Bir ‘açık sağ’ aranıyor


Almanya’nın en çok satan gazetesi „Bild“ 4 Eylül Cumartesi günkü sayısında „Müsaade edin bunları söyleyelim“ manşetini attıktan sonra, söylenmesi gerekenleri şöyle sıralıyordu: „Gösterilen bir işi kabul etmeyene yardım verilmesin“, „Çok sayıda yabancı genç kriminal“, „Yasalarımıza saygı göstermeyen yabancılara ülkemizde yer yok“, „Biz yabancılara değil, yabancılar bize uymalı“, „Okul bahçelerinde Almanca konuşulmak zorunda“…
Üstelik bu ırkçı ve yabancı düşmanı talepler bir de „Bild düşünce özgürlüğü için mücadele ediyor“ üst başlığıyla duyurulmuştu.
Bild gibi milyonlarca okuru olan bir gazetenin, açıktan ırkçılık yapan Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thilo Sarrazin’e yönelik tepkileri „düşünce özgürlüğünü sınırlamak“ olarak mahkum etmesi elbette boşuna değil.
Sarrazin’in kitabı ve açıklamaları ekseninde yaşanan hararetli tartışmalar sırasında Bild’in göçmenlere karşı bu ülkede bir şeylerin söylenmesi gerektiğine dair başlatmış olduğu „düşüncü özgürlüğü“ kampanyası kısa bir süre içinde etkisini gösterdi ve daha başında biraz alçak bir sesle „Sarrazin haklı“ diyenler seslerini daha gür çıkarmaya başladılar. Bu yankısını ilk önce Neonazi örgütlerde buldu. Sarrazin’in haklı olduğunu kanıtlamak için gösteri ve yürüyüş yapan ırkçı örgütler keza, Bild’in „düşünce özgürlüğü“nü bayrak edinerek ırkçı mesajlarını kustular.
Böylece sünepe bir yabancı düşmanı provokatörden bir „halk kahramanı“ (Der Spiegel), „düşünce özgürlüğü mağduru“ (Bild) yaratılmaya çalışıldı.

BU DEFA BİRAZ FARKLI GİBİ…
Almanya’da bugüne kadar göçmenleri malzeme edinen nice yabancı düşmanı ve ırkçı kampanya örgütlendi. Göçmenlerin çoğunluk toplumuna uyum sağlamadığı, Almanca bilmediği, suç olaylarına karıştığı vb. itham edilen ve aşağılayıcı temelde süren kampanyaların çoğu bir süre sonra, (tabii ki yerli ve göçmen emekçiler arasında kimi etkiler bırakarak) ‚yatışıp‘ gitti. Ancak, Sarrazin ve kitabı ekseninde yürütülen tartışmalar, öncekilerden farklı ve yüklendiği misyon ve dönemsel özellik bakımından da daha geniş bir anlam ifade ediyor.
Çünkü, yerli ve göçmenler arasındaki önyargıları körükleyerek bölünmeyi derinleştirmek üzere uzun yıllar bilinçli ve hedefli bir çalışma içinde olan sermaye kesimleri ve onların basını, şimdi küçük dalgalar halinde sürdürülen kampanyaları büyük bir dalgaya dönüştürüp sonuç almak istiyorlar.
Sarrazin etrafında sürdürülen tartışmayı yakından izleyenler, bununla bağlantılı olarak yeni bir „popülist/sağcı“ partiye ihtiyaç duyulduğu yönündeki haber ve analizleri de biliyorlardır.
Bu tartışma yeni değil, ancak uzun zamandır değişik düzeylerde dillendirilen, alttan alta zemin yaratılan bir „siyasi vizyon“ olarak görülüyor.
Ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler, ülkede işsizlik ve yoksulluğun günden güne arttığını ve geniş emekçi kesimler arasında sistem partilerine karşı hoşnutsuzluğun kabardığını açık bir şekilde gösteriyor. Bu hoşnutsuzluğun bir bölümü kimi eyalet ve yerel seçimlerde belli biçimlerde ırkçı partilere kanalize olsa da ekonomik sosyal sorunlar nedeniyle bu ülkede oluşan tepki önemli ölçüde Sol Parti’de birikmiş durumda.
Sermaye ve onun basını, sistem partilerinden kopan geniş emekçi kesimlerin sistemin sınırlarını zorlayacak sol/devrimci bir toplumsal hareketin oluşmasını engellemek için, etnik ve dini motifleri kullanarak, sistemden umudunu kesen Alman emekçileri bilinçli olarak sağ parti ve çevrelerden medet umar hale getirmeye çalışıyorlar. Böylece özellikle sosyal sorunlarla bağlantılı olarak egemen siyaset tarafından kışkırtılan yabancı düşmanlığı ve İslam aleyhtarlığının kontrollü bir siyasal güç haline gelmesi amaçlanıyor.
Son yıllarda cami/minare karşıtlığını öne çıkararak dikkatleri üzerine toplayan faşist „Pro Köln/Pro NRW/Pro Deutschland“ örgütlerinin elde ettiği oyları gözünde bulunduran bu çevreler, anti-İslam yönü güçlü, popülist sağ bir partinin, Almanya’da da kurulmasının vaktinin geldiğini savunuyorlar. Buna örnek olarak komşu ülkeler Avusturya, İsviçre, Belçika, Hollanda, Danimarka’daki benzer oluşumları gösteriyorlar. Yani „Komşularımızda var bizde niye yok“ demek istiyorlar.
Çeşitli anketlerin işaret ettiği üzere Sarrazin’in kitabına verilen hatırı sayılı orandaki destek, bu görüşü savunanları cesaretlendirmiş ve adeta „tam zamanı“ dedirtmiştir. Bild gazetesi tarafından yaptırılan bir ankete göre Sarrazin’in görüşlerini savunan bir partinin yüzde 20 oy potansiyeli bulunuyor. Başka bir deyişle böyle bir partinin kurulması durumunda yüzde 5 barajını aşacağına kesin gözle bakılıyor.

MERKEZ PARTİLERİNİN DÜŞÜŞÜ
Almanya’nın siyasi haritasına bakıldığında gerçekten de sermaye ve onunun büyük partileri açısından parlak bir durum ortada yok. Kapitalist sistemin iki ana akımı olan Sosyal Demokratlar (SPD) ile Hıristiyan Demokratlar (CDU/CSU) sürekli güç kaybediyor. Her ikisi de geçen yıl yapılan genel seçimlerde „tarihlerindeki en düşük oyu“ aldı. Anketler, her iki akımın bu dip noktadan kısa zamanda çıkacağına işaret ediyor. Verilerde büyük partilerin küçülmeye, küçük partilerin büyümeye doğru gittiği görülüyor. Ancak küçük partilerin yükselişi istikrarlı olmadığı için güven vermiyor. Örneğin bir yıl önce yüzde 15’e yakın oy alarak büyük bir sıçrama gerçekleştiren FDP, son anketlere göre yüzde 5 barajının etrafında dolaşıyor. Onun yerine Yeşiller Partisi yükselişe geçmiş görünüyor. Anketlerde yüzde 20’ye kadar çıkarılan oy oranının ne kadar gerçeği ifade ettiği ancak bir dahaki seçimlerde görülebilecek.
Ama, olgular ve eğilimlere bakıldığında; Almanya’da küçümsenmeyecek bir seçmen kitlesinin sistemin ana burjuva partilerinden soğuduğu, yeni bir arayış içine girdiği, sosyal sorunlar temelinde politika yaptığını ifade eden Sol Parti’nin de bu arayışa henüz tam bir yanıt vermediği ortadadır.
Bu bağlamda, göçmen/İslam karşıtlığı motifin siyasal arenada daha etkili kullanılmasına duyulan ihtiyacın arttığı ve bunun zemininin daha da olgunlaştığı görülüyor. Bugüne kadar bu işlevi daha çok Hıristiyan Demokratlar üstlenmişti.
„Sağdaki boşluğu“ her an doldurabilecek parti halen de CDU/CSU’dur. Bu nedenle CSU’nun eski liderlerinden Franz Josef Strauss’un „Bizim sağımızda başka bir sağa yer yok“ şeklindeki sözü bugün de geçerliliğini koruyor. Yani gerekirse Hıristiyan Demokratlar aşırı sağcılığı da yapmaya hazır.
Ancak, Uyum Zirvesi’ni toplayan, İslam Konferansı düzenleyen bir CDU’nun ülke gerçeğini bir yana bırakarak popülist tarzda bir politikaya soyunmasının yaratacağı etkinin, vereceği zararın çok daha sarsıcı olabileceğini tahmin edenler, ileride gerektiğinde söndürülebilecek bir „popülist“ partiyi daha mantıklı görüyorlar.
Öte yandan „siyaset ekseni“nin sağa kaydırılmasını isteyen egemen güçlerin bunu „sosyal demokrat“ kimlikli Sarrazin üzerinden yürütmeleri, bu sağcılaşmayı SPD dahil geniş bir yelpazede düşündüklerini gösteriyor.
Siyaset eksenin sağa kaydırılmak istenmesi elbette siyasal gericiliğin biraz daha güçlenmesi, özel olarak göçmenlere genel olarak bütün emekçilere karşı pervasız politikaların daha da hız kazanacak olması anlamına geliyor.

YENİ BİR SAĞ PARTİ Mİ DOĞUYOR?
Bu yüzden de Sarrazin ekseninde başlatılan tartışmaların „yeni bir sağ parti“ kurulmasıyla birleştirilmesi tesadüf değildir. Almanya’da siyaset tarihi ve gelenekleri „ki günde bir kaç manşetle yüksek oy alabilecek yeni bir partinin kurulmasına pek şans tanımıyor.
Ancak bu olmadı da değil. „Acımasız Hakim“ Ronald Schill’in öncülüğünde kurulan ve bugün tarif edilen „yeni sağ parti“nin oldukça benzeri bir partinin kısa bir süre içinde siyaset sahnesinden silinip gittiğini de unutmamak gerekiyor.
Gelişmelere ve yaşananlara bağlı olarak, yeni bir sağcı/popülist partinin kalıcı bir güç olma şansı oldukça az görünüyor. Bunda, neredeyse yarım yüzyıldır farklı uluslardan, inançlardan insanların bütün kışkırtmalara ve provokasyonlara rağmen barış içerisinde yaşaması önemli bir rol oynuyor. Alman emekçilerinin azımsanmayacak bir bölümü göçmenlerin öne çıkarılan sorunlarının aslında ülkenin kronikleşen sosyal sorunlarından kaynaklandığının bilincinde, dolayısıyla bu türden politikalara kolay kolay aldanmayacaklardır. Avrupa’nın pek çok ülkesinde ırkçı/popülist partiler güç kazanırken Almanya’da marjinal kalmalarının nedenlerinden birisi de budur.
Ayrıca Almanya’nın dünya politikasında daha fazla söz sahibi olma isteği ve çabasının arttığı günümüzde, kötü ünlü geçmişini hatırlatacak bir „imaj sorunu“na tahammülü de yoktur. Toplumsal ve siyasal alandaki güçler dengesinin henüz zorlamadığı bir dönemde ırkçı motiflerle güç toplayan siyasi hareketlerin makul sınırlar içinde kalmasını sağlamak; ihtiyaç haline gelen daha pervasız ve sert politikalar için yeni ve riskli araçlar yerine mevcut sağ partileri buna uygun hale getirmek daha akla yatkın bir yol olarak görünüyor. Sarrazin’in ırkçı çıkışlarını sözde mahkum eden ama daha birkaç gün geçmeden göçmenlere yönelik sertleştirici bir „uyum programı“ hazırlayan hükümet partilerinin tutumunu tam da bunun bir ifadesi olarak görmek gerekiyor. Hani neredeyse, „ırkçılık da yapılacaksa biz yaparız“ mesajı veriliyor!
Sonuç olarak, önümüzdeki yakın dönemde, sağda yeni ve daha sert bir siyasi oluşumun ortaya çıkıp çıkmayacağı bir yana mevcut burjuva partilerin bu alandaki ihtiyaca cevap vermek üzere daha ’sağcı‘, daha pervasız ve sert politikalara başvuracağı açık görünüyor.

Yücel Özdemir

CDU’lu vekil tarif edilen partiyi kurdu

Sarrazin’in görüşlerinin yoğun olarak tartışıldığı dönemde CDU Berlin Eyalet Milletvekili Rene Stadkewitz, tarif edilen tarzda CDU’nun sağında „sağ-popülist“ bir parti kurma girişimlerinde bulunmuş önümüzdeki yıl eyalette yapılacak seçimlere katılmak istediğini ifade etmişti.
Stadkewitz, Hollanda’da yaptığı İslam karşıtı açıklamalar ve çıkışlarla dikkatleri üzerine toplayan ve seçimlerde oylarını artıran Geert Wilders’i Berlin’e davet ettiği için partisinden tepki toplamış, ardında da CDU’dan atılmıştı.
Basında yer alan haberlere göre Stadkewitz, daha önce partisinin göçmenlere yönelik izlediği politikayı eleştirdiği için istifa etmek istediğini bildirmiş ancak, bu isteği kabul edilmemişti.
Stadkewitz de hazırlık çalışmalarını tamamlayarak kurduğu partiye Wilders’in partisinin adını yani „Özgürlük/Freiheit“ verdi.
Cami yapımına karşı düzenlenen eylemlere katılan 45 yaşındaki Stadtkewitz, İslam karşıtı „Pax Europa Hareketi“nin yönetim kurulunda da yer alıyor. Berlin Eyalet Parlamentosu’nda bağımsız milletvekili olarak kalmayı tercih eden Stadtkewitz, başta Wilders olmak üzere benzer ırkçılarla yakın işbirliği içinde.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: