‘İçe kapanmak çözüm değil’

Ali Çarman


Stuttgart Dostluk ve Dayanışma Derneği’nin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Yazar Yılmaz Onay, göç süreci ve Türkiye kökenli göçmenlerin kültürel hayatı konusunda sorularımızı yanıtladı.

Almanya’da son yılların en popüler kelimesi „entegrasyon“ sizce neyi ifade ediyor?
Aslında „asimilasyon“ niyetini ve amacını ifade ediyor kuşkusuz. Ama buna karşı direniyor görünen göçmenler, daha da beter bir gettolaşma içinde neredeyse insanlıktan çıkmayı yeğler duruma düşmüşlerse, o zaman bu niyet, salt „birlikte yaşayabilme“ anlamında eş düzeye yükselterek entegre etmekmiş gibi iyi bir niyet olarak yutturulabilir oluyor. Çünkü asimilasyona karşı direnmek, içine kapanıp, büzülüp aşağılaşmaya sığınarak değil, niteliklerini eş düzeyde koruyarak ve hatta yarışmayı göğüsleyerek olmalıdır. Ancak göçmenler bunu başardıklarında, karşıdakinin gerçek niyeti de belli olur.

Almanya gibi ülkeler öteden beri hep göçmen işçilere (ucuz  işgücü), emekçilere ihtiyaç duymuştur. Emekçileri törenlerle karşılayanlar daha sonraları zaman zaman hep göçmenleri suçlu gösterdiler. Bu nasıl bir politika! Bu nasıl bir insanî yaklaşım!
Bir defa „insanî“ olduğu yalnızca kendi iddialarıdır, bizimki gibi teslimiyetçi iktidarları olan ülkelere „insanîyet“ öğretmeğe ve o bahaneyle kendi çıkarlarını dikte ettirmeye kalktıklarında takındıkları sahte tavırdan ibarettir onların başka toplumlara karşı „insanî yaklaşım“ları. Ben onların bu ikiyüzlülüklerinin yüzyılımızda aldığı aşırı küstah ve pervasız boyuta „ikibinlilik“ diyorum. Gerçekten de eğer geçtiğimiz yüzyıla „endüstri devrimi“, „bilim çağı“ filan gibi adlar vereceksek, ikinci bin yıla girdiğimiz çağa da „yalancılık çağı“, „ikiyüzlülük çağı“ dememiz uygun olur. ABD, AB, gibi büyük „birleşik“ kapitalist devletlerin „insanî yaklaşım“ numaraları, onların en büyük yalanlarından biridir. Ama bu yalanı, kendi halklarına pek uygulayamıyorlar artık, daha ziyade aldanmaya teşne göçmenlere uygulayabiliyorlar o palavrayı ve göçmenlerin „anavatan“ saydıkları kendilerine bağımlı („demirli“) ülkelerdeki gönüllü taşeronluk yapmayı kabullenmiş iktidarlara, yerel baskı ve uyutma aracı olarak kullandırıyorlar

Göçün üzerinden yarım asır geçti. Alman edebiyatı ve tiyatrosundan birçok eseri Türkçeye kazandıran bir yazar ve yönetmen olarak, Almanya’da doğan kuşaklar için neler söyleyeceksiniz?
Öncelikle şunu önermek isterim: Ayrımcılığa karşı dirensinler kuşkusuz, hele ‚pozitif diskriminasyon‘ diye yapılan aşağılayıcı sahte sahiplenilmelere asla kanmasınlar, buna karşılık bir çeşit „negatif integrasyon“a gitsinler, yani Almanya’da var olan emekçi muhalefeti ile, yani sınıfsal direnişle bütünleşsinler! Bakınız, örneğin göçmenlerle birlikte tiyatro (ya da edebiyat, hatta daha soyut sanatlardan müzik, resim, heykel) yapacak olsalar, hedef kitlenin inisiyatifi sözkonusu olacağı için yaptıkları sanat ister istemez işçilerin, emekçilerin sınıfsal inisiyatifinde gelişecektir ve bu açıdan hem Almanya hem de Türkiye için orijinal (özgün) ve muhalif nitelikli bir sanat olacaktır. Bu bakımdan, sanatta da kendi dillerini, geleneklerini kullanabilirler, ama bunu, Alman sanatıyla ve dünya sanatıyla yarıştan kaçınıp kendi diline ve göçmenine sığınma kolaycılığı olarak değil, tersine, böylece daha özgün bir sentez ve yaratış sayesinde daha güçlü bir yarışma seçeneği ve şansı olarak değerlendirmek şartıyla yeğlemelidirler. Yoksa, bulundukları toplumla en azından eş düzeyi korumanın altına düşmemek koşuluyla diledikleri kimliği benimseyebilirler. Ama işte gerçekliğe bakarsak, örneğin egemen Alman burjuvazisiyle eş düzeyde yarışan bir burjuva olma imkânı sıfır sayılabilirken, direnen Alman emekçilerinin safında, onlarla eş düzeyde olma imkânı çok daha fazladır – hatta pratiğe bakıldığında, onların tarihsel deneyim bütünlükleri bugün bizim işçilerimizin yaşam zenginliğince paylaşıldığı için onların önünde yer alındığı bile görülüyor.

Vahşi bir sömürü ve saldırganlığın tüm insanlığı tehdit ettiğini görüyoruz. Bunca yıkım ve çelişkiye neden olan kapitalizm sonsuza kadar sürecek mi!
Asla sonsuz falan değil, hatta sonunun geldiğini hissetmenin paniğinde kapitalizm bence. Çünkü kendi yarattığı sorunların her seferinde – üstünü örtmeyi becererek – üstesinden gelmiş gibi görünen kapitalizm, şu yalnız kaldığı son dönemde tam bir çözümsüzlük yaşıyor. Bu onun sonu demektir. Ama çöküşü, reel  sosyalizm gibi salt kendi içine olur mu, yoksa illa kendi iktidarı ile birlikte tüm insanlığın da sonunu mu getirir? İşte işin bu yanı, ona karşı verilen mücadeleyi hem kaçınılmaz kılıyor, hem de iki kat sorumluluk yükleyerek daha da zorlaştırıyor. „Yeniden gerçekçilik mücadelesi“ de en başta bu „kapitalizmin artık genel geçer insanlık modeli olduğu“ yalanına karşı bir zorunluluk halini almıştır. Ama sözünü ettiğim güçlükler nedeniyle, bir yandan bu mücadeleyi, adını koyarak yürütmek, öbür yandan ise derinlemesine gerçekçi bakışı gözden kaçırmamak gerekiyor.

Son bir soru: Buradaki insanlarımız hakkındaki izlenimleriniz nedir?
Büyük kesimi, içine düştükleri gettolaşma nedeniyle anavatandakilerden bile daha geride kalıyorlar ve hayatı şaşırtıcı derecede geriden izliyorlar galiba. Bu ise bir yandan anavatanın suçu iken, öbür yandan da anavatanın durumunu daha da kötüleştirmeye ve geriletmeye hizmet ediyor.
Buna karşılık, oransal olarak daha az olmakla birlikte, örneğin DİDF niteliğinde sınıf bilinci olan tek bir hareket bile buradaki insanlarımızın gözünü açabilir sanıyorum. Kaldı ki bu mücadelede DİDF yalnız da değil besbelli, yeter ki ittifaklar sağlanabilsin.

Gerçekçi olmayan sosyalist, sosyalist olmayan da gerçekten gerçekçi olamaz!

Bir dönem İşçi Kültür Derneği için önemli çalışmalar yaptınız. Toplantılarınızda „gerçekçi olmayan sosyalist olamaz, sosyalist olmayan da gerçekten gerçekçi olamaz“ prensibini benimsediğinize ve bu konuda ödün vermeyeceğinize vurgu yaptınız. Alman edebiyatından birçok eseri ülkemizde ve burada oyunlaştırıp yönettiniz. Sizce günümüzde tiyatro çalışmalarındaki gençler nelere dikkat etmeliler?
– Her yaptıkları çalışmada kendilerini bir uluslararası tiyatro festivalinde gibi hissederek, yalnız konuşma diline yüklenmeyip, sahnenin çok çeşitli olanaklar içeren anlatım dili zenginliğini değerlendirmeye dikkat ederlerse yarattıkları eseri her dilden seyircinin anlayarak zevkle izlediğine tanık olacaklardır. Gerçekten gerçekçi sanatın gerektirdiği gözlem „sanatı“nı iyi değerlendirsinler derim. Özellikle bulundukları ülkenin „üst düzey“ sanatı ile ilgilensinler mutlaka, ama kendilerini bir takım postmodern modalara kaptırırlarsa yapacakları taklidin daha da kötü olacağını hiç akıllarından çıkarmasınlar (Türkiye’de örneklerini bol bol görüyoruz). Kendi girişecekleri gerçekçi sanat yoluyla, yeterli performans düzeyini tutturdukları takdirde – ki bu zaten her durumda zorunludur – özgün eserlere varacakları için çok daha başarılı olacaklarını önden söyleyebilirim. Sözünü ettiğim yarış kolay değildir elbet, biliyorum, ama ikinci sınıf olmayı kabul etmeyen tiyatrocu için daha kolay bir başarı yolu da yoktur!

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: