Bıçak sırtında yaşayan bir halk

Yaşadıkları değişik ülkelerde kendilerine ‘Roman’, ‘Sinti’ gibi adlar verilen ancak, hakaret ve dışlama anlamına gelmek üzere yaygın olarak kullanılan deyimle ‘Çingeneler’in kökenlerinin, Hindistan’ın muhteşem bölgelerinden  Sind bölgesi olduğu kabul edilir. Bu bölgenin yabancılar tarafından işgal edilmesi üzerine ‘Çingeneler’in bütün tarih boyunca ve tüm dünyayı kapsayan göçleri başlar. Yerinden yurdundan edilen ‘Çingeneler’ artık göçebe bir halka dönüşür ve hem neşeleri hem çileleri eksik olmaz.
Romanlar hakkında geçtiğimiz yüzyılda yapılan dil araştırmaları onların geçmişine ışık tutan bilgilere ulaşılmasını sağladı. Dil üzerinden yapılan bu araştırmalarda da Romanların Hindistan kökenli oldukları; ancak göçebelikten kaynaklı olarak dolaştıkları yerlerin dillerinden de etkilendikleri ortaya çıktı.
Romanlarla ilgili ilk adlandırmaya eski Yunanistan’da rastlıyoruz. O dönem Phrygia’dan gelen ve farklı bir dine mensup bu insanlara ‘Athinganoi’ denirmiş.
‘Athinganoi’lar, sürekli dolaşır, müzik ve sihirbazlık yapar, çaldıkları müziklerle yılanları dans ettirir, geleceği gören fallar açarlarmış… Bu ismin kelime anlamı ‘dokunulmaz’ olsa da yerleşik devletler yüzyıllar boyu ‘Çingeneler’e hep dokunmuşlar!
Romanlarla ilgili bir başka kaynak hikaye de onların Mısır kökenli oldukları yolunda. İngilizce’de Romanlar’a ‘Cipsi’ (yazılışı ‘Gypsy’) denmesinin nedeni de buna dayanıyor. İspanyollar da Romanları Mısır’ın İspanyolca karşılığı olan ‘Gitano’ kelimesiyle adlandırmışlar.

BİTMEYEN GÖÇ
Mısır`dan geldiklerini anlatan ‘Çingenelerin’ İngilizce isimlerinin yada tanıtımlarının temeli de işte bu hikayeye dayanıyor: İngilizce Egypt (Mısır) kelimesinden İngilizler Gypsy (okunuş: cipsi) kelimesini yaparak Romanlara bu ismi takarlar. Aynı olay İspanya`da da yaşanır: İspanya`da Çingene anlamına gelen Gitano kelimesi yine Mısır kelime kökenine dayanır.
En son olarak 1971 yılında İngiltere’ de  değişik ülkelerden gelen delegelerin katıldığı ‘ Uluslararası Çingeneler Konferansı’nda, ‘Zigeuner’( Tr: Çingene)  kelimesinin ‘ Zieh- Gauner’ dan geldiği (Türkçe’si: Çek, çal, çırp; düzenbaz, haydut, dalkavuk) belirtilerek kendilerine Roma (insan) denmesi karar altına alınır.
Sind, doğusunda Hindistan, batısında Bülicistan güneyinde Umman denizi ile çevrili yaklaşık 5 milyon nüfuslu 100 bin kilometrekarelik bir alan olup Haydarabat, Sind gibi şehirleri kapsayan bir bölgedir. İndus medeniyeti adı verilen ilgi çekici bir eski medeniyetin kalıntılarının bulunduğu bu bölge MÖ 500 yıllarında Persler tarafından ele geçirilir. Daha sonra İskender tarafından istila edilir. Ardından Mauri imparatorluğu, Baktria Grekleri daha sonra da Kuşanlar ve  Guptala imparatorluğu, 8 yy. sonunda da Arap orduları tarafından ele geçirilir. Bölge 11. yüzyıl başlarında Gazneli Mahmut tarafından alınır ve bu dönem 500 bin Romanın esir alınarak Anadolu’ya götürüldüğü ileri sürülür.
İlerleyen tarihlerde ise tarafından işgal edilir. İşgalin sona ermesinden sonra Pakistan’a bağlanır.

GÖÇ YOLLARI
İranlı şair Firdevs’in 5. yüzyılda yazdığı bir öyküye göre, Pers Kralı, Luri diye adlandırılan halktan onbinlerce insanı eğlenmek için Hindistan`dan İran’a getirtir.
Bu öyküye göre buraya gelen grup ve kabileler oradan Mısır’a, başkaları da Girit ve Balkanlara doğru yola çıkar. Göç olayının değişik tarihlerde yaşandığı ama toplu yola çıkışların 11. yüzyılda İran’a, 13. yüzyıl sonlarına doğru Yunanistan ve Doğu Avrupa’ya, 1417 yılında ilk kez de Batı Avrupa’ya geldikleri tahmin ediliyor.
Bugün Sarkozy yönetiminde milliyetçi politikalarla dikkat çeken Fransa’ya ilk gelişleri de bu yıllarda olur. 20. yüzyılda da Güney ve Kuzey Amerika ile Avustralya’ya gitmişlerdir.

‘EĞLENDİRİCİ HALK’ LANETLİ HALKA DÖNÜŞÜYOR
Göçer Romanlar genellikle elişleri, demircilik, sepetçilik, bakırcılık, kalaycılık, kumaş satıcılığı (bohçacılık) sirkçilik, ayı oynatıcılığı, falcılık yaparak geçimlerini sağlarken yerleşik Romanlar ise, müzisyenlik, çiçekçilik, at eğitimciliği ve taşımacılık işleri yaparlar.
Önceleri soylu gezginler olarak nitelendirilen ve haklarında ‘gölgede herkesin yeri var’ denen bu insanlar, giderek yaşam tarzları nedeniyle vebalı gibi kovulan şüpheli insanlar olarak görülürler. Diğer göçebe kabilelerden farklı olarak dışardan idari zorlamalar ve baskılar altında yaşamlarını sürdürürler. Bu dönem her türlü kötü muameleyle karşılaşır. 15. yüzyıla kadar altın çağını yaşayan bu neşeli insanlar, uçsuz bucaksız topraklar üzerinde gezinirken geçtikleri her ülkenin dillerini öğreniyorlardı. At bakıcılığında usta olan bu nedenle o dönem uzun süren savaşlar döneminde her ülkede hem yararlanılmak isteniyor hem de korkuluyordu. Gittikleri ülkenin yönetimleriyle iyi geçinmeye çalışan Romanlar zaman zaman başka ülkelerin ajanları olarak suçlanmış ve yerleşik düzene geçmeleri için baskılara maruz kalmışlardır.

DİRENİŞÇİ ROMANLAR
Farklı yaşam tarzları ve göçerlikleriyle dikkat çeken Romanlar, belli ölçülerde dışında kalsalar da, büyük çalkantılar, savaşlar geçiren Avrupa’da bu gelişmelerin tamamen dışında olmadılar. Romanların sosyal hareketlerle bağlantıları konusunda en dikkat çeken örnek, 2. Dünya Savaşı döneminde Hitler faşizminin işgali sırasında Balkanlardaki antifaşist direniştir. Romanlar da bu direniş içinde yer almış, Hitler ve Mussolini güçlerine karşı Balkan halklarıyla birlikte mücadeleye katılmışlardır.
Yugoslavya’da antifaşist savaşta gösterdikleri başarı üzerine kahraman ilan edilenler arasında birçok Roman bulunmaktadır.
Tito dönemindeki Yugoslavya’da Romanlar eğitim, kültür vd. sosyal haklar konusunda önemli imkanlar elde etmişler. Bu sayede o dönem özellikle Pristina Üniversitesi’nden birçok Roman kökenli mimar, ressam, hukukçu, öğretmen gibi akademisyen yetişmiştir.

ORHAN DEMİREL

ALMANYA’DA ROMANLAR

“Çingene“ kelimesi Almanya`da ilk olarak “Hildesheim“ kentinin evraklarında kullanılmıştır. 1407 tarihli bir belgede “Çingeneler“den (Zigeuner) bahsedilir. O yıllarda bu halk üzerinde bir baskı ya da saldırı olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmuyor. 1424 yılında Regensburglu din adamı Andreas, ilk olarak “Çıngarı“ adlı bir halk üzerine yazar ve onları “hırsız“ ve “kırlarda gizlenenler“ olarak tanımlar. Yazılı belgelere göre 10 Eylül 1498`de Çingeneler “avlanabilen kuş“ olarak yasal suçlu gösterilirler. Freiburg’da bulunan “Reich parlamentosu“ uygulamaya koyduğu yasayla, suçüstü yakalanan ‘Çingenelerin’ “yakalandığı yerde cezalandırılmasına imkan verir.
Sonraki yıllarda da ‘Çingenelerin’ öldürülmesi veya kovulması için onlarca yasa ve kural yürürlüğe konur. 1540 yılında Brandenburg Kralı, “Çingeneler, dilenciler ve serseriler kent sınırlarına ulaşırsa onlara saldırma, varlıklarına ve eşyalarına el koyma ve onları sürgün etme izni”ni içeren bir yasa çıkarır.
Almanya ve tüm Avrupa’da bu dönem, aralarında Romanların da bulunduğu ve küçük çaplı üretimle uğraşan topluluklara karşı ceza ve yaptırımların sertleşmesine sahne olur. Sorgusuz sualsiz kürek mahkumluğu, dayak, el ve ayak kesme gibi cezalar bu dönemin yaygın örnekleridir.

‘EĞİTİLEMEYEN HALK’
Almanya’da “Çingene katliamlarının“ yoğunlaştığı yıllar ise 1700-1750 dönemi olur. Bu yıllarda kaç ‘Çingenenin’ öldürüldüğü bilinmiyor. Bu yıllarda kadın ve çocuklar hapishanelere atılıyor ya da toplu halde ülke dışına sürülüyorlardı. Ancak kesin olan bir şey var ki bu dönem, herhangi bir başkaldırı olduğunda ‘Çingenelerin’ öldürülmeleri  yasaldı, bir anlamda o dönemin ‘günah  keçileri’ydiler.
Yine bu dönemde Romanları zorunlu olarak belirli yerlerde toplayıp “medenileştirme“ politikaları uygulandığı görülür. Bir türlü “yola getirilemedikleri” için “eğitilemeyen halk” olarak tanımlanırlar. Göttingen`de yaşayan tarihçi Heinrich Moritz Gottlieb Grellmann’ın 1783`de ilk baskısı ve 1787`de ikinci baskısı yayınlanan “Çingeneler- bu halkın yaşam biçimi, durumu, töre ve kaderi üzerine tarihi bir araştırma“ adlı kitap bütün Almanya`da yaygın olarak kabul görür. Grellmann`a göre Çingeneler “yarı insan“ ve “çocukça düşünen bilinçsiz insanlar”dı. “Her insanın gücü ve beraberinde getirdiği bir bilinci vardır, Çingenelerinki ise kesinlikle bulunmamaktadır. Bundan dolayı devletin görevi, Çingenelere bunları öğretmektedir.“ diye yazan Grellmann, “Çingenelerin hırsız, tembel ve pasaklı insan“lar olduklarını “bilimsel” olarak kanıtladığını iddia eder!.
Yine Göttingenli olan Christoph Meiners adlı bir başka meslektaşı da “ırk teorileri“ üretir ve derileri koyu renkli olan halkları aşağılar. Romanlara ilişkin bu değerlendirmeler sadece kitaplarda kalmaz, imparatorluk bünyesinde onlara karşı özel birimler de kurulur.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: