Ayrımcı senaryolar genişletiliyor

Tarih: 27.09.2006; dönemin Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble, 1. Alman İslam Konferansı öncesinde Süddeutsche Zeitung gazetesiyle yaptığı söyleşide, konferansın düzenlenme nedenini, “Almanya’da yaşayan üç milyon müslümanın, ülkemizin bugününün ve geleceğinin bir parçası olduğunu görmemiz gerekir” şeklinde açıklıyordu. Bakanın bu açıklaması sadece konferansa katılan dini örgütler tarafından değil, başta partisi CDU olmak üzere genel olarak siyaset yelpazesinde olumlu karşılanıyordu.
Tarih: 03.10.2010; Cumhurbaşkanı Christian Wulff, iki Almanya’nın birleşmesinin 20. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen devlet töreninde, “Hıristiyanlık kuşkusuz Almanya’nın bir parçası. Yahudilik kuşkusuz Almanya’nın bir parçası. Bu bizim Hıristiyan-Yahudi tarihimiz. Fakat İslam da artık Almanya’nın bir parçası“ dedi. Yıllardır çeşitli politikacılar tarafından defalarca tekrarlanmış, en küçük bir tepkiye yol açmamış çok sıradan bir durum tespiti olan bu açıklama, günlerce tartışma gündemine oturdu.

SIRADAN BİR AÇIKLAMA BİLE HAZMEDİLEMİYOR
Cumhurbaşkanı, göçmen kökenlilerin bu toplumun bir parçası olduğuna işaret etmek için “Almanya’da her köşede sosis-kızarmış patates satan büfelerin yanında pizzacılar ve dönerciler de var” tespitinde de bulunabilirdi! Ancak gündeme oturan tepkilere bakılacak olursa, sanki Wulff Almanya’nın basit bir toplumsal gerçekliğini dile getirmemiş de, Almanya’yı ‘İslam ülkeleri’ kategorisine sokmuştu. Hamburg Piskoposu Hans-Jochen Jaschke’ye göre, müslümanların da bu ülkeyi kendi vatanları görmeleri sağlanmalı, ancak Hıristiyan kültürü ve geleneklerinin Almanya’ya damgasını vurduğu unutulmamalıydı. Jaschke, Bild gazetesi kanalıyla ‘fetva vererek’, “bu mirastan vazgeçilmemesi için mücadeleme devam edeceğim. Müslümanlar, bu yerleşik çoğunluk kültürüne saygı göstermek zorundadır” dedi. Benzeri durumlarda sıkça görüşüne başvurulan gazeteci ve “İslam-Ortadoğu uzmanı” Peter Scholl-Latour, iyiniyetinden şüphe etmediğini söylediği Cumhurbaşkanının açıklamalarının kendisini şaşırttığını söyleyerek, “biz müslüman bir ülke değiliz. Batılı-Hıristiyan-Musevi kültüre sahibiz ve bu değerler müslümanlıkla örtüşmez” görüşünü yaydı.
Wulff’un değerlendirmesini paylaşmayanların listesini dolduranların çoğunluğu ise, Hıristiyan Birlik Partili politikacılar oldu. “Bu ülkede milyonlarca müslümanın yaşadığı bir toplumsal gerçeklik olabilir. Ancak islamın bizim kültürümüzün ve geleneklerimizin bir parçası olduğu doğru değildir” ortak değerlendirmesiyle başlayan bu eleştiriler her seferinde, “müslümanlar önce bu geleneklere saygı göstermeyi öğrensin” talebiyle sonuçlandı. Federal Parlamento’daki CSU Grup Başkanı Hans-Peter Friedrich ve Meclis İçişleri Komisyonu’nun CDU’lu başkanı Wolfgang Bosbach’ın açıklamaları, bu “kasıtlı yanlış anlama” temelinde yükseltilen tepkileri özetliyordu: Friedrich “Gerçi müslümanlar bu toplumun bir parçasıdır. Ama islamın kültürümüzün bir parçası olduğu doğru değildir” derken, Bosbach da “Gerçi islam Almanya’daki toplumsal gerçekliğin bir parçası haline gelmiştir. Ancak bize ait olan, hıristiyanlıkla museviliktir” diyerek dışlayıcı anlayış ve yaklaşımı çekinmeden dile getiriyordu.

SENARYO SEEHOFER’LE DERİNLEŞTİRİLİYOR
Öncesi bir yana bırakılacak olursa, özellikle Sarrazin’in ırkçı açıklamalarının ardından başlayan tartışma sürecinin en önemli özelliği de bu olsa gerek. Çok değil, bundan birkaç yıl önce hiçbir politikacının bu açıklıkla kullanmaya cesaret edemeyeceği dışlayıcı-ayrımcı-ırkçı söylemler, Sarrazin’le başlayan iki aylık tartışma sürecinde “sıradan” açıklamalar haline geldi. “Sarrazin’in üslubu tartışılabilir; ama söylediklerindeki doğruluk payını görmezden gelmeyelim” diye başlayan demeçler, bugün liberal ve sol olarak tanınan siyasi çevrelere ve medyaya hakim hale geldi.
Bunun son örneği ise, CSU Genel Başkanı ve Bavyera Eyaleti Başbakanı Horst Seehofer’in açıklaması oldu. Focus dergisine bir açıklama yapan Seehofer, ‘Almanya’da sosyal kısıtlamaların artması gerektiğini, ayrıca uyumda yaşanan sorunlar nedeniyle Türkiye ve Arap kökenlilerin Almanya’ya göçüne izin verilmemesi gerektiği’ni buyurdu. Böylece Wulff’un açıklamaları ekseninde başlayan tartışmalar son hızla ilerlerken, onu gölgede bırakan yeni bir tartışma cephesi yaratılmış oldu. Seehofer Türkiye ve Arap kökenli, diğer bir deyişle “müslüman göçmenler”in uyumunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu ülkede yaşayan milyonlarca göçmenin uyumu için çaba göstermenin boşa kürek çekmek anlamına geldiğini iddia etti; Yeşiller Eşbaşkanı Claudia Roth’un ifadesiyle, “bu insanları bir çırpıda vatandaşlıktan attı”.

“MÜSLÜMAN=ENTEGRASYONU İMKANSIZ”
“Müslüman=entegrasyonu imkansız” denklemiyle kafalara kazınmaya çalışılan önyargıların toplumun geniş kesimlerinde etkili olduğu herkesten önce bu tartışmaları başlatanlar tarafından biliniyor.
Tartışmaların başlamasından birkaç hafta sonra yapılan anketlerde çıkan “halkın şu kadarı göçmenlere kötü bakıyor, bu kadarı müslüman komşu istemiyor” türünden sonuçlar, gerçeklere takla attırılarak, “biz aslında halkın düşüncesini dile getiriyoruz” şeklinde iddialara temel yapılıyor.
Gerek Sarazin’in, gerekse Seehofer’in açıklamalarıyla sadece müslüman göçmenlerin hedef alınmadığı, hedef tahtasına aynı zamanda Almanıyla-göçmeniyle toplumun en yoksul kesimlerinin yerleştirildiği gerçeği ise, müslümanların sözde uyumsuzluğu tartışmaları arasında kaybolup gidiyor.
Süddeutsche Zeitung gazetesi, Seehofer’in açıklamalarını 11 Ekim 2010 tarihli sayısında manşetten verirken, CSU’lu politikacının Focus’taki röportajında yer verdiği “bu ülkede sosyal devleti suistimal edip, çalışmadan, yan gelip yatarak devletin sırtından geçinenlere daha fazla müsamaha gösterilmemesi, gerektiğinde sosyal yardımın kesilip çalışmaya zorlanmaları gerektiği” yönündeki taleplerini, dördüncü sayfasında, kısa haber olarak geçti. Emekçilere yönelik yeni saldırıların habercisi olarak da algılanabilecek bu açıklamaların ve aylardır süren tartışmaların, Hartz IV yardımı alanlara 5 euroluk zammın reva görüldüğü, krizin yükünü emekçilerin omuzlarına yıkmak için hazırlanan 80 milyar euroluk acı reçetenin meclis gündemine getirildiği döneme denk getirilmesi elbette tesadüf değildir.

SERMAYENİN İHTİYAÇLARI NEYİ GEREKTİRİYORSA…
Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yaygınlaştırılan “kültürler çatışması” tartışmaları ve buna bağlı olarak Avrupa’daki müslüman göçmenlere karşı önyargıları derinleştirme çabaları son gelişmelerle birlikte Almanya’nın gündemine de oturtuldu. Hollanda, İsviçre ve Danimarka gibi örneklerde daha ileri boyutlarda görülen bu gelişme, Almanya’da bu boyutlara henüz ulaşmadı. Gelişmelerin hangi noktaya kadar tırmanacağını, bu bölünmüşlük ortamından medet uman sermaye çevreleri ve onun siyaset arenasındaki temsilcilerinin bu gelişmeye hangi noktadan itibaren ‘dur’ diyeceği konusunda kesin tahminde bulunmak mümkün değil.
Seehofer’in açıklamalarından sonra sermaye kuruluşlarının temsilcileri, Almanya ekonomisinin göçmene ihtiyaç duyduğunu, süren tartışmalardan kendilerini rahatsız ettiğini açıktan dillendirmeye başladı.
Sermaye çevrelerinin en önemli kuruluşlarından olan ve Alman ekonomisinin büyümesine ilişkin tahminleriyle tanınan Ekonomik Bilirkişiler Konseyi’nin eski başkanlarından Bert Rürüp, bu rahatsızlığını şöyle dile getiriyor: “İhtiyacımız olan göç politikası, büyüme ve istihdamın çıkarlarına denk düşen bir ekonomi politikasının parçasıdır. Gelecek göçmenleri, ülkemizdeki refahı artırmaya katkı sunacak şekilde kalifiye olup olmadıklarına, uyum sağlayıp sağlamayacaklarına bakarak seçmeliyiz. Bu kriterlere uygunsa, Arap ülkelerinden gelenlerin de başımız üstünde yeri var”.


Mehmet Çallı