„Şark siyaseti“yle perdelenen çelişkiler

GAZİ ATEŞ

„Demagog“ kelimesinin etimolojik anlamı, „halk lideri“dir. Yalnız, buradaki „halk liderliği“, tutkulu konuşmalarla halkı yanıltmaya dayanır. Dolayısıyla „demagoji“ de, özü itibariyle, halkı siyasal olarak yanıltmak, galeyana getirmek, kışkırtmak demektir. İşte birkaç haftadan beri, Almanya’daki burjuva siyasetçilerinin; göçmenleri, İslamı ve özellikle de „uyuma direnen göçmenleri“ bir kez daha „tartışma“ konusu yapmaları, aslında klasik bir demagojik manevradan başka bir şey değildir.
Ne var ki, güncel demagojiler ne denli klasik ise de, o denli somut ve son 40 yıl açısından klasik olmayan bir amaca hizmet etmektedir. Aşağıda açıklamaya çalışacağımız gibi, bu demagojilerin asıl özgünlüğü, tam da „eleştirilen“ sorunları derinleştirecek adımlar için uygun bir politik ortamın hazırlanmasına dönük olmasıdır. Sanki Almanya’ya „şark siyaseti“ sirayet etmiştir: Bazı adımları, tam da „karşıt“ yaygaraları zirvesine tırmandırırken atmak!

MESELE NE?
Olup biteni daha net anlayabilmek için, bir anlığına, politika ile ekonomiyi birbirinden ayrı ele alalım. Alman tekelci sermayesinin kalifiye emek gücüne olan ihtiyacı, çeşitli nedenlerden ötürü artmaktadır (Neden olarak, başta demografik gelişme ileri sürülmekte. Oysa bugünkü açığın asıl nedeni; tekelci sermayenin üretkenliği ve dolayısıyla karları artırmak amacıyla emek gücünde son on yıllarda sağladığı büyük tasarruftur. Ve elbette bu tasarrufun eğitim alanındaki kaçınılmaz negatif yansımaları!).
Tek başına 2011 yılı için, kalifiye emek gücü açığının 300 ila 400 bin arasında olacağı belirtilmekte. Üstelik, Türkiyeliler de dahil olmak üzere, bazı göçmen gruplarındaki kalifiye emekçiler ile akademisyenlerde, son yıllarda giderek artan bir oranda, Almanya’yı terk etme veya tercih etmeme eğilimi güçlenmektedir. Ayrıca Almanya 2008’den beri göç açığı vermekte, yani ülkeyi terk edenlerin sayısı, gelenlerin sayısından fazla olmaktadır.
Tarih tekerrür ediyor gibi görünse de, aslında tekerrür eden sadece biçimlerdir: Tekelci sermayenin yeniden ucuz emek gücüne ihtiyacı var ama bu emek gücü, öncesinden farklı olarak, kalifiye olmalı. Sorun ise, kalifiye emek gücünü de ucuza getirebilmektir! Bunun yöntemi bellidir: Kalifiye emek gücünün nispeten ucuz olduğu ülkelerden getirilecektir.
Oysa, Almanya’da kalifiye emek gücü ihtiyacını karşılama gibi bir sorun olmamalıdır. Dahası, milyonlarca emekçinin işsizliğe mahkum edildiği bir ülkede böylesi bir talepte bulunmak, en hafif kelimeyle küstahlıktır. Ancak, tekelci sermaye için bu ihtiyacı iç pazardan karşılamak, gelinen yerde oldukça maliyetli bir iştir. Bu nedenle, o bunu tercih etmemektedir. Aslında bu güncel olay, sermayenin çıkar ve ihtiyaçlarıyla, emekçi toplumun ihtiyaç ve çıkarlarının ne denli bir karşıtlık oluşturduğunun yalın bir örneğidir de…
İşin politik boyutuna gelecek olursak: 50 yıl öncesinde, yabancı işçileri ülkeye getirmenin önünde ciddi bir politik engel yoktu. Bu bir yana, sermaye ve hükümetleri, onyıllar boyunca, getirttikleri emek güçlerinin insan oldukları gerçeğini dahi dikkate almadılar! Ve bu insanları adeta ilkel ilişkiler içerisinde sömürmenin hukuki ve sosyal çerçevesini de, her tür toplumsal sorumluluktan uzak ve akla gelebilecek en bayağı çarpıtmalarla (başta da „Almanya göç ülkesi değildir!“ demagojisiyle) esasta muhafaza ettiler.
Halbuki, modern bir toplumda, insan sömürmenin dahi asgari sosyo-kültürel gerekleri vardır! Ama Alman sermayesi, savaş sonrasının son derece büyük sermaye birikimi açığını hızla kapatma hırsıyla, bu asgari gerekleri bile yerine getirmedi! Bu bakımdan, bugün uyumun indirgendiği „Almanca öğrenilmeli!“ tekerlemesiyle, bir bakıma, tekelci sermayenin bu tarihsel pervasızlığı da unutturulmak istenmektedir (Kuşkusuz, Almanca öğrenilmelidir. Ama bu konu, neden ve sonuçları tersyüz eden demagojik çağrıların malzemesi yapılmamalıdır!).
Sonuç olarak; sermayenin bu pervasızlığı, „misafir işçiler“ üzerinde, sınırlı hak durumunun ve herhangi bir hak talep edilmemesi düşüncesinin Demokles’in kılıcı gibi sallanmasını gerekli kılmıştır. Sömürünün belirtilen ilişkiler içerisinde olabildiğince sürebilmesi için „yabancılar politikası“nın ruhunu da şu esaslar oluşturmuştur: Bir taraftan bu işçilerin haksızlığı ve hak talep etmemeyi kendiliğinden kabullenmelerini sağlayacak bir algı ve kültürün canlı kılınması; diğer taraftan Alman toplumu tarafından benimsenmelerini zorlaştıracak bir ilişki düzeyi ve ortamının muhafaza edilmesi („Entegrasyon açıkları“ da, esasta, Alman ve Türk devletinin işbirliği üzerinde şekillenen bu politikanın eseridir.).
Ancak, göçün 50. yıldönümünü tamamladığımız şu günlerde, durum adamakıllı farklıdır. Tekelci sermayenin çıkarları gereği izlenilen politikaların katmerleştirdiği toplumsal sorunlar karşısında (bir tarafta „entegrasyon açıkları“, diğer tarafta kitlesel işsizlik!), güncel kalifiye emek gücü talebi bir meşruiyet sorununu gündeme getirmektedir. Misafir/göçmen işçiler sorunu üzerinde 40 yıl boyunca tepinilen bir ülkede, bu talebin önünde, özellikle de toplumca kabul edilebilmesi bakımından, aşılması gereken ciddi politik handikapların bulunduğu açık olsa gerek.

ÇIKARTILAN DERSLER!
Politika ile ekonomiyi, gerçek hayatta olduğu gibi, bir bütün olarak ele aldığımızda, buraya kadar belirttiklerimiz şu haklı soruyu gündeme getirmektedir: Daha çok yabancı emek gücü getirilecekse, bunun öngününde göçmenlerle ilgili bu demagojilere neden başvuruluyor? Bu, amaca ulaşmayı daha da zorlaştırmıyor mu?
Bu sorulara, mecazi bir yanıt verilebilir: Aynı „günahı“ ikinci kez işleme töhmetine maruz kalacak biri, ilk „günahı“nda suçun kendisinde değil, başkasında olduğunu iddia edecektir! Ve bir daha, suçladığı kişinin oyununa gelmeyeceğini söyleyecektir! Başka bir deyişle, milyonlarca işsizin olduğu ve üstelik „entegrasyon açıkları“nın büyük bir sorun olarak algılandığı bir ülkede, yeni „göçmen kafileleri“ne kapıların açılmasına karşı gelişebilecek tepkileri göğislemek ve yön vermek gerekmekte. Bunun yolu da; geçmişten ders çıkartıldığı, aynı hataların tekrarlanmayacağı ve bu konuda çıkarılan derslere uymamakta direnenlere de müsamaha gösterilmeyeceği havasını ülke çapında yaratmaktır!
Bunun birinci hamlesi; (suçu başkalarına atabilmek için) suçlu bulmak: „Uyuma direnenler“! İkinci hamlesi, ders çıkartmak: „Çok kültürlülük iflas etti“, bundan sonra „herkes Almanca öğrenmeli“ ve „öncü kültürü“ benimsemeli!
Bu bakımdan, Başbakan Merkel’in birden „çok kültürlülüğün başarısızlığını“ keşfetmesi anlamsız değildir. Amaç, tekelci sermayenin yabancı emek gücü konusunda ikinci büyük „günahı“nı işleme kararının neden olacağı tepkilerin sermayeye yönelmesini engellemektir.
Öte yandan, özellikle CDU gibi bir partinin bu konuda inandırıcılığını yitirmeden ve tükürmüş olduğunu yalamadan adımlar atması göründüğü kadar kolay değildir. Bu manevranın, ustaca bir demagojiyi gerektirdiği, yapılan açıklamaların çelişik karakterinden de (eski göçmenlerin genel bir sorun yapıldığı yerde, özel bir sorunu yeni göçmenlerle çözmek) anlaşılmaktadır!
Fakat sadece seçmen kitlesi açısından değil; burada dikkate alınması gereken başka güçler de var. Örneğin tekeldışı sermaye, tekelci sermayeye bu olanağın tanınmamasını talep etmekte. Ya da en azından, rekabet gücü açısından göreceği zararları telafi eden yardımların kendisine de sağlanmasını istemektedir. Hırıstiyan Sosyal Birlik Başkanı Horst Seehofer, bu konuda tekeldışı kesimlerin sözcülüğünü üstlenmiş görünmekte. Onun „entegrasyona ilişkin yedi maddelik planı“nın esasını, ‚yeni göçleri kolaylaştıracak düzenlemelere gereksinim olmadığı‘ düşüncesinin oluşturması tesadüf değildir. Burjuva siyasetinin bu refleksi, genel olarak soyut İslam karşıtlığının somut bir ekonomik çıkarı perdelemek amaçlı olduğunu görmemize de yardımcı olmaktadır. Bu gerçek, tekelci sermayenin güncel talebinin özellikle orta kesimin pozisyonunu zayıflatacağı, ülkedeki mevcut kalifiye emek gücünün değerini de hızla düşüreceği olgusuyla birlikte ele alındığında daha net görülecektir.
Asıl ağırlık ve öncelik neye verilecek; iç pazardaki potansiyelin maliyetli seferberliğine mi (yabancı diplomalarının tanınma süresinin hızlandırılması, ciddi bir maliyet oluşturmadığından çabuk kararlaştırılmıştır, ancak iç pazardaki potansiyelin değerlendirmesinde bu adım son derece yetersizdir); yoksa dış ülkelerden ucuz kalifiye emek gücünün getirilmesine mi? Güncel politik „göç tartışmaları“nın gerisinde bu ekonomik sorun yatmaktadır. Bu bakımdan, özellikle de Türkiyeli ve Müslüman göçmenler arasında keşfedilen „uyuma direnenler“ grubu, çeşitli sermaye gruplarıyla siyasi partilerin bu sorunla ilgili topluma dayatmak istedikleri „çözüme“ göre kullandıkları bir korkuluk olarak değerlendirilebilir.

„UYUMA DİRENENLER“!
Çarpıcıdır ki, „uyuma direnenler“ kavramıyla toplum korkutulurken, „öncü kültür“e karşı uzun soluklu bir „direniş“ içerisinde olan bu grubun göçmenler arasındaki oranını İçişleri Bakanı Thomas de Maiziére dahi bilmemektedir! Şükür ki bakan, bu „direnişçi grubun“ gerçek gücünü açığa çıkartmak üzere eyaletlere araştırma talimatı vermiş! Fakat gelen ilk yanıtlar bakanın canını sıkacak cinsten: Aşağı Saksonya’dan verilen bilgilere göre, yeterli bir gerekçe bildirmeksizin kurslarına katılmayan „direnişçi“ göçmenlerin oranı % 3,8! Ve sadece % 2,6’sı hakkında bir yaptırım gerekli olmuş! Yani, „uyuma direnenler“ var, ancak aylardır kaldırılan tozdaki parçacık oranı (% 2,6!) pek küçük! Bu durumda, „uyuma direnen göçmenler“ metaforunun tek bir işlevi olabilir: Yerli halkı demagojilere açık ve kanar hale getirmek!
Yeri gelmişken belirtelim ki, hemen hemen bütün ileri kapitalist ülkelerdeki orta ve küçük burjuva sınıfların konumları, bir süreden beri, özellikle de 2001 kriziyle belirip, 2008/9 kriziyle de çok daha boyutlanan bir sarsıntı il karşı karşıya. ABD’de son krizin siyaset sahnesine çıkardığı gerici Tea Party ve son yıllarda Batı ve Doğu Avrupa’daki gerici, ırkçı ve faşizan partilerin güçlenerek toplumsal tabanlarını genişletmesi gibi gelişmeler, esasta orta ve küçük burjuva sınıfların ekonomik ve sosyal konumlarında yaşanan ve giderek derinleşeceğe benzeyen sarsıntıların politik plandaki yansımalarıdır. Günümüz İngiltere’sinde, yeni hükümetin büyük çaplı tasarruf paketine karşı, işçi ve emekçilerin yanı sıra, küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerin de -üstelik açıktan tekelci sermaye ile polemiğe girerek- tepki göstermesi, yaşanan bu altüst oluşun mevcut ve olası çapı konusunda bir fikir vermektedir. Devrimci bir işçi hareketinin varlığı koşullarında, aslında işçi sınıfının tekelci sermayeye karşı mücadelesi tarafından yedeklenebilir ara sınıf ve tabakalar, bugün daha gerici ve faşizan bir pozisyona sürüklenmekte ve haliyle işçi sınıfının mücadelesinin politik hedeflerinin saptırılmasına hizmet etmektedirler…

VERİLMESİ GEREKEN YANIT
Almanya’ya dönecek olursak. Görülmektedir ki, tekelci sermaye ve hükümeti, hesap vermesi gereken tarafken, talep eden ve suçlayan taraf olabilmektedir. Oysa, tekelci sermayenin ucuz kalifiye emek gücü talep etme küstahlığı ve bu küstahlığı örtmeye dönük demagojik politik kampanyalar, aslında tam tersi bir sürecin gelişmesinin vesilesi olması gerekirdi.
Vurgulanmalıdır ki, „uyuma direnen göçmenler“ argümanının, çok cüzi de olsa, varlığı itibarıyla burjuva siyasetçilerine sunduğu üste çıkma olanağı, suçluyu güçlü kılan faktörlerden sadece birisidir. Daha ciddi ve temelli sorun ise; tekelci sermayenin rekabet gücünün artırılmasını, Almanya’daki işçilerin işyeri ve yaşam standardını korumanın yegane „gerçekçi yolu“ olarak benimsemiş bir sendikal çizginin işçi sendikalarında hala hakim olmasıdır. Nitekim, DGB’nin bu konudaki bütün açıklamaları da (iç pazardaki potansiyeli seferber etme, bu bağlamda eğitime daha fazla kaynak aktarma vb.), esasta samimi değil, pratikte de hiçbir ciddi mücadeleyi öngörmemektedir. Hükümet de, toplumu, tekelci sermayenin yeni ihtiyaçlarına hazırlarken, bu cepheden ciddi bir engelle karşılaşmayacağını düşünmektedir.
İşbirlikçi sendika bürokrasisinin bugüne kadarki „mücadele/direniş“ söylemi ve pratiği, esasta işçilerde ‚plasebo etkisi‘ yapmanın ötesinde bir amaç gütmemiştir. Bu, sadece geçmişin tecrübesiyle sabit değildir, bugünün „hava raporu“nda da görülmektedir: Fransa’da fırtınalar kopar ve İngiltere’de kara bulutlar gökyüzünü kaplarken, birçok Avrupalı sermayedarın gıptayla baktığı Almanya’da güneşli bir hava hakimdir!
Elbette Almanya’daki bu hava da değişecektir, bazı bakımlardan değişmektedir de. Bunun ama daha hızlı, nispeten daha az sancılı ve gereksiz enerji ve zaman kaybına yolaçan sapa yollara sürüklenilmeden gerçekleşebilmesi açısından, bütün sınıf bilinçli işçilerin; güncel dönemin görevlerini çok yönlü kavramaları ve buna uygun bir çalışma ve girişkenliği geliştirmeleri ayrı bir önem arz etmektedir.
Sürmekte olan demagojik kampanyaya karşı; yerli ve yabancı demokratik kitle örgütleri üzerinden geniş bir karşı kamuoyunu örgütlemek ne denli yakıcı bir gereklilikse, olup bitenin sınıfsal arka planını gözeterek bütün işçiler arasında; sermayenin somut emelleri ve bunlar karşısında öncelikle de sınıfın mücadele örgütleri olarak sendikaların, hangi taleplerle ne tür bir mücadeleyi örgütlemelerinin gerekli olduğu konusunda somut bir bilinç ve ona uygun bir pratik geliştirmek de o denli hayatidir. Görevlerin ele alınışı ve yerine getirilişinde bu bütünlük sağlanılamadığı ölçüde, çabalar hep eksik kalacak ve daha kötüsü mücadeleler boyutlanamayacaktır.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: