Yaşama sevinci halkın direnişidir

Suriye kökenli Alman yazar Rafik Schami 1946 da Şam’da doğdu. 1970 yılında baskılardan dolayı ülkesini terk edip Almanya’ya iltica etmek zorunda kalan Schami, kısa bir süre içinde Almanca eserler vermeye başladı. Günümüz Almanya’nın önemli yazarlarından sayılan Schami’nin kitapları otuza yakın dile çevrilmiş bulunuyor. Kitapları Türkçeye de çevrilen Schami’nin en sevilen kitabı ‘Bir Avuç Yıldız’ adlı gençlik romanı Evrensel Basım Yayın tarafından daha yeni yayınlandı. Schami ile kitap hakkından söyleştik.

‘Bir Avuç Yıldız’ adlı kitabınızda çocukluğunuza  ve gençliğinize ait bir çok parallelikler bulunuyor: Duvar gazetesi, Manastır Okulu, fırın vb… Kitap bir otobiyografi romanı mı?

Birebir karşılaştırıldığında hayır. Romandaki genç kahraman gibi hiçbir zaman öyle heyecanlı, maceralı bir yaşamım olmadı ve onun gibi öyle yoksul değildim. Ve hiçbir zaman bir günlük tutmadım… vb. vb.

Evet bir otobiyografi romanı, çünkü onun yaşadığı bir çok şeyi ben de yaşadım. Her roman kahramanın yazardan bir parça taşıdığını düşünüyorum.  Yazar, yazma sürecinde patlıyor ve kahramanları arasında bölündüğü bin bir parçaya ayrılıyor. Dünyada hiç bir yazar kendisi dışında yazamaz. Tarihi ve fantastik romanlar yazdığında da bu geçerlidir. Ama bir kahramanı yazarla aynılaştırmak doğru değildir.

Roman Şam’ın eski bir semtinde geçiyor. Kahraman sokaklarda dolanıyor, insanlar sokaklarda sohbet ediyorlar… Almanya’ya geldikten sonra bir keresinde ‘benim özlemim sokaklardır’ dediniz. Sizin için sokaklar niçin bu kadar önemli?

Çünkü benim bütün çocukluğum sokaklarda geçti. Hergün evden çok sokaklardaydım. On, on bir yaşındayken biriktirdiğim parayla eski bir bisiklet aldım ve hergün bu bisikletle sokaklarda dolandım. Duruyordum ve oynayan çocukların oyunlarına bakıyor, güzel kızlara gülümsüyor, sokakların kokusunu içime çekiyor, gürültüsüne kulak kabartıyor ve sarhoş olmuş gibi eve dönüyordum. O zamanlar şehrin bütün kokuları,  gürültüsü, günün ve mevsim değişiklikleri üzerine en ince detaylarına kadar bir haber yazabiliyordum. Bundan dolayı da Şam üzerine güzel yazabiliyorum.

Kitap bir çok korkunç olayı konu ediniyor. (İşkence, öğretmenin kaybolması vb gibi) Ama tüm bunlara rağmen genel olarak kitapta sık sık insanı güldüren bir çok olay bulunan bir yaşama sevinci hakim. Kahraman da bir çok dostluk -örneğin Salim Amca ile- ilişkisi yaşıyor. Nereden geliyor bu yaşama sevinci?

Bu yaşama sevinci, halkın kahramanca ama görünmeyen direnişi kendi insanlığını kurtarması içindir. Romanın geçtiği dönem 1958-61 yılları arası. Suriye, Mısır ile birleşmesine kadar uzun bir demokratik dönem yaşadı. Sonra bu birlik, iktidara bir diktatörlük getirdi ve bütün partiler yasaklandı ve gizli servis ajanları insanlara işkence etmeye ve öldürmeye  başladılar. Roman, tüm bunları da konu edinmeseydi doğru olmazdı. Ama sonuçta bu bir roman ve politik bir kitap değil. Hikayenin heyecanını korumak zorundasınız. Yoksa kitap sıkıcı bir ajitasyona ya da ahlaki bir vaaza dönüşür.

Romanın kahramanı gibi siz de darbeler ve baskılarla büyüdünüz. Bunun çocukluğunuzun bir parçasını çaldığını söyleyebilir misiniz?

Tabiki. Ölümcül hasta olan en sevdiğim kuzenimi ziyaret ederken genç olarak darbeci askerler tarafından tutuklandığımı  hayatım boyunca hiç unutmayacağım. Sohbet etmek için hepimiz onu ziyaret ettik. Kuzenim bir akşam uzun kalmamı ve onunla kağıt oynamamı istedi. Yirmi üç, yirmi dört yaşındaydı. Geri dönerken küçük bir sokakta askerler beni tutukladılar ve beni askeri jipe zorla götürmek istediler.  Beni öldürebilirlerdi, çünkü bu darbe gece başarısızlıkla sonuçlandı. Cesur bir komşu pijama ile aşağıya geldi ve beni tanıdığını ve bütün sorumluluğu üzerine aldığını söyleyerek beni serbest bırakmaları için askerlere yalvardı. Böylece beni serbest bıraktılar ve beni sözde tanıyan adam bana, “Acele annene git genç.” dedi. Eve ulaşıncaya kadar koştum.

Roman, Şam’da bir çok değişik dinlerde ve uluslardan insanların nasıl barış içinde bir arada yaşadığını anlatıyor. Ama Ortadoğu’daki duruma baktığımızda çözülemeyen bir çok sorun bulunuyor. Size göre bu sorunların kaynağı nedir?

Tabiki Filistin Sorunu Araplar ve Yahudiler arasındaki bir sorun. Bu sorun tekrar tekrar Ürdün’de (Eylül 1971), Lübnan’da iç savaşa ve Arap ülkeleri ve İsrail arasında diğer savaşlara neden oldu.

Filistin Sorunu’nun yaşamınızı belirlediğini söylediniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben daha çocuk olarak bu çözülemeyen sorunla büyüdüm. Toplumumuz askerileştirildi. Arap ülkelerinin egemenleri milyarları savaş için harcadılar. Bizde bilimde, tıpta büyük gelişmeler yok. Ayrıca sivil bir toplumsal yapının inşası, demokrasi ve özgürlükler eksik. Suriye’de insanlar elliden fazla yıldır diktatörlük  ve olağanüstü yasalar altında yaşıyorlar. Bu da savaş koşulları anlamına geliyor. Yani devlet çok rahatlıkla Filistine özgürlük adına rakiplerini yok edebilir. Hatta Suriye gizli teşkilatında ‘Filistin-Bölümü’ adında bir bölüm bulunuyor. Bu bölüm en acımasızı.

Manastır okulunda roman kahramanın ana dili olan Arapçayı konuşması yasak ve konuşan cezalandırılıyor. Siz kendiniz de bunu gençliğinizde bizzat yaşadınız. Türkiye’de okullarda Kürt çocukların Kürtçe konuşmaları yasak. Kendi ana dilinde konuşmamak nasıl bir etki yaratıyor?

Ne Arami’nin ne Kürtçe’nin ne de diğer bölgesel dillerin teşvik edilmemesi ve desteklenmemesi Türkler ve Araplar açısında korkunç bir kayıp. Bunlarla Türkiye ve Arap ülkeleri çok daha renkli ve daha canlı olur. Başka bir insan yaşadığı ülkede başka bir dili konuşuyor olması insanı güvensiz yapar ve bu kendi kendini aşağılamanın bir işaretidir.  Kendi ülke insanlarıma her zaman şunu söylüyorum: 7. 8. 9. ya da 10. yüzyıllarda halifeler bugünkü egemenlerden daha ilerici ve bilinçlilerdi. Halifeler bütün halklara  istedikleri gibi konuşmalarına izin veriyorlardı. Hıristiyanlar, Yahudiler, Persler vd. Bunlar en yüksek mevkilere gelebiliyorlardı. Bugün bütün Arap ülkelerinde (Lübnan hariç. Orada Batılı güçler buna zorladılar) bir Hıristiyanın ya da bir Yahudinin , Kürdün… başbakan olması düşünülmez. Neden gerçekten olmasın. İşte bakın Batılı demokrasilere. Buralarda mümkün.

Manastırda kendimi hasta hisediyordum. Çünkü türkü söylemeyi seviyordum ve gizlice Arapça türkü söylüyordum.  En sevdiğim şey Arapça’nın başka lehçesinde espiriler anlatabilmekti. Ve bu yasaktı. Bundan dolayı üç yıldan sonra Manastır Okulunu ağır hasta olarak terk ettim. Babam beni çok iyi bir hastahaneye götürmeseydi ölmüş olacaktım.

Siz Suriye’de büyüdünüz ve 1970 yılında Almanya’ya ilticada bulundunuz. Sekiz yıl sonra ilk kitabınız yayınlandı. Ki siz bunu Almanca yazdınız. Neden? Yabancı bir dilde yazmak zor değil miydi?

İlkin bunun öncesini anlatmalıyım. Suriye’de kısa öyküler yayınladım. Ama yurt dışında Halil Cibran  ve diğer tanınmış sürgünün yazarlar gibi Arapça kitap yayınlanabileceğine safça inandım. Ama tabi bu bir illuzyondu. Çünkü Cibran’dan beri koşullar dramatik olarak çok kötüleşmişti. Arap yayınevleri ilkesel olarak bütün sürgün yazarlarının kitaplarını yayınlamayı red ediyorlar, çünkü hükümetlerle kötü olmayı ve çatışmayı istemiyorlar. Bir kaç yıl ve yüzlerce denemeden sonra yazdıklarıma Arapça  yayınevi bulmaya çalıştıktan sonra neden Almanca yazmıyorum diye bir soruyla ilk kez kendi kendine sormaya başladım. Burada günlük dilim Almanca ve sadece Almanlarla değil, dünyanın bütün ülkelerinde Almanya’da yaşayan bütün insanlarla Almanca konuşuyorum. O zamanlar Almancam iyiydi ama edebiyat dilini öğrenmem gerektiğinin farkına vardım.  Böylece iki yıl boyunca Alman dilinin klasiklerinden Alman Edebiyatı’nın nasıl işlediğini öğrenmek için denemeleri, taşlamaları, romanları şiirleri kendi kendime yazdım. Neden Thomas Man hiç sıfat olmadan cümle kuruyor. (Sıfatlar Arapçada çok sevilir ve sözlü anlatının uzun geleneği ile ilgisi bulunuyor. Sıfat, anlatıcının ve dinleyicinin hafızasını tazelemek için gereklidir.)

Bundan sonra  Arapça olarak daha iyi ifade edemediklerimi Almanca olarak  ne söylemek istediğimi  ifade etmek durumuna geldim.

Tabiki bir yabancı dilde yazmak zordur. Daha da zoru ne sömürgeci olarak  uzun bir geleneği (Fransa ve İngiltere) ne de değişik kültürlerin (ABD) bir arada yaşadığı bir ülke olması. Alman yazarları ve aydınları bir Türkün, bir Suriyelinin ya da bir İspanyolun Alman dilini kendilerinden daha iyi kullanabilecekleri konusunda büyük zorluklar bulunuyor.

Uzun yıllardır Almanya’da yaşıyorsunuz ama çoğunlukla ülkeniz üzerine yazıyorsunuz. Ülkeniz hakkındaki bu canlılığı nasıl koruyorsunuz?

Bugüne kadar hikayelerimin yüzde doksanını Şam üzerine yazdım. Yani ben Şam’lı yazarım (Katip Schami) ve bu böyle kalacak. Hikayeler, özellikle kısa taşlamalarda da çok ender olarak Almanya üzerine yazıyorum. Bu canlılığı nasıl yakaladığıma gelince? Bunun için üç önemli faktör bulunuyor. Birincisi, Arap dilinde Şam’da ne olup bittiği üzerine çok büyük bir kütüphanem var: Kentin caddelerini gösteren haritalar ve bunlara ait değişiklikler, 19. yüzyıla ait zaanatkar kitabı, töreler, deyimler, masallar, tarih, günlükler, yemek tarifleri, düğün ve cenaze adetleri diğer kitaplar… Tüm bunlar Şam üzerine. Ailem Şam üzerine herhangi bir şey aradıklarında bazen bana soruyorlar.  İkincisi, yirmi yıldan beri hergün Şam’daki arkadaşlarımla ve akrabalarımla günlük  düzenli olarak telefonlaşıyorum. Bana yalnızca garip olayları anlatıyorlar, çünkü zevkle dinlediğimi biliyorlar. Ayrıca benim en iyi kaynaklarım ötekilerin dilidir. Üçüncüsü ise bugün artık internet üzerinden her şeyi çok iyi bir şekilde araştırabilirsin.

Arap ülkelerinde kitaplarınız genellikle yasak ya da sansürlü. Bu nasıl bir duyguya yol açıyor?

Kitaplarım üç yıldan beri Beyrut’ta artık sünsürsüz yayınlanıyor. Saddam Hüseyin’den kaçan bir Iraklının gelip kitaplarımı severek ve sansürsüz yayınlayacağını söyleyene kadar otuz yıl beklemek zorunda kaldım. Bu bile Arap ülkelerinde demokrasının durumu hakkında her şeyi söylüyor.

Röportaj: Mehmet Salim

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: