“Kültür kavgaları”ndaki ikilemler

“Kültür kavgaları”na yabancı değil Almanya. 19. Yüzyıl’da Katolik Kilisesiyle Prusya Devleti arasında patlak veren “kültür kavgası” hala hatırlardadır. Bugünkü “kültür kavgası”yla tek ortak bir yan varsa, o da kavgası verilen şeyin aslında “kültür” olmadığıdır.
Son haftalarda yenilenen “kültür kavgası”nda beliren ikilem ise şöyle: “Çok kültürlülük” mü (Multikulti) yoksa “Alman öncü kültürü” mü (deutsche Leitkultur)?
Hırıstiyan Birlik partilerin temsilcilerine (Seehofer ve Merkel) göre, “Multikulti ölmüştür”! Dolayısıyla, esas alınması gereken “Alman öncü kültürü”dür! Yeşiller Partisi’nden ve başka liberal sol çevrelerden ise, bu ikileme şöyle itiraz edilmiştir: ‘Çok kültürlülük toplumsal bir gerçekliktir, nasıl öldü denilebilir? Ayrıca alternatifi ne olacak, tek kültürlülük (Monokultur) mü?’ Elbette burada tersi de sorulabilirdi: “Tek kültürlülük“ mümkün mü?
Aslında, her iki “kültür” anlayışının birbirinin alternatifi olamayacağını vurgulamak gerekir. “Multikulti”, sosyolojik anlamda bir gerçekliktir şüphesiz ve bu anlamda “çok kültürlülük” tüm toplumlar için şu veya bu ölçüde geçerlidir. Ancak, çeşitli kültürlerden insanların birarada yaşamasının çerçevesi ve doğrultusu ne olacak? Dahası, içinde yaşanılan toplumun somut maddi koşullarının farklı kültürlerden insanların birarada yaşamasına verdiği yön konusunda nasıl bir kültür politikası gerekecek? “Multikulti” anlayışının bu sorular karşısındaki pozisyonu idealist ve hayalcidir. “Multikulti”, farklılıkların biraradalığı prensibinden yol çıkarak “çok kültürlü toplumu” savunurken, atladığı husus, bu toplumun sınıflara bölünmüş kapitalist bir toplum olduğu gerçeğidir!
Bu ise, farklı “ulusal” kültürlerin birbirlerini etkilemeleri, birbirlerinden unsurlar almaları ve her bir sınıfın bu kültürden etkilenmesi ya da alacağı öğeler olması gerçeğine rağmen, farklı sınıfların kendi kültürünün olduğunu; her kültürün üzerinde yükseldiği ve tek tek mensubunun yaşamını, dolayısıyla kültürünü de şekillendirdiği sosyal-sınıfsal bir temelinin bulunduğunu unutmamayı gerektirir. Bir liman işçisinin eğlenme zevki ve tarzıyla, bir mali sermaye kodamanının eğlenme tarzı ve zevki bir değildir – ister Alman, ister Türk, hangi milliyetten olursa olsun! Örneğin Almanya’da (ve genel olarak tüm ileri kapitalist ülkelerde) hep göçmen alt sınıfların oluşturduğu “paralel toplum”dan söz edilir ama, en zenginlerin meydana getirdiği ve içinde yaşadıkları topluma ne denli yabancı olduklarının kanıtı olan “paralel toplum” gazetelerin tefrika/kültür sayfalarında yalnızca “lüküs hayat” olarak geçer!
SINIFLARIN KÜLTÜR KAVGALARI
Dolayısıyla, “kültürlerin kavgası” değil, özünde sınıfların kültür kavgaları olur ve bu arka planda hep hangi sınıfın çıkarının egemen olacağı mevzusunu içerir. Ve bu bağlamda sorun, farklı ulusların kültürlerinin genel biraradalığı ya da yanyanalığının olabilirliği değil, farklı sınıfların mücadelesiz biraradalığının mümkün olup olmadığıdır.
Gelgelelim, hiçbir sınıf, kendi sınıfının çıkarını genel toplumun çıkarı olarak lanse etme ve bu konuda kültürel bir hegemonya oluşturmadan toplumsal egemenliğini kurup muhafaza edemez. Kültürel hegemonya sınıfsal egemenliğin bir gereğiyse, kültürler arasındaki ilişki ve sorunlar da sınıf mücadelelerinin kaçınılmaz bir konusu demektir. “Alman öncü kültürü” anlayışı da, bu bakımdan aslında bir kültür teklifi-çağrısı değildir. Tersinden söyleyecek olursak, Almanya’da “Alman kültürü”nün yönlendiriciliğin gerekliliğinden söz ediliyorsa, o zaman bu, tam da bu yönlendiriciliğin gerçekleşmediğinin itirafıdır. Belirtilen boyutta bir kültürel kapanma sözkonusu değilse de, bir kapanmanın olduğu bir gerçektir. Fakat, Türkiyeli ve Arap kökenli göçmenleri kastederek, belirli “kültürel çevreler”den göçmenlerin sadece “uyuma direnen” değil, “uyuma yeteneksiz” de ilan edildiği, yani bir tür kültürel ırkçılığın günlük politikanın bir parçası olduğu bir toplumda bu tür kapanmaların yaşanması pek de şaşırtıcı olmasa gerek! Kısacası, “Alman kültürünün yönlendiriciliği” konusu, bir kararnamenin, hükümet kararı ya da yasanın konusu değildir. Buna kapananların kendilerini açmaları, yaşadığı toplumun kültürünü benimsemeleri, hatta özümseme ve içselleştirmeleri gerekmektedir. Ne var ki, sermayenin ve partilerinin böl yönet taktikleri ve kapitalistlerin kar hırsının neden olduğu toplumsal sorunlara sürekli bir günah keçisi bulma ihtiyaçları nedeniyle, doğal asimilasyon da (yani yaşadığı toplumla, kuşkusuz kendi sosyal konumunun ilişkileri ve kültürünü benimseme temelinde, gönüllü kaynaşma) baltalanmaktadır.
“Alman öncü kültürü” kavramı, sorunun karşı kültürdekinin direnişinden kaynaklandığı varsayımıyla hareket ettiği için, haliyle tersi sonuçları vermeye devam edecektir. Ancak, bu çağrının samimiyetsiz olması, suçlayıcı ve dayatmacı olması, tersinden doğru ve gerekli olanın da gözden kaçmasına neden olmamalı ve bunları gerekçe yapan Türkiyeli bazı gerici çevrelerin oyununa da gelinmemelidir. İşçi ve emekçiler açısından, yaşam merkezi seçtiği ülkenin dilini, örf ve adetlerini öğrenme, kültür ve tarihini bilme vb. tartışma konusu bile olmamalıdır. İşçilerin birliğe ihtiyacı var; aynı dili konuşmadan, aynı sınıfın kültürüne sahip olmadan, aynı refleksleri geliştirmeden bu birlik nasıl gerçekleşecektir?

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: