İkinci devrede moralsiz

İki yıl önce ABD başkanlığına seçilen ilk siyahi politikacı olan Barack Obama, 2 Kasım’da yapılan ara seçimlerde ağır bir yenilgi alarak, başkanlık süresinin ikinci yarısında moral bozukluğuyla girmiş oldu. Obama’nın ilk ciddi sınavı olarak kabul edilen Kongre ara seçiminden rakibi Cumhuriyetçiler ve onların içindeki aşırı sağcılar zaferle çıktı. Cumhuriyetçiler, seçimlerde çoğunluk için gereken 39 sandalyeyi geçerek, mecliste en az 60 sandalyeyi Demokratlar’dan aldı.

SENATO DÜŞMEDİ!
Senatoda ise durum daha farklı. Temsilciler Meclisi’nde seçim zaferini Cumhuriyetçilere bırakan Demokratlar, sayıları azalsa da Senato’da çoğunluklarını korumayı başardı. 1930 seçimlerinden bu yana ilk defa, Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluk parti değişikliğini Senato takip etmedi.
Senatodaki son tablo, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki farkın azalmasına yol açtı. Bu durumda, gelecek dönemde Demokratlar istedikleri yasa tasarılarını geçirmede çoğunluğu ellerinde bulunduracaklar ama Cumhuriyetçiler tarafından da daha fazla zorlanacaklar.
Temsilciler Meclisi ve Senato’daki bu son durum, beklenildiği gibi bölünmüş bir kongrenin ortaya çıkmasına neden olacak. Bunun da önümüzdeki dönemde kongrede iki parti arasında, yasaların kabul edilmesinde yeni gerginlikler yaşanmasına neden olabileceği ifade ediliyor.
Cumhuriyetçiler, Senato ve Temsilciler Meclisi’nin yanı sıra, valilik seçimlerinde de önemli bir başarı elde ederek, en az 10 valiliği Demokratlar’ın elinden aldı.
Seçimler, “devletin ağırlığını” eleştiren muhafazakar Çay Partisi hareketi açısından da önemli bir test niteliği taşıyordu. Çay Partisi hareketinin desteklediği Rand Paul’un Kentucky’den, Marco Rubio’nun Florida’dan, Daniel Coats’un Indiana’dan senatör seçilmesi, Nikki Haley’nin de South Carolina valiliğini elde etmesi, hareketin bu seçimlerde kaydettiği en önemli başarılar arasında yer aldı.
Siyasi gözlemciler ara seçimler sırasında Cumhuriyetçiler’in önceki seçimlere göre daha sağcı bir söylem kullandığı konusunda görüş birliğine vardı.
Seçim sonrasında yapılan analizlerde özellikle emeklilerin Obama’nın partisine sırt çevirdiği saptandı. Buna göre emeklilerin yüzde 58’i Cumhuriyetçiler’e oy verdi. 2006’daki ara seçimlerde ve 2008’deki başkanlık seçimlerinde emeklilerin yüzde 51 ve 52’si Demokratlar’a oy vermişti.

ÜLKE EKONOMİ BORÇ  BATAĞINDA
Obama ve partisinin seçimlerde ağır bir yenilgi almasının nedenlerinin başında elbette ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durum önemli bir rol oynuyor. İki yıl önce daha fazla eşitlik ve refah söylemiyle işbaşına gelen Obama’nın izlemiş olduğu politika ile sosyal adaletsizliği azaltma yerine daha da derinleştirdiği görülüyor.
Çünkü ülke ekonomisi krizin etkisiyle ciddi sorunlarla boğuşuyor. 2006 yılından bu yana günde ortalama 3,2 milyar Dolar borçlanıyor. 2010 itibariyle toplam borç Yurtiçi Gayri Safi Hasılası’nın (GSYİH) yüzde 83,4’ünü oluşturuyor. (11.9 trilyon Dolar) Bu borcun 2011’de GSYİH’nın yüzde 99’a, yani 15,1 trilyon Dolara çıkması bekleniyor.
Yine verilere göre 2008’den bu yana günde ortalama 7 bin 300 kişi işini kaybediyor. 2000 yılında resmi olarak 5,7 milyon olan işsizlerin sayısı bu yıl içinde 15,1 milyona yükselmiş durumda.
Son istatistiklere göre 300 milyon nüfuslu ABD’de 43,6 milyon insan yoksul ve bu rakam geçen yıla göre 4 milyon daha fazla. Yoksulluk 51 yıl aradan sonra ilk kez bu kadar yükselmiş bulunuyor; 50,7 milyon (yüzde 16.7) ABD’linin bir hastalık sigortası yok.
Der Spiegel dergisi de kapaktan işlediği konuyu ‘Amerika Çaresiz Devletleri’  başlığıyla verdi ve “bir iyimser ulusun nasıl da kötümser, umutsuz ve öfkeli” bir topluma dönüştüğünü örneklerle ortaya koydu.

UMUTSUZ VE ÖFKELİ BİR  TOPLUM
Ekonomik kriz özellikle “orta direği” önemli oranda sarsmış. Örneğin ‘Amerikan yaşam tarzı’nın bir sembolü olarak kabul edilen herkesin müstakil bir konut sahibi olması artık hayal. Çünkü daha önce 5-10 bin Dolar karşılığında verilen yüz binlerce dolarlık krediler geri ödenemez hale gelmiş ve elindekini kaybeden “orta sınıf”ta “paranoya“ya varacak düzeyde histeri ve çaresizlik başgöstermiş.
Der Spiegel, Amerikan toplumu içerisinde mevcut sistemin sorunları çözeceğine dair umutsuzluğun ve karamsarlığın arttığına da dikkat çekiyor. Bir araştırmaya göre halkın yüzde 63’ü mevcut yaşam standartlarının korunamayacağını ve durumun giderek kötüleşeceğini düşünüyor.
ABD ekonomisinin yaşadığı sarsıntı hem Amerika hem de dünya genelinde önemli etkileri olacağını Nobel ödüllü ekonomistler de artık yüksek sesle ifade ediyor.
Harward’da ders veren sosyolog Robert Putnam, ekonomik koşulların toplumda bir yeniden çatışma/gerilim yarattığına işaret ederken, çelişkilerin geldiği durumu şu şekilde özetliyor: “Amerika’da bir firma şefi bir işçiden 300 kat daha fazla para kazanıyor. Bu 1950’de 30 kattı. Bu sosyal uçurum sonucunda sınıfsal kökene göre farklı okullar, eğlence yerleri, farklı semtler oluştu”.
Sosyalizmin bir tehdit olarak ortadan kalkmasıyla birlikte neoliberalizmin hızla yaygınlaşması, ‘rüya ülkesi’nde zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu da alabildiğince derinleştirdi.
Şimdi ellerindeki zenginlikleri kayıp giden ya da eskisi gibi kazanamayan orta ve büyük burjuvazi, sömürerek yoksullaştırdığı, toplumun kenarına attığı yoksul emekçilere, göçmenlere karşı daha büyük kin ve nefrete bürünmüş durumda.
Çay Partisi tam da bunun bir ifadesi olarak ortaya çıkmış durumda.
2 Kasım’daki zafer havasını arkasına alan bu gerici akımlar bundan sonra yoksullara karşı daha pervasız saldırıları gündeme getirecek görünüyor. Ve bu durumun daha şiddetli sosyal çatışmalara zemin hazırlayacağı öngörülüyor.
Olgular, “Amerikan imparatorluğu”nun içine girdiği ekonomik ve toplumsal sorunlar girdabından kolay kolay ve kısa sürede toparlanamayacağını gösteriyor.
(YH)

Çay Partisi kimin temsilcisi?

Avrupa’nın pek çok ülkesinde yükseliş içinde olan “radikal/popülist sağ”ın bir de ABD ayağı var. Hatta denilebilir ki; Avrupa’da İslam/göçmen karşıtlığını kendilerine paravan olarak kullanan bu yeni tarz ırkçı hareketlerin akıl babaları ABD’de bulunuyor.
Yaz aylarından bu yana Cumhuriyetçi Partisi içinde bir grup kendisini “Tea Party” (Çay Partisi) diye adlandıran grup, 2 Kasım’daki seçimlerde önemli bir zafer kazandı. Sözkonusu hareket bundan aldığı güçle şimdi siyasi dengeleri daha da sarsmanın hesaplarını yapıyor.
Avrupa’daki sağcı parti ve akımlar gibi Çay Partisi de sürdürdüğü propagandanın merkezine İslam, yoksul ve göçmen karşıtlığını koyuyor.
Barack Hüseyin Obama’daki “Hüseyin”e sürekli atıfta bulunan ve Obama’yı devirmeyi birincil hedef yapan bu gerici akım, emek değerlerinin ve sosyalizmin tam anlamıyla azılı düşmanı. Seçimler öncesinde Obama’nın sosyalist olduğunu ileri sürecek kadar zıvanadan çıkmış.
Basında yer alan haberlere göre 178 Cumhuriyetçi milletvekilinin dörtte biri bu aşırı sağcı hareketin üyesi ya da politikalarını destekliyor. Bu milletvekillerinin önemli bir bölümü zengin güney ve orta Amerika’daki eyaletlerden geliyor.
İlk olarak 21 Temmuz’da Matin Luther King’in o ünlü “Bir hayalim var” konuşmasını yaptığı meydanda gövde gösterisi yapan Çay Partisi, 2 Kasım’daki kongre ve senato seçimlerinde göstermiş olduğu başarı nedeniyle önümüzdeki dönemde ABD’nin iç ve dış politikasını etkilemeye aday görünüyor.
Önemi ise, ABD sermayesinin iç ve dış çıkarlarına bağlı olarak siyaset eksenini sağa kaydırmasıyla ilgili. Çay Partisi ile yapılmak istenen de bu; içeride ve dışarıda daha saldırgan politikalar izlenmesinin zeminini oluşturmaktır.
Sağlık Reformu nedeniyle Obama’nın ‘sosyalist’ olarak nitelenerek, demagojik bir kampanyanın sürdürülmesi de bununla bağlantılı.
Junge Welt’te Knut Mellenthin’in yazdığına göre, bu gerici faşist partiye maddi destek sunanların başında ilaç ve çevreyi kirleten petrol tekelleri geliyor. Çay Partisi’nin önemli simalarından Christine O’Connell’in seçim kampanyasında tekellerden açıktan 200 bin Dolar aldığı biliniyor. Yine petrol rafineri sahibi Charles ve David Koch kardeşler de bu gerici harekete 100 bin Dolar bağışta bulundu. ABD’deki basının çoğu Çay Partisi’nin yükselişini “orta sınıfın isyanı” olarak tanımlıyor.
Bu ırkçı hareket için ilk merkezi gösteri çağrısını yapan Fox News televizyonun program yapımcılarından fanatik dinci Glenn Beck de grubun sözcüleri arasında yer alıyor.
Son seçimlerle birlikte popüler hale gelen Çay Partisi, asıl ününü 1773 yılında İngiliz hükümranlığına karşı bir protesto hareketi olarak ortaya çıkan ve ABD’nin bağımsızlığını savan Boston Çay Partisi’nden alıyor. Bu yüzden de ABD toplumu içinde bir itibarı bulunuyor.
Özetle ister Avrupa isterse de ABD’de olsun, en zengin kapitalist merkezlerde geniş halk kesimleri arasında gelecek endişesi ve korkusu günden güne artıyor ve ırkçı-faşist hareketler bir kez daha korku ve endişeleri demagojik bir şekilde kullanarak kitleleri yedeklemeye çalışıyorlar. Ve kısmen de başarılı oluyor. Bunda emekçilerin çıkarlarını doğru temelde savunan hareketlerin zayıf olmasının büyük bir rolü bulunuyor.
Nereden bakılırsa bakılsın, Avrupa ve ABD’de tekeller, egemenliklerini pekiştirmek için “sağ popülizmi” daha etkili bir araç olarak kullanmaya çalışıyorlar. Çünkü ekonomik ve siyasi gelişmeler, sosyal sorunları ve sınıfsal kamplaşmayı daha da derinleştirmekte ve belirgin hale getirmektedir. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: