli ve göçmenler arasında önyargıları körükleyen politikalara son verilmesinden, ekonomik-sosyal koşulların iyileştirilmesinde, eşit hakların tanınması, fırsat eşitliğin sağlanması ve ırkçılıkla mücadeleden geçmektedir.

YÜCEL ÖZDEMİR

Gördüğünüz gibi Mesut mesuttur

Türkçe yayın yapan gazete ve televizyonlar, dünya kupası maçları başladıktan bu yana Almanya Milli Takımı formasıyla iyi bir performans sergileyen Mesut Özil’e övgüler diziyor, “Güney Afrika’daki Türk’ün gururu” ilan ediyor.
Halbuki; aynı gazete ve televizyonlar bundan bir buçuk yıl önce Özil, Alman milli formasıyla ilk olarak Norveç’e karşı sahaya çıkarken veryansın etmiş, karşı kampanya başlatmıştı.
Mesut Özil’in internet sitesine ahlak ve irfanla alakası olmayan küfürler etmiş, tehditler savurmuştu. Almanları seçmekle; Türklüğe hakaret etmiş, ulusal gurursuzluk yapmış, Türkiye’yi satmış, arkadan vurmuş…
Türk kanı taşımıyormuş, Hıristiyan kalesine sığınmış…
Falan filan…
Ama aynı milliyetçi, şoven çevreler şimdi ise, Mesut’u öve öve bitiremiyorlar. Mesut’un başarısını kendi milliyetçiliklerine dolgu malzemesi yapıyorlar.
Parçası olduğu Almanya Milli Takımı’ndan koparıp, teselli niyetine “Türk’ün Güney Afrika’daki gururu” ilan edebiliyor.
Ne var ki; daha başından itibaren Almanya’da doğup büyüyen, yetişen bir gencin gayet doğal bir şekilde Almanya Milli Takımı’nı tercih edebileceğini, bunun milliyetçilikle bir alakasının olmadığını anlamak istemediler.
Sanki; Almanya’da doğmuş, büyümüş Türkiye kökenli bir ailenin çocuğu olarak Mesut Özil ve onun gibilerinin ömür boyu Türk vatandaşı kalma, Türk Milli Takımı’nda oynama mecburiyeti varmış gibi…
Türk ve Alman Milli Takımı arasındaki tercih meselesinde en doğrusunu Hamit ve Halil Altıntop kardeşler söylemişti: Kalbinin sesini dinle.
Mesut, kalbinin sesinin “Almanya” dediğini hiç çekinmeden söylüyor. Gerçek ve doğru olan da bu. Yaşadığı ülkenin bir yurttaşı, parçası olarak milli takımda forma giymesinden başka daha doğal ne olabilir ki.
Yıllardır Bundesliga’da başarılı olan, göze batan Türkiye kökenli gençlere kanca takılarak, “milli duygular” istismar edilerek milli takıma bağlanmaya çalışılıyor. Bu ise ister istemez, doğal gelişimi, ilerleme ve uyum sürecini spor alanında da baltalamak anlamına geliyor.
Ama; sözünü ettiğimiz basın ve çevreler halen “Kaptırılan Türk” diye söz ediliyorlar ve isimleri sıralanıyor: Mehmet Scholl, Barış Özbek, Malik Fathi, Serdar Taşçı.
Unutmayalım ki; Mesut Özil, adını-soyadını değiştirmeden Alman Milli Takımı forması altında yıldızı parlayan Türkiye kökenli genç. Formasında “Özil” yazıyor. Yani Türkiye’de olduğu gibi Marco’nun adı “Mehmet”, Marcio’nun adı “Mert” yapılmıyor. Hele Etiyopyalı Elvan Abeylegesse’nin gerçek ismini hiçbirimiz bilmiyoruz.
Sözün özü “kaptırılan Türk” tartışması çağdışı, günümüz gerçeklerine aykırı gerici bir içerikte sürdürülüyor.
Ve spordan sanata insanların ne yaptığıyla değil de onların etnik kimliğiyle ilgilenenler, başarıyı milliyetçilik hanesine yazmaya çalışanlar en çok da, o çok yücelttikleri millete zarar veriyorlar.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: