Yedek endüstri ordusuna yeni kıta

Serdar Derventli

Federal Çalışma Bakanı Ursula von der Leyen, yıllardır gündemde olan ve bazı bölgelerde proje olarak uygulanan ‘Bürgerarbeit’ (‘Vatandaş işi’) modelinin bütün Almanya’ya yaygınlaştırılması için düğmeye bastı.
Bakanlığın planlarına göre 15 Temmuz’dan itibaren 160 bin ALG II kapsamındaki işsiz ve Hartz IV ile geçinenler, Bürgerarbeit modeli kapsamına alınacak. 6 ay sürecek olan hazırlık ve iş arama (!) döneminden sonra seçilen ve geriye kalan 34 bin işsize sözü edilen model (kutuya bkz.) kapsamında iş verilecek.
“ÜCRETLİ İŞ YOK OLUYOR”
Almanya’da kitlesel işsizlik 1970’li yılların ortasından itibaren katlanarak artmaya başladı. Ve o günden bu yana hükümete gelen bütün partiler ana hedeflerini “kitlesel işsizliğe karşı mücadele” olarak tanımladılar!
İster Sosyal-demokrat isterse Hıristiyan-demokrat olsun bütün hükümetler, “Almanya’da tam istihdam sağlama” hedefini önlerine koydular. Bunun için çalışma yasalarının esnekleştirilmesi, işten atmaların kolaylaştırılması (ki işverenler işe almaktan çekinmesinler!) sürekli gündemde kaldı.
Sendikalar ise kitlesel işsizliğe karşı verilebilecek yanıtın haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel karşılığında kısaltılması ve emeklilik yaşının, emeklilik maaşlarından kesinti olmadan düşürülmesi olduğu söylediler. 1978/1979 yıllarında demir-çelik, 1984 yılında metal ve basım işkollarında haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması için çetin mücadeleler verildi. Şüphesiz bu mücadeleler sendika yönetimlerinin girişimiyle değil bizzat tabanın sendika bürokrasisine karşı mücadelesiyle gerçekleşti.
Diğer yanda ise (öncesi bir yana) 1990’lı yılların başından itibaren “çalışma yaşamı nasıl değişiyor” başlığı altında değişik alanlarda çok sayıda tartışma başlatıldı. Buna göre “insanlık” artık “ücretli işin giderek yok olduğu” (Ulrich Beck, Andre Gorz vb.) bir topluma doğru ilerliyordu. Dolayısıyla “ücretli işin giderek yok olduğu” toplumda “işçi sınıfı da yok olacaktı”! Gorz daha önce, 1980 yılında “Elveda Proletarya” (“Adieux au prolétariat”, Türkçeye 1986 yılında çevrildi) isimli kitabıyla işçi sınıfının devrimci rolünü inkar etmişti.
Bütün bu tartışmalara zemin olarak ise önceleri “teknolojik devrim”, ardından “bilgi çağı”, “internet çağı” gibi tartışmalar sürdürüldü.
Bu tartışmalara önce IG Metall ardından da DGB katıldı. IG Metal, “Gelecek Konferansı” düzenleyip burada “işçi sınıfının nasıl bir değişime uğradığını” tartışmaya açarken, DGB program tartışmalarında “emek ve sermaye çelişkisi asıl çelişki değildir” görüşünü eksen aldı. DGB’nin teorik yayın organı “Gewerkschaftliche Monats Hefte” bu konuya ayırdığı sayıların yanı sıra onlarca makale yayınladı.

‘BÜRGERARBEIT’ FİKRİ KİMDEN ÇIKTI?
Sermaye ve hükümeti açısından en önemli çalışma Bavyera-Saksonya Gelecek Komisyonu” (“Bayerisch-Sächsischen Zukunftskommission”) tarafından 1995-1997 yıllarında yapıldı. Meinhard Miegel başkanlığındaki komisyonun teorisyeni olan sosyolog U. Beck, “Bürgerabeit” (“Vatandaş işi”) teorisini geliştirdi.
Buna göre devlet her şeyi karşılayacak, örgütleyecek güçte (“ince devlet” teorisi) değildi. Ve bu nedenle vatandaşların “gönüllü” olarak daha fazla sorumluluk üstlenmeleri gerekiyordu. Bürgerabeit modellerinde yer alanlar “ücretlendirilmek” yerine değişik biçimde “ödüllendirileceklerdi”. Çok zorda olanlar için ise “Bürgergeld” (“vatandaşlık parası”) ödenebilecekti. ‘Bürgergeld’ kıstasları için özel yasaya gerek yoktu, bunun için sosyal yardım başvuru kıstasları vardı. Komisyonun 1996/1997 yıllarında üç bölüm halinde hazırladığı ve yayınladığı rapor başta sendikalar olmak üzere değişik sol kesimlerde de ilgi uyandırmıştı.
Sol kesimde, Bürgerarbeit teorisi 1976-79 yıllarında Frithjof H. Bergmann tarafından geliştirilen “New Work” teorisiyle birlikte ele alınıyor ve “üçüncü yol” olarak tartışılıyordu. Bergmann’a göre işçi sınıfının, ücretli kölelik sisteminden kurtulmak için artık devrim yapmasına gerek kalmamıştı. Bunu sistemin kendisi, üretim teknolojisinin gelişmesi sonucu sağlıyordu.
Sol liberalinden en muhafazakârına kadar birçok gazete ve dergide (SZ, FR, Die Zeit, Die Welt, FAZ, Der Spiegel) bu tartışmalara platform sunarak çok geniş bir yelpazeyi kapsayan tartışma platformu oluşturmuşlardı. Diğer yanda IG Metall’in başını çektiği “İş için Birlik” (“Bündnis für Arbeit”) paktının da bu döneme denk düşmesi tesadüf olmasa gerek.

HOLLANDA MODELİ’NİN ALMANYA’YA  UYARLANMA SÜRECİ
Revizyonist Doğu Bloğu’nun yıkılması ve iki Almanya’nın birleştirilmesinden sonra, 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren Almanya’da sermaye köklü değişimler için girişimlerini artırdı. “Kapitalizmin alternatifsiz” olduğu tartışmalarından “Ren Modeli Kapitalizm”, “Üçüncü Yol”, “Blair/Schröder tezleri” gibi daha birçok tartışma platformu açıldı. Bütün bu tartışmaların buluştukları ortak noktalar “sosyalizmin alternatif olmaktan çıktığı”, “Almanya’nın Anglosakson kapitalizmini kaldıramayacağı ve sosyal devletin yeniden yapılandırılarak korunması gerektiği” ve “Küreselleşen dünyada rekabet edebilmek ve işyerlerini koruyabilmek için ülke içinde emek-sermaye çelişkisinin barışçıl yollardan çözülmesiydi.”
Alman sermayesi, değişik ülkelerde uygulanan neoliberal politikaları inceleyip, bunlardan işine yarayanları seçerek “Almanya Modeli” oluşturuyordu. Süreli ve güvencesiz işler konusunda Hollanda, devletin sosyal hizmetlerinden şartlı faydalanma konusunda önce İngiltere, ardından ABD’den vs. örnek alınıyordu. Örnekleri birebir uygulamak yerine Almanya’daki işçi ve emekçi sınıfların mantalitesi de gözetiliyor ve yeni modeller geliştiriliyordu. Sermayenin elinin altında, değişik modelleri denemek için bir süre önce “devralınan” 16 milyon nüfuslu Doğu Almanya bulunuyordu! Neredeyse hazırlanan bütün projeler ve modeller Doğu Almanya’da ve Batı’da özellikle Ruhr Havzası gibi işsizliğin yoğun olduğu bölgelerde “işsizliğe karşı mücadele” adı altında denendi.

“GÖNÜLLÜLÜK” İLKESİNDEN TEŞVİK VE TALEP İLKESİNE
Alman sermayesi uluslararası alandaki rekabet gücünü artırma, “ABD’nin gölgesinden çıkarak birinci ligde oynama” hedefine 16 yıllık Kohl hükümeti ile ulaşamayacağını biliyordu. Bu hedefe ulaşmak için işçi sınıfının mutlaka yedeklenmesi gerekmekteydi ve bunu en iyi Sosyal-demokratlar başarabilirdi.
Sermaye basının yoğun çabaları sonucu, muhalefete abone olan SPD, “sorumluluk almaya hazır” hale getirilen Yeşiller Partisi ile birlikte hükümete getirildi. Yukarıda sözü edilen “Blair/Schröder tezleri” 8 Haziran 1999’da Londra’da, büyük bir basın kampanyası ile kamuoyuna sunuldu. Sosyal demokratlar, İngiltere’de Thatcher ve Almanya’da Kohl döneminin artık bittiğini ve “üçüncü yol”a girileceğini ilan ediyorlardı.
Sosyal-demokratların “üçüncü yol” tezlerinden en fazla sendikalar etkilenmişti. İngiltere’deki “üçüncü yol” teorisyeni Anthony Giddens, „liberal kapitalizmin ve sosyalizmin iyi yönlerini alarak üçüncü bir yola girebiliriz“ diyordu.  IG Metall’e bağlı “Otto-Brenner-Vakfı”, yüzlerce sendika yöneticisinin ve onlarca basın mensubunun katıldığı bir konferansa Giddens’i davet ederek “üçüncü yolu”un Almanya’ya uyarlanabilmesinin nasıl olabileceğini tartışıyordu.
Oysa özüne bakıldığında, bütün güzel laflara rağmen Giddens’in önerdiği yolun vahşi kapitalizme doğru adımlar olduğu görülüyordu. Giddens, “devletin vatandaşa daha fazla güvenmesi” ve buna bağlı olarak “vatandaşa daha fazla sorumluluk” vermesi gerektiğini savunuyordu. Giddens, “vatandaşın, kendisi için sorumluluk taşıyabileceğini, devletin ona ne yapması gerektiğini söylemesine gerek olmadığını” ve sadece “kendi sorumluluğunu taşıma konusunda aciz olanlara, en alttakilere, devletin yardımcı olması gerektiğini” söylüyordu. “Bireyin, kolektife karşı sorumluluğu” gibi sözlerle de bu, neoliberal ideolojiye makyaj yapılıyordu.
Bunun üzerine ise Blair ve Schröder, “artık her şeyi devletten bekleme döneminin sona erdiğini”, “devletin sunduğu olanaklara karşılık verilmesi gerektiğini” söylemeye ve buna uygun politikaları uygulamaya başladılar. Bu ise devletten teşvik isteyenin bunun karşılığında bazı şartları yerine getirilmesinin talep edilmesi anlamına geliyordu. Artık “gönüllülük” dönemi kapanmış ve “teşvik ve talep” dönemi başlamıştı. Artık (sosyal) devletin vatandaşına karşı sorumluluğu değil, vatandaşın devletine karşı sorumlulukları ön plana çıkıyordu.

HARTZ YASALARI, YENİ ÇALIŞMA MODELLERİ, BÜRGERARBEIT..
“Teşvik ve talep” politikaların en belirgin yansıması Hartz I-IV Yasaları oldu. Sendikaların da bizzat katılımıyla hazırlanan ‘Hartz Yasaları’ kapsamında Almanya’daki iş piyasası olağanüstü esnekleştirilerek kuralsızlaştırıldı. Bugün Almanya’da çalışanların yüzde 26’sı (süreli sözleşmeli, kısa süreli işler, düşük ücretli işler, kiralık işçilik vs. vb.) güvencesiz işlerde çalışmakta.
15 Temmuz’da uygulamaya konulan “Bürgerarbeit” modeli de bu, iş piyasasını esnekleştirme ve kuralsızlaştırma saldırılarının devamı anlamına geliyor.
1990’lı yılların ortasından itibaren gündeme gelen saldırıların ana hedefi, işgücünün fiyatını düşürme ve sömürü oranını artırma yoluyla kârı çoğaltmanın yanı sıra, yedek endüstri ordusunu sağlamlaştırma ve ona sürekli yeni kıtalar kazandırmayı içeriyor.
Değiştirilen çalışma yasaları ve işsizlik yasaları kapsamında işsizlerin gün geçtikçe giderek artan bir bölümü çok ciddi bir denetim altında tutuluyor. İster genç, ister yaşlı, ister akademisyen veya pratik meslek sahibi isterse herhangi bir vasıf gerektirmeyen mesleksiz işçi olsun; “Jobcenter”ler, “ARGE”ler, çalışma daireleri mesleki kurslar, stajlarla işsizleri kalifiye elaman haline getiriyorlar. Bu önlemlerden sonra tercih ettikleri mesleklerinde iş bulamayanlar, istihdam edilemeyenler geçici veya 1 Euro’luk işlere zorla gönderilerek iş disiplini içinde kalmaları sağlanıyor. Uygulamaya karşı gelenlerinse paraları kesiliyor. Böylece yedek endüstri ordusu, sermayenin ihtiyaçları için sürekli her an üretime hazır tutuluyor.
1990’lı yılların başında Volkswagen “nefes alan fabrika modelini” uygulayan tek tekel iken bugün bütün Almanya ‘nefes alır hale’ getirildi. Sermayenin ihtiyacına göre işçiler işe alınıyor, işten atılıyor veya geçici olarak kısa çalışmaya gönderiliyor. Otomobil sektöründe olduğu gibi, konjonktür biraz canlandığında yıllık izinler bile iptal ediliyor.
Bundan 20-25 yıl önce bir endüstri işçisine sorulduğunda çok rahat, “dedem de, babam da bu fabrikada çalışmış. Bir terslik olmazsa benden sonra da oğlum burada çalışacak” diyebiliyordu. Bugün ise işçiler “babam emekli olamadan işten atıldı, bense şimdiye kadar on işte çalıştım ve on kez işsiz kaldım” diyorlar.
ALIM GÜCÜNÜN YÜKSELTİLMESİ VE 30 SAATLİK İŞ HAFTASI İÇİN!
Artık “normal” diye tabir edilen, haftada 35 saat ve beş gün üzerinden çalışılan ve yaklaşık insanca bir yaşamı güvenceye alan işler giderek azalıyor. Buna “sadece” çalışma yasalarının değiştirilmesi yol açmadı. Kendi geleceğini sermayenin uluslararası alanda artan rekabet gücüyle bir gören sendika bürokrasisinin politikaları da bunda önemli rol oynadı. Bir yanda hükümetin iş piyasasını esnekleştirme politikalarına destek veren sendika bürokrasisi, diğer yandan da imzaladığı sözleşmelerle sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalıştı.
Krizin başlamasıyla birlikte sendika bürokrasisi işçi ve emekçi kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarını güvence almak için mücadele vermek yerine, sermayenin krizden güçlenerek çıkma politikalarına destek verdi. İleri sürdüğü talepler ilk etapta işçilerin de lehine gibi görünse de (kısa çalışma uygulamasının uzatılması gibi) uzun vadeli olarak işçilerin aleyhine sonuçlar doğurdu.
Yazının girişinde sendikaların 1970’li yılların sonunda ve 1980’li yılların ilk yarısında değişik işkollarında haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel karşılığı 35 saate düşürülmesi için mücadelelerine dikkat çekilmişti. O gün olduğu gibi bugün de işçi ve emekçilerin tabandan gelecek baskısıyla sendikalar yeniden mücadele merkezleri haline gelebilirler.
Eylül’den itibaren bütün işkollarında fabrikalardan başlayarak şube, bölge ve eyalet düzeyinde “delege konferansları” düzenleniyor. Mücadeleci işçiler ve sınıftan yana sendikacılar bu mevzileri kullanarak tabanın taleplerini buralara taşımalı, mücadele kararlarının alınması ve bunların hayata geçirilmesi için çaba harcamalıdır. Bugün, işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek için ileri sürülecek taleplerin başında, reel ücretlerin yeterli düzeyde artması ve haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel denkleştirilmesi karşılığında 30 saate çekilmesi, 10 Euro net yasal asgari saat ücreti gibi talepler geliyor.
Sermayenin ve hükümetinin (Bürgerarbeit ve diğer) saldırılarını da ancak kendi taleplerimizi ileri sürerek ve uğruna mücadele ederek püskürtebiliriz.

BÜRGERARBEİT MODELİ

Çalışma Bakanlığı, „Bürgerarbeit“ modelinin, işsizlerin iş piyasasındaki şanslarını artırma üzerine hazırlandığını ileri sürüyor. Almanya genelinde 197 Jobcenter’in katıldığı projenin uygulanmasına 15 Temmuz günü başlandı.
Mayıs 2010’dan bu yana projeye katılmak isteyen „Jobcenter“ler bakanlığa başvurmuşlardı. Projeye katılmalarına onay verilen çalışma daireleri, bölgelerinden „umut vaat eden“ Hartz IV alan işsizleri belirlediler. Almanya genelinde 160 bin işsiz böyle seçildi. Resmi açıklamaya göre Aralık ayına kadar bu işsizlere „yoğun bir çabayla“ iş aranacak ve aynı zamanda bu işsizler yine „yoğun bir çabayla“ iş piyasasına hazırlanacaklar.
Yılsonuna kadar „bütün çabalara“ rağmen istihdam edilmeyen işsizler arasından seçilen 34 bin işsiz, 1 Ocak 2011’den itibaren değişik kamu alanlarında istihdam edilecekler. Bu konudaki tek şart, daha önce 1 Euro’luk işlerde olduğu gibi, ‚Bürgerarbeit‘ (‚Vatandaş işi‘) olarak verilen işlerin normal iş olmaması. Yani istihdam edilen işsiz bir başkasını işinden etmeyecek!
Tabi bu işin hikayesi. Nitekim işsizlere verilmesi planlanan bütün işler aslında yapılması gereken fakat yerel yönetimlerin yeterli kaynakları olmadığı için yapılamayan işler aslında. Yaşlılara yardım ve refakat, kreşlerde çocuklarla şarkı söyleme, birlikte yemek yapma, yoksullara yemek dağıtan sofralarda yemek yapma, parkları düzenleme, göçmenlere Almanya’daki örf ve adetleri öğretme gibi daha birçok „işten sayılmayan“ işler de bu alanda düşünülenler arasında.
Verilecek işe göre çalışma süreleri haftalık 30 (veya 20) saat olacak ve karşılığında 1080 Euro (900 ücret + 180 Euro sosyal sigorta kesintileri işveren payı) işverene ödenecek. İşveren ise bu paranın 900 Euro’sunu brüt ücret olarak çalışana verecek.
Bu uygulama işsizler içinse birçok açıdan ciddi olumsuzlukları içeriyor. Öncelikle işsiz olan vatandaş Jobcenter’deki sorumlunun kendine verdiği işi kabul etmek zorunda. Kabul etmediği durumda parası kesiliyor. Diğer yandan tam gün çalışmasına karşın işsizlik sigortasına prim ödenmiyor. Yani vatandaş üç yıl boyunca haftada 30 saat çalışmasına karşın işsizlik parası hakkı elde etmiyor. Bu da vatandaşın üç yıldan sonra kendine normal bir iş bulunmadığı durumda tekrar Hartz IV ile geçinmek zorunda kalması anlamına geliyor.
Diğer yandan gelir olarak da „Bürgerarbeit“ modelinde çalışan kişi avantajlı bir durumda değil. Nitekim Hartz IV alan ve 1 Euro’luk bir işte çalışmaya zorlanan biri, „Bürgerarbeit“ modelinde çalışan birinden daha fazla gelir elde edemeyecek. (Aşağıdaki kutuya bkz.)
İki model karşılaştırıldığında Bürgerarbeit kapsamında olan biri 11 Euro daha fazla (!) gelire sahip olacak. Ancak Hartz IV ile geçinen biri 1 Euro’luk işte çalışmaya zorlandığında durum değişiyor. Haftada 30 saat üzerinden ayda 120 saat 1 Euro’luk işte çalışmaya zorlanan biri elde edeceği 120 Euro ile toplam gelirini 829 Euro’ya çıkartabiliyor. Ayrıca çok özel durumlarda Hartz IV alan kişi bir kereliğe mahsus ek para talep edebiliyor. Bürgerarbeit kapsamında olan birinin böyle bir „şansı“ da yok! Çünkü o artık yasal olarak „iş güç sahibi bir vatandaş“ statüsündedir!
Kaynak: www.bmas.de

Hartz IV

359 Euro – Yalnız yaşayanlara ödenen ALG II

350 Euro – Barınma parası    

Toplam: 709 Euro aylık net

Bürgerarbeit

1080 Euro brüt, Hafta 30 saat iş için

– 180 Euro sosyal sigorta işveren payı

–  180 Euro sosyal sigorta işçi payı

720 Euro aylık net


Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: