İkinci Dünya Savaşı’nı kim başlattı, kim bitirdi?

Yücel Özdemir

SSCB’nin yıkılması, iki Almanya’nın birleşmesinin üzerinden 20 yıl geçerken, gelinen aşamada geçmişte cereyan eden ve “genel doğru” olarak kabul edilen tarihsel gerçeklerin bir kez daha tersyüz edilmek istendiğini görüyoruz. Hem de büyük bir yalan, çarpıtma ve intikamcı bir anlayışla.
Tarih çarpıtıcıları “tarihi yeniden yazmak”  için tarihsel gerçekleri tersyüz ederek, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve bitişiyle ilgili tartışma sürdürüyorlar.
Bu sözde yeni tartışma konularının başında Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi Yönetim Kurulu üyesi, Federal Parlamento milletvekili ve Sürgün Edilen Almanlar Birliği Başkanı Erika Steinbach’ın İkinci Dünya Savaşı’nın başlatılmasının sorumluluğunu Polonya’ya yüklemesi yer alıyor. Steinbach, Alman siyasetinde son yıllarda genellikle yaptığı gerici çıkışlarla dikkat çekiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Almanya topraklarından sayıları 15 milyon olduğu ileri sürülen “Sürgün Edilen Almanların” sözcülüğünü yapan Steinbach, sık sık komşu ülke Polonya ile tarihsel sorunları kaşımasıyla gündeme geliyor.
Bu kaşımayı, geçmişte Almanlara yüklenilen sorumluluğun rövanşını alma anlayışıyla yaparak, cereyan eden olayları açık ve kaba bir şekilde çarpıtıyor. En son bugüne kadar yaptığı gerici çıkışları bir basamak yükselterek, neredeyse İkinci Dünya Savaşı’nı Hitler faşizminin değil de Polonya’nın başlattığını demeye vardırdı.
Partisinin meclis grubu toplantısında konuşan Steinbach şunları ifade etti: “Polonya’nın daha 1939 Mart’ında Almanya’ya karşı harekete geçtiği gerçeğini maalesef değiştiremem. (…) Savaşı Almanya’nın başlattığını şüpheye yer kalmayacak şekilde biliyorum” dedi.
Bu açıklama ile, Polonya’nın Mart 1939’da ordusunu harekete geçirmemesi durumunda, Hitler’in de 1 Eylül 1939’da bu ülkeye savaş açmayabileceği, dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’nın sorumlusunun Hitler’den çok Polonya olduğu ileri sürülüyor.
Steinbach, bu sözler üzerinden alevlenen tartışmalar sırasında bununla kalmayarak, açıklamaya tepki gösteren Polonya Hükümeti Almanya Danışmanı Vladislav Bartoyevski’yi de “kötü karakterli” diye damgaladı.
“Kötü karakterli” dediği 88 yaşındaki Bartoyevski, uzun yıllar Hitler faşizmi tarafından toplama kampında tutulmuş, ırkçılığa karşı mücadele etmiş, şimdi de Alman-Polonya ilişkilerini iyileştirmek için çalışmalar yapıyor.
Bir “skandal” olan Steinbach’ın bu tavrı partisinde de tepkilere neden oldu ve  yönetim kurulu üyeliğinden istifa etmek zorunda kaldı. Ancak, özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı konusundaki görüşünden geri adım atmaya pek yanaşmadı.

ALMANYA-POLONYA İLİŞKİLERİ
Steinbach’ın Hitleri aklaması, Polonya’yı suçlaması geçmişin “Lebensraum/Yaşam Alanı” stratejisinin belli kesimler arasında halen canlı tutulduğunu gösteriyor. Polonyalılar, çok uzun yıllar “devletsiz bir halk” halinde yaşadı. Germenler, Ruslar, İsveçliler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından sürekli işgal altında tutuldular ve ilk olarak 14. yüzyılda Litvanyalılarla kurdukları “akrabalık” ilişkisi üzerinden Polonya-Litvanya ortak devletini kurabildiler.
Bölgesel savaşlar nedeniyle iki halklı, çıkarlara dayalı bir birlik üzerinden kurulan krallık 1791’de yıkıldı ve toprakları Prusya, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları arasında paylaşıldı.
Polonya ise ikinci defa devlet olarak ancak 1918 yılında kurulabildi. Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra imzalanan Versay Anlaşması’yla, Polonya Krallığı’nın kurulmasına karar verildi. Bununla, Polonya’nın Sovyet Devrimi’ne karşı Avrupa’da bir tampon işlevi görmesi hedefleniyordu. Bugün Polonya’nın kuzeyinde bulunan tarihi liman kenti Danzig’e (Gdanski) ise, Versay Anlaşması’yla, bağımsızlık statüsü verildi.
Hitler faşizminin yükseliş yıllarında kullandığı en önemli argümanların başında yer alan Versay Anlaşması’nda Almanlara büyük haksızlık yapıldığı iddiası bulunuyordu.
Bu yüzden de Hitler, 1933’de iktidarı aldıktan hemen sonra Danzing sorunu nedeniyle ilk önce Polonya’yı provoke etmeye başladı. Ardından sürpriz sayılabilecek bir şekilde 26 Ocak 1934’te Polonya ile Almanya arasında Saldırmazlık Anlaşması imzalandı. Ancak ülke içindeki karşıtlarını yok etmeyi, iktidarını perçinlemeyi başaran Hitler faşizmi, dört yıl sonra 24 Ekim 1938’de, Polonya’ya Danzig sorunun çözme konusunda ilk ültimatomunu verdi. Ardından, 17 bin Yahudi Gestapo tarafından gözaltına alınıp Almanya-Polonya sınırına götürülerek, Polonya’ya teslim edilmek istendi. Polonya, Yahudileri “vatansız” oldukları gerekçesiyle almaya yanaşmayınca, gerilim biraz daha arttı. Ardından 17 yaşındaki bir Polonyalı gencin Paris’te bir Alman diplomata yönelik saldırıda bulunması üzerine, ülke içinde Yahudilere yönelik pogromlar için düğmeye basıldı.
Polonya’yı Doğu’ya açılan bir kapı olarak gören Hitler, Kasım 1938’de orduya, Danzig’i işgal emri verdi. Ancak, ilk işgal edilen kent Danzig yerine Prag oldu. Hitler faşizminin saldırıda bulunacağından emin olan Polonya, 23 Mart 1939’da ordusunu teyakkuza geçirerek, saldırı durumunda karşı koyulmasını istedi. Nitekim, Alman Ordusu 1 Eylül 1939’da Polonya’ya beklenen saldırıyı gerçekleştirdi ve 50 milyondan fazla insanın canına mal olacak İkinci Dünya Savaşı’nı da başlatmış oldu.
Steinbach’ın sözünü ettiği 23 Mart’taki teyakkuz haline gelene kadar, Hitler faşizmi saldırmak için sürekli zemin yaratma girişiminde bulundu. Ama, anlaşılan o ki, Steinbach, Polonya’nın muhtemel bir saldırıya karşı kendisini savunmak için yaptığı hazırlıkları bile gereksiz görüyor ve bunu faşistlerin elini güçlendiren bir durum olarak savunuyor.
Steinbach’ın, çok açık tarihsel gerçekleri üstelik faşizmi haklı göstermek üzere tersyüz etmeye cüret etmesi, gerici bir politikacının basit bir gafı olarak görülmemelidir. Sermayenin günü geldiğinde insanlık düşmanı dişlerini göstermek için hala fırsat kolladığını gösteriyor. (YH)

Savaşı Churchill mi bitirdi?

İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili bir başka tarih çarpıtıcılığı girişimi de Der Spiegel dergisi tarafından yapılmıştı. Ağustos ortasında “Hitler’e karşı tek başına” başlığıyla İngiltere eski başbakanı Winston Churchill’i kapak yapan dergi, sayfalar boyunca Churchill’in Hitler’e karşı nasıl mücadele ettiğini anlatırken, Stalin ve Kızılordu’nun başarılarını ise bir ayrıntı olarak sunmuştu.
1932’nin başında Churchill’in gazeteci olarak Münih’e gittiğini, bir otelde Hitler ile buluşmak istediğini, ancak o sırada yoğun seçim çalışması yapan Hitler’in buluşmayı kabul etmediğini yazan dergi, “Daha sonra başbakanlık koltuğuna oturan Churchill savaşın kaderini belirledi” diyor.
Bunu da şu şekilde özetliyor: “Ağzında Havana purosu olan başbakan yaptığı girişimlerle dünya çapında Nazi Almanyası’na karşı direnişin sembolü oldu. Orta parmaklarıyla yaptığı zafer işareti bunun ifadesi (…) İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatı konusunda Churchill’in rolü tayin edici oldu. O da ABD’yi Avrupa kıtasındaki savaşa katılmaya ikna etmekti.”
Keza; 500 yıl aradan sonra henüz geçtiğimiz günlerde İngiltere’yi Vatikan Devlet Başkanı sıfatıyla ziyaret eden Katolik kilisesinin lideri Papa 16. Benedikt de, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Hitler faşizmine karşı verdiği mücadeleyi abartılı bir şekilde öne çıkardı. Tabii kendisinin başında bulunduğu Vatikan’ın faşizmle yaptığı işbirliğine ise değinmeden!
Faşizme karşı mücadelede hangi devletin/gücün nasıl bir rol oynadığı savaşın hemen ardından başlayan bir tartışmanın konusu oldu. Batılı emperyalistler, Sosyalist Sovyetler Birliği ve Sovyet halklarının –ki 27 milyon yurttaşını kaybetme pahasına direnişi sürdürdü- gösterdikleri büyük fedakarlığı olduğundan daha önemsiz göstermek için Churchill gibi emperyalist şeflerin rolünü abarttılar.
Oysa gerçekte, Churchill başta olmak üzere İngiliz ve Amerikan şefleri faşist sürüleri önce SSCB’nin üzerine yönlendirmeyi hedeflemişler; ancak Hitler faşizminin bütün Batı Avrupa’yı işgal girişimi ortaya çıkınca ‘zorunlu’ olarak cephe açmak durumunda kalmışlardı. Ve savaşın kaderi asıl olarak Doğu Cephesi’nde, Nazi ordularının Kızılordu tarafından püskürtülmesinden sonra değişecekti.
Der Spiegel tüm bu gerçekleri yok sayarak bayatlamış burjuva yalanlarını ısıtıp ısıtıp bir kez daha önümüze koyuyor. Demek ki gerçekler karşısında hala yalan ve çarpıtmaya ihtiyaç duyuluyor! (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: