Kiralık köleler


IG Metall ikinci Başkanı Detlef Wetzel, sendikanın kiralık işçilerin durumunu düzeltmek için uzun soluklu bir kampanya sürdüreceğini açıkladı. Krizin başlamasıyla birlikte yüz binlerce kiralık işçinin işten çıkartıldığına dikkat çeken Wetzel, ekonominin yeniden canlanmasıyla birlikte kiralık işçilerin sayısında yeniden bir patlama olduğunu söyledi.
Kiralık Personel ve Federal Hizmetler Birliği (BZA e.V.) tarafından yapılan açıklama Wetzel’i doğruluyor: “Ekonominin düzelmeye başlamasıyla birlikte kiralık işçi sayısı 2008 yılında ulaşılan rekor düzeyi aştı. Haziran sonu itibariyle Almanya genelinde 826 bin kiralık işçi istihdam edilmişti.”
Haziran 2008’de 823 bin olan kiralık işçi sayısı, krizin özellikle metal ve elektro işkollarında yaşanan etkisiyle Haziran 2009’a kadar 490 bine gerilemişti. Yani bir yıl içinde 333 bin kiralık işçi sokağa atılmıştı.
Sendikalar tarafından sürdürülen kampanyalara nasıl yaklaşılması ve nasıl desteklenmesi konusuna girmeden önce kiralık işçiliğin kapitalist üretim için neden giderek daha fazla önem kazandığı olgusunu irdelemekte fayda var. Nitekim sendikaları bu kadar geniş kapsamlı kampanyalar örgütlemeye iten şey, kiralık işçilerin içinde bulundukları durumdan çok kiralık işçiliğin giderek yaygınlaşmasıyla ilgili.
Bugün bütün sosyal sigortalı çalışanların yüzde 2’sine tekabül eden kiralık işçi sayısının önümüzdeki yıllarda katlanarak artması bekleniyor. IG Metall bu oranın yüzde 9’a çıkmasını bekliyor. Bu da önümüzdeki yıllarda kiralık işçi sayısının 2,5 milyona çıkacağı anlamına geliyor. BZA’nın bu yılın başında düzenlediği bir konferansa yapılan sunumda (bkz. www.bza.de) işçi kiralama sektöründeki genel büyüme potansiyelinin yüzde 300 ila 700(!) arası olduğu bildirildi.

NEDEN KİRALIK İŞÇİ?
Dünyanın ikinci büyük uçak şirketi olan Airbus, Almanya’da 21 bin işçi çalıştırıyor. Bunların arasında 5 bin kiralık işçi bulunuyor. Airbus Birleşik İşyeri Temsilciliği (GBR) tarafından verilen bilgilere göre şirketin bazı bölümlerinde kiralık işçi oranı yüzde 30, 40 veya 50’ye kadar çıkabiliyor.
Benzer bir durum otomobil sektörü için de geçerli. Otomobil ve yan sanayisinde 2008 sonuna kadar 100 bin civarında kiralık işçi çalıştığı tahmin ediliyordu. Alman makine sanayisinde de 100 bin civarında kiralık işçi olduğu tahmin ediliyor.
Kiralık işçiliğin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni ise kapitalistlerin üretimdeki iniş çıkışlara ve aksamalara anında yanıt verme çabalarıyla ilgili. Örneğin Airbus’da işçilerin yüzde 25’ine yakın bölümü kiralık işçilerden oluşmasını tekel yönetimi A320 ve A385 modellerine olan ilginin beklenildiğinden daha fazla olması ve aynı zamanda A385 modelinin üretiminde meydana gelen aksamalarla açıklıyor. Airbus yöneticileri “Kiralık işçilerle üretimi daha esnek planlayabiliyoruz. Eğer siparişlerde gerileme olursa personel sayımızı da esnek bir şekilde buna göre ayarlayabiliyoruz” diyorlar.
Tekel yöneticilerinin sözlerine inanarak kiralık işçilerin sadece üretimde yaşanan iniş çıkışları veya aksamaları gidermek için değerlendirildiğini düşünmek yanlış olur.
Friedrich-Schiller Üniversitesi’nde İş, Endüstri ve Ekonomi Sosyolojisi bölümünü yöneten Prof. Dr. Klaus Dörre, “Kiralık işçiler üretimdeki ani çıkışları göğüslemek üzere değil giderek artan bir oranda stratejik hedefli olarak kullanılıyorlar.” (20 Ağustos 2009, Stern) Kısacası kiralık işçileri personel giderlerini aşağı çekmek ve kâr hedefini güvenceye almak için kullanıyorlar.
Örneğin BMW Leipzig’de çalışan 5 bin işçinin yüzde 30’unun kiralık işçi konumunda olması Dörre’nin haklı olduğunu gösteriyor. Mart 2008’de yapılan bir açıklamada BMW’nin kadrolu işçilerinin saat ücreti 11,61 Euro’dan başlarken aynı işi yapan kiralık işçinin aldığı en yüksek ücret ise 7,81 Euro idi. Yani kiralık işçiler kadrolu işçilerden yüzde 33 daha az ücret alıyorlardı!
Federal Çalışma Ajansı (BA) tarafından 2009 yılında yayınlanan bir araştırmada kiralık işçilerin, çalıştıkları işkollarına göre kadrolu işçilerden yüzde 30 ila 50 arası daha düşük ücret aldığını ortaya koyuyordu.

KİRALIK İŞÇİNİN İKİ PATRONU VAR!
Karl Marks, “Ücret, Fiyat ve Kâr” başlıklı eserinde “Birincisi: Her ne kadar kesin olarak konuşulduğunda, emeğin değeri ya da fiyatı teriminin hiç bir anlamı olmasa da, işgücünün değeri ya da fiyatı, sanki emeğin kendi fiyatı ya da değeri imiş gibi görünür. İkincisi: Her ne kadar işçinin gündelik çalışmasının bir bölümü ödenmeyip, yalnızca bir bölümü ödeniyorsa da ve her ne kadar artı-değerin ya da kârın kaynağını meydana getiren şey, kesinlikle, bu ödenmemiş bölüm ya da artı-emek olsa da, emeğin tamamı ödenmiş emek gibi görünür. İşte bu yanlış görünümdür ki, ücretli emeği emeğin öteki tarihsel biçimlerinden ayırdeder. Ücretlilik sistemi temeli üzerinde, ödenmemiş emek bile, ödenmiş emek gibi görünür” (sayfa 71/72) der.
Fakat bugün kiralık işçinin ücreti konusunda bu durum artık çok farklıdır. İşçinin ücreti genel olarak kadrolu işçilerden çok daha düşük olduğu için, işçi açısından işgücünün önemli bir bölümünün ödenmemiş olduğu çok açıktır.
Diğer yandan işgücünün geçici sahibi konumundaki işveren ve kiralayan işveren de bu durumu gizlemeye bile gerek duymuyorlar. İşverenler, bu şartlar altında çalışan işgücünün fiyatını belirlerken (kendi aralarında pazarlık ederken), işçinin ister bir başka ek iş aracılığıyla, ister devletten aldığı ek yardımla (tam gün çalışmalarına rağmen geçinemeyenlere ödenen Hartz IV yardımı) geçineceğinden hareket ederler, yani bunu da hesaba katarlar. Ki bu durum sadece kiralık işçiler için değil geçici ve güvencesiz işlerde çalışan işçiler için de geçerlidir ve giderek kadrolu işçiler de bu duruma gelmektedirler.
Kiralık işçinin işgücünün fiyatının belirlenmesine bakıldığında işçinin gerçekte iki patronu olduğu görülmekte. Yani işçinin yarattığı artı değerden (kârın kaynağını meydana getiren ücretin ödenmemiş bölümü) her iki patronda en fazla faydalanmak isterler. Ve işçinin, aldığı ücretle işgücünü yenileyememesi pahasına işgücünün fiyatını düşük tutarlar. Onları bu kadar pervazsız kılan işçinin devletten alacağı yardımın yasal olarak güvencede olmasıdır.
Patronlar, kiralık işçi ya da düşük ücretli işte çalışmak zorunda olan birçok işçiye daha ilk görüşmede ücretin yeterli olmadığını ve bu nedenle Hartz IV yardımı için başvurması gerektiğini açıktan söylemektedirler. Veya yerel Çalışma Ajansları, ARGE’ler işsizleri çalışmaya zorlarken, “ücretin düşük olması önemli değil, size geçinebilmeniz için ek yardım verebiliriz” demekteler. Bunda da görüldüğü gibi bütün çalışma yasaları sermayenin rekabet gücünü koruyabilmesi ve en fazla kârı elde edebilmesi için düzenlenmiştir.

SENDİKALARIN ROLÜ
1 Ocak 2004’de yürürlüğe giren çalışma yasaları kapsamında, işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresini belirleyen madde kaldırıldı ve kiralık işçilerin işten çıkartılması daha da kolaylaştırıldı.
Bunun yanı sıra yeni yasaya, Avrupa Birliği’nin çıkardığı “Equal Pay – Equal Treatment” (Eşit ücret – Eşit muamele) yasasının Almanya’da uygulanması zorunluluğu nedeniyle, işçinin lehine bir madde eklenmişti: Eşit ücret – Eşit muamele. Bu ise işçi için kiralandığı fabrikada kadrolu işçilere ödenen aynı ücretin ödenmesi ve diğer çalışma koşullarının aynısından faydalanma şansını getiriyordu.
Fakat dönemin SPD/Yeşiller hükümeti, Ajanda 2010 kapsamında çıkardığı bu yasayı ek bir maddeyle yeniden geçersiz hale getirmişti. Buna göre kiralık işçilerin bağlı olduğu bir toplu sözleşme varsa o zaman işverenler “Equal Pay – Equal Treatment” ilkesini uygulamaları gerekmiyordu!
Bu durumda sendikanın yapacağı tek şey 22 Temmuz 2003’de imzaladıkları sözleşmeyi feshetmek ve yeniden masaya oturmadan sorunun yasal yoldan “kendiliğinden” çözümünü sağlamaktı. Fakat hem sarı Hıristiyan sendika CGZP hem de DGB (ve ona bağlı sendikalar) yeniden masaya oturup yeni sözleşmeler imzalayarak yeni yasanın “Eşit muamele” maddesinin uygulanmasının önüne geçtiler!
Kiralık Personel ve Federal Hizmetler Birliği (BZA e.V.) tarafından yapılan bir açıklamada şöyle deniyordu: “Yeni yasayla birlikte işletmelerin işçi kiralamak için hiçbir nedeni kalmayacaktı. Hem ücret hem de personelin esnek değerlendirilmesi konusunda kiralık işçi bütün cazibesini yitirecekti. Fakat sendikalarla imzaladığımız sözleşmeler sayesinde işçi kiralamanın cazip kalmasını sağladık.”
1980’li yıllara kadar kiralık işçiliğin yasaklanmasını talep eden sendikalar ilerleyen yıllarda ya bu sorunu tümden görmezden gelmeyi ya da “bizim işkolumuzda yaygın bir uyguma değil” diyerek es geçmeyi yeğlediler.
Sermaye kesimi ise aynı süre zarfında giderek artan bir oranda bu olanaktan faydalanmaya başladı. Diledikleri zaman işe alacakları ve çıkaracakları bir işçi potansiyeline sahip olmak, sermaye açısından üretimi bir bütün olarak yeniden planlama ve olabildiğince esnekleştirme olanakları sunuyordu. Özellikle 1985’den sonra bu alana yönelik çalışma yasaları defalarca sermayenin lehine değiştirildi ve kiralık işçilerin sayısı katlanarak artmaya başladı. 2000’li yılların ikinci yarısında sonra sermaye kesimi bir adım daha atarak kadrolu işçilerini çıkarmaya ve bunları kiralık firmalar üzerinden yeniden işe almaya başladılar. Bazı tekeller daha da ileri giderek kendi paravan şirketlerini kurarak şirket içinde kendi kendilerine işçi kiralamaya başladılar. (Bu konuda www.yenihayat.de adresinde “Modern kölelerin ülkesi” başlıklı yazıya bkz.)
Sendikalar ise bu gelişmelere uzun yıllar, “yeni istihdam olanakları yaratılıyor”, “işverenin rekabet gücünün yükselmesi aynı zamanda işyerlerini de güvenceye alır” gibi yaklaşımlarla bu gidişata sessiz kalarak destek verdiler. Fakat artık işverenler en ufak bir kriz belirtisinde kiralık işçi olan yüz binlerce emekçiyi işten (sadece 2008 Kasım – Aralık arasında BMW 2500, Daimler 2500, VW 2700, Ford 500, MAN 2200, Continental 5000 kiralık işçiye işten çıkarmışlardı) çıkartıyorlar ve ekonomide ilk canlanma belirtileriyle bunları tekrar işe alıyorlar. Fakat her defasında kadrolu işçilerin sayısı gerilerken kiralık işçi sayısı artıyor. Bu durum aynı zamanda sendikaların üye sayılarına da yansıyor.

KAMPANYALARA NASIL
DESTEK VERİLMELİ?

Başta IG Metall ve ver.di olmak üzere sendikalarının sürdürdüğü kampanyaların en önemli özelliği hem fabrikalarda hem de dışarıda sürdürülebilir olmasında yatıyor. İlk etapta kiralık işçilerin karşı karşıya oldukları sorunlar üzerine kadrolu işçi ve emekçileri aydınlatma, onların işyerinde bir rakip ve tehdit unsuru olmadıkları aksine dayanışmaya en çok ihtiyaç duyan kesim olduğu ortaya konulmalı ve bu yoldan hukuksal statüleri ne olursa olsun fabrikada çalışan bütün işçilerin birleşmesi ve ortak mücadele etmesi gerektiği fikri işlenmelidir. Aynı zamanda kiralık işçilerin sendikalı olmaları için yoğun bir çaba harcanmalı.
Diğer yandan bu kampanya mücadeleci işçi ve emekçilere, bazı işletmelere “dışarıdan müdahale etme” olanaklarını artıyor. Bu kampanyayı sendikaların ulaşamadıkları veya değişik nedenlerle çalışma sürdürmeyi erteledikleri küçük ve orta ölçekli firmalara taşımaya çalışmak aynı zamanda yeni ilişkiler kurulmasını da sağlayacaktır.
Bu çalışma, ister içerden ister dışarıdan, geniş emekçi kesimleriyle daha temel konulara girmenin de olanaklarını sunuyor. Kiralık işçilerin karşı karşıya kaldıkları aşırı sömürü koşullarıyla başlayan tartışmalar genelde bu alanla sınırlı kalmayacak, diğer işçi kesimlerinin karşı karşıya kaldıkları sorunların tartışılmasına da vesile olacaktır.
Bu çalışmayı sürdürenler ve sürdürmek isteyenler, kendilerini sendikaların çıkardıkları materyalleri incelemekle sınırlamamalılar. Eğer hedef işçi ve emekçileri kampanya konusunda aydınlatma ve sendikalarda örgütlenmelerini sağlama ile sınırlı değilse ki böyle bir sınır yoktur, o zaman hazırlığımız daha sağlam olmalı. Kampanya kapsamında ileri sürülecek taleplerin tartışılması, yeni taleplerin belirlenmesi için örneğin Karl Marks’ın Ücret, Fiyat ve Kâr başlıklı eseri yeniden incelenebilir.

SERDAR DERVENTLİ

Almanya’da kiralık işçi sayısı

Ay,     yıl    Kiralık işçi   Değişim %
Haziran    00     339.022    + 18,4
Haziran     01     357.264     +  5,4
Haziran     02     326.295    –  8,7
Haziran     03     327.331    +  0,3
Haziran     04     399.789    + 22,1
Haziran     05     453.389    + 13,4
Haziran     06     598.284    + 32,0
Haziran     07     731.152      + 22,2
Haziran     08     794.300    +  8,6
Haziran     09     490.000    – 38,3
Haziran     10     826.000     +68,57

İşçi kiralama yasaları ve son gelişmeler

Almanya’da işçi kiralamak 1971 yılına kadar yasaktı. İşveren örgütlerinin baskısıyla Willy Brandt’ın başında olduğu SPD/FDP koalisyon hükümeti 7 Ağustos 1972 yılında “Arbeitnehmerüberlassungsgesetzes (AÜG)” isimli İşçi Kiralama Yasası’nı karar altına aldı ve 11 Ekim 1972’de yürürlüğe koydu. Yasaya göre bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanması üç ay ile sınırlıydı.

1 Ocak 1982: İnşaat işkolunda işçi kiralanması yeniden yasaklandı.
1 Mayıs 1985: Bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresi 6 aya çıkartıldı. Bu yıl sonuna kadar Almanya’daki kiralık işçi sayısı 46 bine çıktı.
1 Ocak 1994: Bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresi 9 aya çıkartıldı. Bu yıl sonuna kadar Almanya’daki kiralık işçi sayısı 146 bine çıktı.
1 Ocak 1997: Bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresi 12 aya çıkartıldı.
2000 yılında kamu sendikası ÖTV, Randstand isimli işçi kiralayan firma ile ilk işyeri sözleşmesini imzaladı!
1 Ocak 2002: Bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresi 24 aya çıkartıldı.
23 Aralık 2002 karar altına alınan ve Hartz I Yasası’na göre Çalışma Ajansları bünyelerinde Personel Servis Ajanslarının (PSA) yaygın kurulması karar altına alındı. Ve bu yasaya bağlı olarak işsizlere işçi kiralayan firmalara başvurma zorunluluğu getirildi. Yasanın tümden yürürlüğe girmesi 1 Ocak 2004’e kadar sürdü
1 Ocak 2003: İnşaat işkolundaki işçi kiralama yasağı esnekleştirildi. Ayrıca işçi kiralayan firmaya, işçiyi sadece tek bir işyerine kiralamak üzere işe alma hakkı verildi.
23 Şubat 2003: Hıristiyan sendika CGZP ile Kuzey Bavyera İşçi Kiralayan Firmalar Birliği (INZ) arasında ilk kez bölgenin bütün iş kollarının kapsayan TİS imzalandı.
6 Mayıs 2003: CGZP ile İşçi Kiralayan Orta Ölçekli İşverenler Birliği MZV Almanya geneli için bir TİS imzalandı.
29 Mayıs 2003: DGB içindeki sendikalar, kiralık işçileri kapsayacak ortak bir TİS imzalama kararı aldılar
22 Temmuz 2003: Kiralık Personel ve Hizmetler Federal Birliği (BZA) ve DGB arasında ilk genel grup TİS imzalandı.
1 Ocak 2004: Bir işçinin aynı fabrikaya aralıksız kiralanma süresini belirleyen yasa kaldırıldı. Aynı zamanda kiralık işçilerin işten çıkartılması kolaylaştırıldı. İşçiyi kiralayan firma herhangi bir TİS’e bağlı olmadığı durumda işçiye kiralandığı fabrikada ödenen aynı ücretin ödenmesini düzenleyen yasa yürürlüğe girdi.
2006 yılında DGB’nin yaptığı bir araştırmada kiralık işçilerin, kadrolu meslektaşlarından ortalama olarak yüzde 29 daha az ücret aldıkları yer aldı. Aynı araştırmaya göre kiralık işçilerin ortalama ücretleri 1550 Euro idi. 1999 yılında ise kiralık işçilerin ortalama olarak aldıkları ücret 1668 Euro dolayındaydı. Son iki rakam kiralık işçilerin ücretlerinin düştüğü gibi genel ücretlerin de düştüğünü ortaya koyuyor.
2008 yılına gelindiğinde Almanya’da 25 bin 200 işçi kiralayan firma bulunuyordu. 2008 Ağustos ayında Almanya’daki kiralık işçi sayısı 823 bin ile yeni bir rekor düzeye ulaştı. Ancak kriz ile birlikte aynı yılın sonunda ise kiralık işçi sayısı 598 bine gerilemişti.
2009 yılında işçi kiralayan firmaların sayısı 23 bin 400’e düşmüştü. Yani işçi kiralayan 1800 firma iflas etmişti! Kiralık işçilerin sayısı ise Haziran ayında 490 bine düşmüştü.
2010 yılında kiralık işçi sayısında büyük bir ‘patlama’ yaşandı: Bir önceki yıla göre yüzde 69 dolayında artan kiralık işçi sayısı Haziran 2010’da 826 bine çıktı!

Peki, işgücünün değeri nedir?

Bütün öteki metalarda olduğu gibi, emeğin değeri de, onu üretmek için gerekli-emek miktarı ile belirlenir. Bir kimsenin işgücü, ancak onun yaşayan kişiliğinde varolur. Bu kimsenin kendini yetiştirmek ve yaşamını sürdürmek için belli miktarda geçim araçları tüketmesi gerekir. Ama insan da, makine gibi yıpranır ve onun yerini başkasının alması gerekir. Emek pazarında onun yerini alabilsin ve emekçiler soyunu sürdürüp gitsin diye, kendi öz geçimi için muhtaç olduğu, geçim araçları kitlesi dışında, ona, belli sayıda çocuk yetiştirmesi için de belli miktarda geçim araçları gereklidir. Ayrıca işgücünü geliştirmek, belli bir beceri kazanmak için, bunun dışında kalan miktarda değerler de harcanmalıdır. Amacımız bakımından, eğitim ve gelişme maliyetleri önemsiz olan ortalama emeği dikkate almamız yeterli olacaktır. Ama, gene de, bu fırsattan yararlanarak, farklı nitelikteki işgüçlerinin üretim mahiyetleri nasıl değişiyorsa, farklı sanayi dallarında kullanılan işgüçlerinin değerlerinin de farklı olmak zorunda olduklarını belirteyim. Şu halde, ücretlerde eşitlik istemi, bir yanılgıya, hiç bir zaman yerine getirilemeyecek akla-aykırı bir isteğe dayanmaktadır. Bu istemin kaynağı, öncülleri kabul edip, vargılardan kaçan hatalı ve yüzeysel radikalizmdedir. Ücret sisteminde, işgücünün değeri, bütün öteki metaların değerleri gibi belirlenir. Ve değişik türden işgüçleri nasıl ki farklı değerlere sahiplerse, ya da üretimleri için farklı emek miktarları gerektiriyorlarsa, emek pazarında da farklı fiyatlara sahip olmak zorundadırlar. Ücret sistemi altında, eşit ya da hatta adil ücret isteminde bulunmak, kölelik sistemi temeli üzerinde özgürlük istemekle aynı şeydir. Sorun, sizin neyi haklı ya da adil bulduğunuz değildir. Sorun şudur: Belirli bir üretim sisteminde, zorunlu ve kaçınılmaz olan nedir?
Bu söylediklerimizden sonra, görülüyor ki, işgücünün değeri, işgücünün üretimi, geliştirilmesi, bakımı ve sürdürülmesi için gerek1i geçim araçlarının değeri tarafından belirlenir.
(Karl Marks; Ücret, Fiyat ve Kâr, sayfa 68-69)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: