Bizi bölmelerine izin vermeyelim

Son bir kaç haftadır Almanya’da, Müslümanlar, göçmenler ve özel olarak da Türkiye kökenli göçmenler üzerinden yoğun bir tartışmadır sürüp gidiyor. Öncesini bir yana bırakırsak, Thilo Sarrazin ile başlatılan tartışma dinmek yerine derinleştiriliyor. Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un İslam’ın Almanya’ya ait olduğuna dair sözlerine gösterilen tepkiler, “Alman okullarında Alman düşmanlığının yapıldığı”na dair çıkışlar ve en son da Alman gençleri arasında Türkiye kökenli göçmenleri komşu olarak istemeyenlerin oranın yüksekliğini öne süren haberler. Ve son olarak CSU Başkanı Seehofer’in Arap ve Türkiyeli göçmenlere sınırlama getirilmesi…
Son aylarda Avrupa’nın değişik ülkelerinde yükselen “sağ popülist” partilerin durumu göz önünde bulundurulduğunda, Almanya ve Avrupa çapında pek de olumlu bir tablonun olmadığı görülüyor.
Medya ve siyaset sahnesinde sergilenen bu tür ırkçı-ayrımcı girişimlerin pek sonu gelecek gibi görünmüyor. Kimi zaman ırkçı bir kişi ya da kuruluşun, kimi zaman bir politikacının gafı ve yanlış anlaşılan sözleri gibi kamuoyuna yansıyan bu tür açıklamalar kuşkusuz bireysel girişimler olarak görülemez. Bir diğer dikkat çeken konu ise, bu tür ırkçı ayrımcı açıklama ve tartışmaların sınırlı bir alanda kalmayıp toplumun oldukça geniş bir kesimini kucaklayacak biçimde yürütülmesi ve bu tür görüşlerin tartışılabilir-meşru fikirler olarak lanse edilmeye başlanmasıdır. Durum böyle olunca, bu tür zehirli propagandaların toplumdaki etkisi de, saldırganlığın dozajı da eskisine göre daha fazlalaşmakta.
Ülkedeki en büyük göçmen grubu oluşturan Türkiye kökenliler ise bu tartışmalardan en fazla etkilenen kesim oluyor doğal olarak.
Belli bir dönemdir belirginleşen “bu toplum bizi kabul etmiyor; onca yıldır buradayız hala haksızlığa uğruyoruz” vb. biçiminde kendini gösteren dışlanmışlık hissi, küskünlük ve yerli halka karşı güvensizlik eğilimi daha da güç kazanıyor.

NE OLDU DA BURALARA  GELİNDİ
Hiç şüphesiz, Almanya’da genel olarak göçmenler, özel olarak da Türkiye kökenliler gerici, milliyetçi çevreler tarafından ilk kez hedefe konulmuyor. Çifte vatandaşlık başta olmak üzere pek çok konuda kampanyalar açıldı, önyargılar körüklenmeye çalışıldı. Ama ırkçı ve ayrımcı çıkışlar bu kadar açıktan, yaygın olarak ve sanki çok doğalmış gibi yürütülmemişti…
Çünkü içinden geçtiğimiz koşullar, sermaye ve ülkeyi yönetenler açısından yerli ve göçmenler arasındaki önyargıların körüklenmesini, birlikte yaşamın engellenmesini ve gerçek sorunların üstünün örtülmesini gerektiriyor.
Bu koşullar elbette krizle bağlantılı olarak artan işsizlik, yoksulluk, ücretlerin aşağı çekilmesi, sosyal hakların kısıtlanması vb. koşullarından başka bir şey değildir.
Diğer taraftan dünyaya daha fazla egemen olmak isteyen ABD ve Avrupalı devletlerin 11 Eylül’den sonra Ortadoğu ve Asya ülkelerinde giriştikleri işgal savaşına haklı bir zemin yaratmak üzere din ve etnik köken farklılıklarını kaşıyan politikalara ağırlık verdikleri, adeta bir korku toplumu yaratarak bu konuyu iç politikalarının temel malzemesi haline getirdikleri biliniyor. Bu yönde atılan adımların sonuçta 10 yıldan belli bir birikim yarattığı da gözardı edilemez.
Ayrıca yürüttükleri politikalar sonucu yıpranan, oy kaybı yaşayan temel sistem partilerinin bu tür ırkçı ayrımcı vurgularla yeniden güç toplama, güven kaybını azaltma derdinde olmaları da işin cabası…

BÜTÜN OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN…
Ama bütün bu engellemelere, olumsuzluklara rağmen Türkiye kökenli göçmenler ile Alman emekçiler arasında nice dostluklar, akrabalıklar, sıkı bağlar kuruldu. Türkiye kökenli göçmenler arasında bu ülkeye ait olma duygusu günden güne gelişti. Onların bu ülkeye ait olmadığını ileri süren ırkçılara, yabancı düşmanlarına en iyi yanıtı yine Alman emekçileri verdi ve bundan sonra da vermeye devam edecekler. Örneğin bugün hangi kentte İslam ve cami karşıtı, ırkçı içerikte bir gösteri ve yürüyüş düzenlese, önce Alman emekçileri buna karşı harekete geçerek tepkilerini gösteriyor.
İki yıl önce Köln’de yapılmak istenen Anti-İslam Konferansı’na karşı 50 binden fazla insanın bir araya gelmesi, ırkçıları kente dahi sokmaması bunun en güzel örneğidir. Keza; 29 Mayıs 1993’te Solingen’de Genç Ailesi’nin beş ferdi Neonaziler tarafından yakıldığına da önce Alman halkı sel olup sokaklara taşmıştı.
Bütün bunlardan ötürü Almanya’da ırkçılığı, yabancı düşmanlığını yapan, göçmenleri hedef olarak gösterenlerden daha çok Alman emekçisinin yanımızda durduğunu; ve onlarla işyerlerinde okullarda, semtlerimizde aynı sorunları ve kaderi paylaştığımızı gözardı etmemek gerekiyor.

HESAPLARI BOZMAK İÇİN…
Göçmenleri ve Türkiye kökenlileri hedef göstererek bölünmeyi derinleştirmek isteyenlerin tek hedefi, yerli ve göçmen emekçilerin, gençlerin aynı sorunlar etrafında gücünü birleştirmesini engellemektir. Farklı uluslardan ve inançlardan insanlar arasında, bu farklılıkların temel bir ayrışma noktası olduğu yönündeki gerici politika yüzyıllardan beri sürdürülüyor. Bunun zararını en çok çekenlerinse yine farklı uluslardan emekçiler olduğu yılların ortaya koyduğu bir tecrübedir.
Bu yüzden de, son zamanlarda sermaye partileri, politikacıları ve basını tarafından hayata geçirilmek istenen planları bozmak için Türkiyeli ve Alman emekçiler olarak gücümüzü birleştirmekten başka bir çare yok. Türkiye kökenliler olarak  bu ülkeye ve bu ülkenin halkına küsüp kendi kabuğuna çekilmek, kendine küsmek anlamına gelmektedir ve ırkçı girişimlerde bulunanların istediği de budur.
Bu ülkenin bir parçası olduğumuzu hayatın her alanında göstermek, ister Türk ister Alman olsun milli ve dini değerleri önümüze sürerek ayrımı körüklemek isteyen kim olursa olsun tepkimizi göstermek durumundayız. Çünkü, emekçiler olarak işimizi ekmeğimizi geleceğimizi savunmak istiyorsak başka bir çıkış yolumuz da bulunmuyor. (YH)

50 YILDIR BİRLİKTE YAŞIYORUZ

Önümüzdeki yıl Türkiye kökenli göçmenlerin Almanya’ya göçünün 50. yılını kutlayacağız. Bu 50 yılı bir film şeridi gözümüzün önünden geçirdiğimiz zaman, genel toplam içinde olumlu bir tablonun olduğu ortada. “Misafir işçi” olarak getirilen işçiler burada üç-dört kuşak verdi. Ve Türkiye kökenlilerin artık Almanya’nın bir parçası olduğu, Almanya’nın onların da ülkesi olduğu gerçeği öyle ya da böyle herkes tarafından kabul edilmek zorunda kalındı.
Almanya’nın bir “göç ülkesi” olduğu gerçeğini kabul etmek istemeyen çevreler dahi, göç gerçeği ve göçün evrimiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Benzer bir durum ya da Türk İslam senteziyle Türkiyelileri kendi içine kapalı tutmak isteyen resmi ve sivil kimi Türkiyeli kuruluşlar için de geçerli.
Ancak içe sindirilmeden kabul edildiği için her fırsatta ortak yaşamı sabote edecek tutumlar sergilenmiyor değil.
Ancak bu tür tutum ve girişimlere rağmen Türkiye kökenli göçmenlerin bu ülkeye ait olmadığını, “Alman düşmanı” olduğunu, uyum sağlamak istemediğini ileri sürmek, sözünü ettiğimiz gerçeği değiştirmiyor.
Uyumun elbette bir çok sorunu bulunuyor. Bunun bir yanı göç tarihinin kısa denilebilecek bir geçmişi olmasıyla; henüz bitip tamamlanmış bir süreç olmamasıyla ilgilidir. Diğer yanı ise göç tarihi boyunca hem yerli halk hem de göçmenleri sağdan soldan çekiştirilmiş, ilişkiler doğal akışına bırakılmamıştır.
Peki bu durumun sorumluluğunu kim taşıyor. Ortak yaşamdan, göçmen ve yerli halkın kaynaşmasından kim rahatsızlık duyuyorsa; kim bunu çıkarlarına zarar veren bir gelişme olarak görüp etnik ve dini köken farklılıklarını politik malzeme yapıyorsa onlar elbette… Bunların başında ise sermaye sınıfı ve onların partileri geliyor. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: