AB ve Almanya’nın yolu

Serdar Derventli

Zor geçeceği önceden bilinen AB Zirvesi’nin ardından Alman basınının birleştiği en önemli nokta, Başbakan Angela Merkel’in değişik yöntemlerle hedefine ulaştığıydı. Oysa ülkede, başta anamuhalefet partisi SPD olmak üzere herkes Merkel’in, morarmış bir gözle toplantıyı atlatmasının bile mucize olacağını düşünüyordu.
Nitekim Merkel, zirveden çok önce, eğer Almanya’nın istedikleri olmazsa neler yaşanacağını olağanüstü dramatik felaket tabloları çizerek ortaya koymaya başlamıştı. Eğer Almanya’nın ileri sürdüğü talepler kabul görmezse, bu sadece ekonomileri kötüye giden ülkelerin değil bir bütün olarak AB’nin geleceğinin tehlikeye girmesi anlamına gelecekti.
Almanya, Yunanistan’ı kurtarmış ve gelecek için AB’nin üzerine 440 milyar Euro’luk kurtarma şemsiyesi açmıştı. Almanya’nın rolü öne çıkartıldıktan sonra tabi ki AB’nin güçlü ülkelerine, özelde Fransa’ya, dikkat çekiliyordu.
Almanya, 2013 yılına kadar yürürlükte kalması planlanan “AB Kurtarma Paketi” yerine kalıcı bir “mekanizma” oluşturulmasını talep ediyordu. Bu mekanizma öyle olmalıydı ki, bunun varlığı bile bütün ülkeleri kendiliğinden disipline etmeliydi. Ülkede işçi ve emekçilere karşı yürürlüğe konulan Hartz IV yasası gibi. İşsizlere karşı çıkartılan bu yasanın varlığı bile milyonlarca işçi ve emekçiyi disipline etmemiş miydi! Benzeri bir model bütün AB’ye de uygulanabilirdi.

‘ÇORBA PİŞTİĞİ SICAKLIKTA İÇİLMEZ’
Almanya, sözkonusu “mekanizma” kapsamında AB sözleşmelerinde bir takım temel değişikliklerin yapılmasının da kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Buna göre ekonomik olarak zora giren ülkeler, “mekanizma” aracılığıyla sorunlarını çözmek istediklerinde otomatik olarak oy hakları alınabilmeli, geçici olarak üyelikleri dondurulabilmeli hatta üyelikleri bile tartışılabilmeliydi. Bütün bunlar olmazsa Almanya’nın AB içinde kalmasının ne anlamı olabilirdi ki?
Almanya kendi üyeliğini açıktan tartışmadan ama diğer ülkelerin böyle bir durumu göz önüne getirip düşünmelerini sağlıyordu. Şüphesiz ileri sürülen bütün taleplerin, en azından bir çırpıda gerçekleşmeyeceği biliniyordu. Bir Alman atasözünde denildiği gibi ‘çorba piştiği sıcaklıkta içilmiyordu’ ve Almanya’nın ileri sürdüğü taleplerin ilk etapta sınırlı bir bölümünün kabul edileceği biliniyordu.
Diğer yandan ise bu tür taleplerle AB genelinde yaratılan dramatik hava, tartışmanın Almanya lehine sonuçlanmasının da ön koşulunu sağlıyordu. Almanya, ekonomik olarak zor durumda olan AB ülkelerini panik havasına sokmayı başarmıştı.
ORTAK ÇIKAR, ORTAK STRATEJİ
Bunun üstüne bir de Fransa’ya giden Merkel, burada bütün AB’nin gözleri önünde Sarkozy ile AB’nin geleceğini tartışıp, “ortak çıkar noktalarından hareketle ortak bir strateji” belirledi. Bu tutum ilk etapta AB’nin diğer 25 ülkesinin liderlerini küplere çıkardı. Ama bu uzun sürmedi. Merkel ve Sarkozy ikilisi Brüksel’e gelmeden bazı ülkeler yumuşamaya ve “prensipte Almanya’nın kaygılarını paylaşmaya başlamışlardı.” Toplantı öncesinde İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt, “Bir mekanizmaya ihtiyacımız var ve Berlin bunun için sözleşmeleri değiştirmek istiyorsa bunu kabul edebiliriz” diyordu.
Finlandiya Başbakanı Mari Kiviniemi ve Danimarka Başbakanı Lars Lokke de Almanya’nın planlarına, bir bütün olarak olmasa da, destek verme eğilimi içinde olduklarını gösterdiler. Toplantıdan iki gün önce Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Almanya’nın planlarına önemli ölçüde destek vermeye hazır olduklarını ilan etmişlerdi.
Merkel’i ‘yumuşattığı ve otomatik olarak oy hakkı kaybını önlediği’ için Brüksel’e göğsü kabarık gelen Sarkozy’nin bu arada işi bitmemişti. Sarkozy’e Güney Avrupa ülkeleri üzerindeki rolünü Almanya lehine oynama görevi düşüyordu. Merkel, AB’nin en güçlü ekonomik gücü ve dolayısıyla sözkonusu kurtarma mekanizmalarına da en fazla kaynak aktaran güç olarak Almanya’nın kaygılarını sürekli tekrar ederken Sarkozy, güneylilere ve özellikle de toplantıda hazır bulunan Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet’e baskı yapıyordu.
Sonunda Almanya istediğinden fazlasını almayı başardı. Bütün ülkeler Almanya’ya boyun eğmişlerdi. AB Dönem Başkanı Herman Van Rompuy, Aralık’ta yapılacak AB Zirvesi’ne kadar, Almanya’nın talep ettiği oy hakkı kısıtlaması dahil bir bütün olarak devletlerin iflasını düzenleyecek sözkonusu “mekanizmayı” araştırma ve bunun AB Sözleşmeleri’nde yapılacak ufak değişikliklerle uygulanmasının mümkün olup olmadığı konusunda rapor hazırlayacak.
Zirveden sonra bir açıklama yapan Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, “Bu zirve için A ve B planlarımızı hazırlamıştık. Zirvede alınan kararlar doğrultusunda Kasım’ın sonuna kadar A planını geliştirip Sayın Dönem Başkanı Rompuy’a sunacağız” dedi.

“SORUN YOK, SADECE  NORMALLEŞİYORUZ”
Sabahın ilk saatlerinde, zirve ardından bütün ülkelerin liderleri basına yakalanmadan kaçmaya çalışırken Merkel, gazetecilerin önüne geçip, “Günaydın bayanlar ve baylar. Sizlere kısaca Almanya’nın bu zirve görüşmelerinde bazı değişikliklerle birlikte bütün hedeflerine ulaştığını söyleyebilirim. AB, Almanya için çok önemli ama ben Almanya’nın da çıkarlarını gözetmek zorundayım ve burada bunu yerine getirdim. Alınan kararlar AB’nin geleceğini de güvenceye alan kararlar oldu” dedi.
Kısacası Almanya için iyi olan AB içinde iyiydi!
Zirvenin ardından Avrupa’nın birçok ülkesinde gazetelerde, Almanya tartışıldı. Merkel’e “Demir Leydi” tanımlaması yapanlardan “Daha da güçlenen bir Almanya’nın AB için ne kadar faydalı olacağı”nı tartışanlara kadar.
Almanya’da ise son ana kadar kimsenin ihtimal vermediği ölçüde başbakanın başarılı olması ve ülkenin çıkarlarını bu denli kararlı savunması üzerine dem vuruldu. Birçok yorumcuya göre Almanya, “normal bir ülke” olma yolunda önemli bir adım daha atmıştı.
Almanya’da olup biteni daha iyi anlamak için 27 Ekim günü, “European Council on Foreign Relations” (ECFR) isimli “düşünce fabrikasının” (Thinktanks) Berlin bürosunca yayınlanan “tartışma defteri” dikkat çekiciydi. Ulrike Guérot* imzalı ve “Ne kadar Avrupa olsun” (“Wie viel Europa darf es sein?”) tartışma metninde, birleşmenin 20. yılında, 20. Yüzyıl’ın ‘barış düzenini’ belirleyen önemli faktörlerin giderek önemini kaybettiğine dikkat çekiliyor. “1949-1989 arası dönem batının tarihinde olağanüstü bir durumdu” denilen metinde, bu süre zarfında Almanya’nın dış politikasının da olağanüstü bir politika olduğu belirtiliyor.
Almanya’nın 1949-1989 arası gibi uzun bir süre, ABD’nin de desteği ile “Avrupa’nın iyi niyetli egemeni” olduğu ve Almanya’nın bu süre içinde AB’nin iç entegrasyonu için her türlü fedakârlığı (!) yaptığına dikkat çekiliyor. “Almanya’nın ekonomik bonkörlüğü Avrupa içinde iktidarını geliştirmesine yaradı” denilen yazıda, AB’nin sosyo-ekonomik ve hukuksal düzenlenmesinde (örneğin Euro kıstasları gibi) Almanya’nın büyük ölçüde kendi lehine bir Avrupa sistemi oluşturduğu bildiriliyor. Fransa ve İngiltere’nin bu yöndeki yaklaşımlarının hiçbir zaman uzun vadeli olmadığına da dikkat çekilirken, Almanya’nın, AB’nin çıkarlarıyla kendi çıkarlarını özdeşleştirdiği belirtiliyor.
Fakat metinde tarif edilen bu durum uzun sürmedi. Almanya’nın özellikle Schröder döneminde başlattığı “normalleşme politikası” ile birlikte AB ile olan ilişkilerinde sorunlar daha açıktan yaşanmaya başladı. Almanya artık geçmişin “bonkör ve iyi niyetli egemeni” maskesini bir yana bırakıp, “Artık geçmişin yükünü (faşizm dönemi kastediliyor) sırtımızdan indirip, ulusal çıkarlarımızı daha kararlı takip etmeliyiz. (Schröder)
İki Almanya’nın sermaye açısından ekonomik birleşme süreci tamamlandıktan sonra Alman sermayesi başta Euro ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere AB’yi adeta Almanya’nın iç pazarına dönüştürdü. AB içinde birçok ülkenin Almanya’ya borçlu olması, neredeyse bütün ülkelerin Almanya’ya karşı dış ticaret açığı vermeleri Almanya’nın AB üzerindeki ekonomik gücünü ortaya koyuyor.
Önümüzdeki Aralık ayında ve Mart 2011’de yapılacak AB Zirveleri’nde Almanya’nın istediklerinin önemli bir kısmı daha hayat bulacağa benziyor. Fakat Almanya, kendini bununla sınırlamayacak. Bu zirvelerde atılan adımlar daha önce sürekli gündemde olan “çekirdek Avrupa” hedefine doğru atılmış önemli bir adım olacak. Almanya’nın, Schröder’in dediği gibi “ABD’nin gölgesinden çıkıp, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda politika yapması” için “çekirdek Avrupa”nın yanında Rusya ile stratejik işbirliğini geliştirmesi gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda bu konuda ciddi adımlar atılacak. Bu adımlar aynı zamanda emperyalistler arası güç dengelerinin uzun vadede köklü değişimine işaret olarak da değerlendirilmeli.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: