‘Artık dünyayı yöneteceğiz’

Birleşmiş Milletler (BM) 65. Genel Kurulu’nda Almanya ve Portekiz, 2011 ve 2012 yılları için BM Güvenlik Konseyi’ne seçildiler. “Batı Avrupa ve diğer batılı ülkeler” için ayrılan bu iki koltukta bu yılın sonuna kadar Avusturya ve Türkiye bulunuyor.
Almanya’nın adaylığı ve yeniden Güvenlik Konseyi’ne seçilmesi ülke içinde gerici çevreler tarafından sevinçle karşılanırken dışarıda ise tepkiyle karşılandı. Diplomatik işleyişe göre 2003-2004 yıllarında da Güvenlik Konseyi üyeliği yapan Almanya’nın tekrar aday bile olmaması gerekiyordu. 2000 ve 2001 yıllarında Portekiz ve Kanada, 2011 ve 2012 yılları için aday olacaklarını ilan etmişlerdi. ‘Yazılı olmayan diplomatik kurallara’ göre de BM Güvenlik Konseyi’nde “Batı Avrupa ve diğer batılı ülkeler” için ayrılan iki koltuk Kanada ve Portekiz’e verilecekti.
2004 yılında Brezilya, Hindistan ve Japonya ile birlikte Güvenlik Kurulu’nda daimi üyelik için diplomatik girişimlerde bulunan Almanya, Afrika ülkelerinin de desteğini alabilmek için bir daimi üyeliğin de Afrika kıtasından bir ülkeye verilebileceğini ilan etmişti. Ancak Japonya ve Hindistan’ın adaylığına Çin, Brezilya’nın adaylığına da Arjantin ve Meksika karşı çıkarken Almanya’nın adaylığına ise İtalya şiddetle karşı çıkmıştı. Ayrıca ABD’de de, “Irak’ta görev almayan bir ülkenin uluslararası camianın en üst kurumunda yer almasına sıcak bakmadıklarını” açıktan ifade etmişti.
Daimi üye hayallerini bir başka bahara saklamak zorunda kalan Almanya, iki yıl sonra, 2006 yılında değişken üye olarak Güvenlik Konseyi’ne yeniden aday olacağını ilan etti. Bu tutum sadece Batı Avrupa’da değil aynı zamanda NATO içinde de sıkıntı yarattı.
2006 yılından bu yana değişken üye olarak yeniden seçilmek için onlarca ülkeyle özel görüşmeler yapan Almanya, sonuçta hedefine ulaştı ve BM Genel Kurulu’nda daha ilk turda 128 oy olarak seçildi. Portekiz ile birlikte ikinci tura kalan Kanada, Portekiz ile yarışmayı içine sindiremediği için adaylığını geri çekti.
Gelişmeleri değerlendiren Kanada’nın gerici gazetelerinden Toronto Sun, Kanada gibi bir ülkenin, “felaket bir ekonomiye sahip, GSMH’nın yüzde 85’i düzeyinde borç batağına saplanmış ve diplomatik sahnede fark edilmeyecek kadar küçük bir ülke” ile karşı karşıya getirilmesinin bile kabullenilemeyeceğini yazdı. Toronto Sun’a göre Kanada, “hiçbir işe yaramayan BM yerine bütün dikkatlerini NATO ve G20’lere vermeli.”

‘Savaşa ve barIşa karar     vereceğİz’
Almanya’nın seçilmesiyle birlikte yapılan bütün resmi açıklamalarda, “değişken üyeliğin, daimi üyelik yolunda atılmış bir adım” olduğu görüşü açıktan savunuldu. “128 ulusun, ülkemize güvenerek tercihlerini bizden yana yapmaları sorumluluğumuzu artırmaktadır” diye konuşan Başbakan Angela Merkel, Güvenlik Konseyi’ndeki hedefleri konusunda ise şunları söyledi: “1945’den bu yana değişmeyen Güvenlik Konseyi’nin reforma tabi tutulmasının, Almanya gibi daha birçok ülkenin de arzusu olduğunu düşünüyorum. Güvenlik Konseyi’nin bugünkü güç dengelerini tam yansıtmadığı görüşünde de yalnız olduğumuzu sanmıyorum.”
Hükümet politikacıları, daimi üyelik ve güç dengelerini yansıtan bir konsey üzerine kurdukları hayalleri dünya aleme duyururken ülke basını da zafer çığlıkları atıyordu. New York’taki oylama öncesi Bild gibi gazeteler, “Bugün süper güç mü olacağız”(!) sorusunu ortaya atarlarken seçimlerden sonra ise bütün gazeteler, “Almanya’nın çok önemli bir göreve başladığını” duyurdular. “Savaşların onaylanması”, “yaptırımların kararlaştırılması”, “Barış misyonunun başlatılması” gibi önemli kararlarda Almanya’nın söz sahibi olacağından dem vurdular.
Bu arada Almanya’yı daha temkinli olmaya davet eden sesler de var. Politikacıların açıklamalarını ve basının tutumunu değerlendiren Frankfurt Goethe Üniversitesi’nden Prof. Gunther Hellmann, “Berlin’de ‘sorumluluk üstlenme’ deniliyor fakat kastedilen iktidar sahibi olmak ve gücünü kullanmak. Eğer bu tutum değişmezse Almanya için yeni sorunlar ortaya çıkabilir” diyor.
“Internationale Politik” isimli dergide 1 Ekim günü yayınlanan makalesinde, Almanya’da 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, özelliklede SPD/Yeşiller hükümetiyle birlikte ‘farklı bir ulusal bilinç’ geliştiğini söyleyen Hellmann, “Bütün dünya artık farklı bir Almanya ile karşı karşıya kaldıklarını görüyor. Artık herkese kendini sevdirmek isteyen bir Almanya yerine ‘hayır’ diyen ve kendi çıkarlarını daha sert önlemlerle korumak ve bu pozisyonunu geliştirmek isteyen bir Almanya var. Dış basında ‘Demir Şansölye’den söz edilmesi tesadüf değil” diyor.
Geçmişte küçük bir elit kesimin savunduğu politikanın Almanya’nın resmi dış politikası haline gelmesinin ülke içinde de etkisini gösterdiğine dikkat çeken dış politika uzmanı Hellmann, Yunanistan’ın yardım talebi karşısında basının rolüne işaret ediyor. Ayrıca son yıllarda Almanya’da milliyetçiliğin ürküten bir hızla yükseldiğine vurgu yapan Hellmann, “Bu ülke frenleri boşalmış bir politikanın sonuçları ne olacağını daha önce yaşadı” diyor. Bu tür uyarılara bugün “abartmaya gerek yok” biçiminde yaklaşılıyor. Fakat Almanya’nın tarihine bakıldığında temkinli olmakta fayda olduğu da bir gerçek. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: