Çileğin ambalajında ne gizli?

Coşkun Kesici

Havaların iyiden iyiye soğumaya başladığı bugünlerde, güzel ambalajlarıyla mevsim dışı sebze ve meyveler süpermarketlerin meyve ve sebze bölümlerini süslemeye devam ediyor. Metro, Carfour, Lidl, Hofer, Aldi, Billa, Spar gibi market zincirleri müşteriye birçok seçenek sunuyor. Aldığınız çilek, domates ya da biber paketinde duran etiketin daha çok fiyatıyla ilgilendiğimiz için nereden geldiğine pek dikkat etmeyiz. Hoş, dikkat etsek de bizim için pek anlam ifade etmez.
Bu çekici, ucuz ve çeşit çeşit meyve sebzenin soframıza geliş hikayesini daha iyi anlamak için İspanya’nın Akdeniz sahillerine, Almeria’ya kadar uzanalım.
Yeşile, ağaca ve temiz suya hasret olan bu bölgede gözünüzün gördüğü en uzak nokta beyaz bir örtüyle kaplıdır. Bu beyaz örtü Akdeniz sahiline paralel 100 kilometre uzunluğunda yaklaşık 35 bin metrekarelik bir alanı kapsar. Burada yılda, her Avrupalı için kişi başına 10 kilo sebze yetiştiriliyor. Yüksek sezon olarak kabul edilen kış aylarında bu bölgeden her gün ortalama bin tır çıkış yapıyor. Ekonomik açıdan büyük paraların döndüğü sera bölgesini boydan boya kaplayan beyaz naylon, aynı zamanda büyük bir sömürü çarkının da üstünü kapatır.
Yüzde 96’sı göçmen olmak üzere her yıl ortalama 90 bin sezonluk tarım işçisi bu bacasız fabrikada ter döker. Sosyal güvencesiz ve birçoğu da kaçak olarak. Her an işe alınabilir ya da her an işten atılabilir durumdaki emekçiler bir yandan zor çalışma şartlarıyla uğraşmak, bir yandan da diğer işçilerle rekabet etmek zorunda bırakılır. Farklı göçmen grupları arasında önyargı ve rekabet buradaki sömürü çarkını daha hızlandırır çünkü.

DOĞA’NIN KATLEDİLMESİ  UĞRUNA
Bu çarkın döndüğü başka bir bölgeyse Huelva’dır. Huelva, Pasifik Okyanusu’nda çilek yetiştiriciliğiyle ünlü bir sahil şehridir. Kentin özelliklerinden biri de semalarından eksik olmayan beyaz duman kütlesidir. Bu beyaz kütlenin kaynağı ise şehirde kurulu gübre fabrikasıdır.
Almeria’dan farklı olarak bölge milli bir doğa parkına sahiptir. Göçmen kuşların konaklama merkezi de olan bu park hava kirliliği nedeniyle içler acısı bir duruma gelmiştir. Burada arazi, Almeria eyaletinde olduğu gibi büyük toprak sahiplerine ait değil. 1970’li yıllarda gerçekleşen toprak işgalleri nedeniyle bölgede esas olarak küçük köylüler bulunuyor. 2-3 hektar büyüklüğündeki toprağa sahip üreticilerinse büyük bölümü büyük borç yükü altında. Gübre fabrikası tarafından başlatılan çilek yetiştiriciliği sonraki süreçte hızla bütün bölgeye yayılmış. Teknolojik yenilik, kimyasal gübre ve sulama yönteminde geliştirilen teknik ve ucuz işgücü sayesinde 1970 yılında gerçekleştirilen 6.500 tonluk çilek üretimi, 2004 yılına gelindiğinde 350 bin tona ulaşmış. Çilek üretiminin yüzde 30’u normal yüzde 70’i ise “mikro” adı verilen özel tünellerde yapılıyor. Bu tüneller her yıl değiştirilmesi zorunlu 15 bin ton özel siyah plastikle kaplı. Her yıl değiştirilen bu plastikler, içerdikleri yüksek kimyasal madde nedeniyle çevreye büyük zararlar veriyor. Ayrıca çileğin baş düşmanı olarak bilinen kırmızı örümcek ve bakterilerle mücadelede kullanılan ilaçlar da bölgede doğa kirliliğinin artışında önemli rol oynuyor.
Bölgede hektar başına 70 bin fide dikiliyor ancak bu fideler gübre fabrikasından alınmak zorunda. Fide başına 800-900 gram çilek elde ediliyor ve bir kilo çileğin üretim maliyeti yaklaşık 80 Cent. Bunun yaklaşık yüzde 70’ini ise sezonluk tarım işçilerine verilen ücret oluşturuyor. Kilosu 80 Cent’e mal olan çilek, yüksek sezonda aracılara 3,5 Euro’dan satılıyor. Sezon sonunda ise 50 Cente kadar düşüyor. Çileğin tüketiciye ulaştırılmasında asıl kaymağı ise zincirin son halkasındaki marketler yiyor.

SEOZONLUK İŞÇİLERİN YAŞAM KOŞULLARI
Çilek yetiştiriciliğinde en büyük gider kalemini oluşturan tarım işçilerinin önemli bir bölümünü “kağıtsız” kaçak işçiler oluşturuyor. Bu nedenle, düşük ücretin yanısıra, polise verme tehdidiyle ücrete el koyma, fazladan çalıştırma, kötü muamele vb. sorunlar bölgenin sıradan olayları haline gelmiş.
Kağıtsız işçilerin karşı karşıya kaldığı sorunlardan bazıları 2001 yılında Tunuslu işçilerin yürüttüğü mücadele sonucu çözülmüş ve önemli bir bölümü çalışma müsaadesi almışlar.
Ama sorun bununla sınırlı değil. Çalışma müsaadesine sahip emekçilerin durumu da pek iç açıcı değil. Yapılan toplu iş sözleşmelerinin uygulanması bölgelere göre değişmekte; ve işverenler bu sözleşmeleri sürekli ihlal etmekteler.
Bölgedeki işçi profili ise 2001 yılından itibaren ciddi biçimde değişmiş. Bu tarihte Polonya’dan 7 bin kadın tarım emekçisi getirilmiş. 2005 tarihinde ise bu sayı yaklaşık 22 bine ulaşmış. Üstelik İspanya’ya geliş parasını da işçilerin kendisi ödemiş. Bu işçilerin bir bölümü çiftlik evlerinin avlularına kurulmuş odalarda istif halinde yaşamak zorunda bırakılmış. Ortak kullanılan çamaşır makinesi ve mutfak için de ayrıca kira vermek zorundalar. Bu odalarda kalma şansını elde edemeyenler ise  dışarıda naylondan derme çatma yapılmış çadırlarda yaşıyorlar. Tuvaletsiz, susuz, elektriksiz, mutfaksız yaşamlarını sürdürmek zorunda olan göçmenler bütün bu kötü şartlara rağmen toprak sahiplerine bir de kira ödemek zorundalar. Yasal işçi ücretinin oldukça altında para kazanan bu işçiler, hiçbir zaman yararlanmasalar da işsizlik ve emeklilik sigortası için devlete aidat ödüyorlar. Bütün bunlara birde kadın işçilerin uğradığı taciz, sarkıntılık vb. olayları eklemek gerekiyor.
Emmanuelle Hellio’nun polonya kökenli kadın tarım işçisiyle yaptığı röportajında yer alan şu anlatım durumu açıkça ortaya koymaya yetiyor:
“… ilk olarak 2004 yılında İspanya’ya geldim. İspanyol işveren yanında 2 Polonyalı kadınla birlikte geldi ve bizi kontrol etti. Kendimi adeta hayvan pazarındaymışım gibi hissettim. Çünkü bize öyle davrandılar. Buraya sadece çalışmak, çalışmak, çalışmak için getirilirsin.  İşverenler bizi kendi malı olarak görüyordu. Herşeyimizi, giyimimizi bile kontrol ediyordu. Hoşuna giden birine “Bu akşam seninle yatacağım, yatmazsan iş de yok” diye tehdit ediyordu. Haftanın yedi günü çalıştırıyorlardı. Her gün ortalama 1 ya da 2 saat fazladan mesai yapmak zorunda bırakılıyorduk. Ama fazla mesailerimiz hiçbir zaman ödenmedi…” .
Her yıl İspanya’ya çilek toplamaya giden 30 bin Romanyalı kadın işçiden birinin söyledikleri de sömürü ilişkisinin boyutu ve nerelere uzandığını gösteren bir başka örnek:
“… Korkunç bir tempoyla çalıştırılıyorduk. Bir gün Romanya konsolosluğunu aradım. telefona bakan kibar bir bayandı, beni dinledi ismimi alarak telefonu kapattı. Ertesi gün işveren tarafından çağrıldım ve sert bir biçimde uyarıldım. O an anladım ki konsoloslukla iyi ilişkilere sahipler.”
Başta Polonya, Romanya, Senegal, Tunus gibi ülkelerin iş ve işçi bulma kurumlarının yanısıra çalışma bakanlıklarının da bu sömürü çarkının sorunsuz dönmesinde bir dişli olduğu yapılan araştırmalarda ortaya çıkmış bulunuyor.

BÜYÜYEN IRKÇILIK TEHLİKESİ
Göçmen işçiler zor çalışma şartlarının yanısıra artan ırkçı tehlikeyle de karşı karşıyalar. Almeria Eyaletine bağlı El Ejido bundan yaklaşık 25 yıl önce İspanya’nın en yoksul şehirlerinden biriymiş. Ancak bugün 76 bin nüfusu ve sahip olduğu 71 banka şubesi ve kişi başına düşen milli gelirle ispanya’nın en zengin şehri durumunda. Bu zenginliğe ise sezonluk tarım işçilerinin sömürüsü sayesinde ulaşmış. Sezonluk göçmen tarım işçileri buna rağmen ırkçıların hedefi olmaktan kurtulamamışlar. Öyle ki, şehrin belediye başkanı Juan Enciso Ruiz, yakın geçmişte gerçekleşen bazı olayların ardından “Göçmenlere evet, ancak onların yeri şehrin dışı” şeklinde açıklama yaparak ırkçılardan yana tavır takınmış.
Marketlerden soframıza uzanan meyve ve sebze paketlerinin yazmadığı bu sömürü hikayesi Avrupa Birliği’nin seyirci kaldığı bir ortamda gelişiyor. İşsizlik ve yoksullukla gelen çaresizliğin sermaye tarafından nasıl kara dönüştürüldüğü yediğimiz çileğin ambalajında gizli yani!

Kaynaklar:
Peripherie &  Plastikmeer (Europäisches Bürgerinnenforum)
El Ejido (Europäisches
Bürgerinnenforum

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: