Irkçılığa ve savaşa karşı birlikte

Arnold Schölzel*

Almanya’da yılın ilk aylarında ileri gelen politikacıların açıklamalarıyla kışkırtılıp „kamuoyu düşüncesini yönlediren“ medyanın desteklediği, yeni bir yabancı düşmanı ve ırkçı dalga yaşanıyor. Bu dalga ilk önce, Yunanistan halkını hedefledi ve „Yunanlılar, lüks yaşam sürmek için emekli maaşlarını bize ödetmek istiyorlar“ yaygarasıyla başladı. Bu yeni birşey değil.Kitlesel işsizliğin iyice sağlamlaştığı son 30 yılda bu türden kampanyalar peşpeşe geldi. Bu İmparatorluk döneminde yaşanmış, ardından faşizm tarafından kullanılmış ve en yoksulları, toplumun dışına atılmış kitleleri hedef alan eski bir Alman geleneği. Egemenlerin borazanlığı üstlenmiş olan kışkırtıcılar, bu kampanya için „sosyal hak istismarcıları“ terimini ürettiler. Buna göre toplum, „sosyal hak istismarcıları“ ve „zenginlikleri yaratanlar“ olarak ikiye bölünür. Bu kışkırtmanın en derin yaşandığı dönem, 1993 yılı oldu. Neonazilerin saldırıları eşliğinde bu kampanyanın sonunda sığınma hakkı kullanılamaz hale getirildi. Kampanya 2004 yılında, özellikle Doğu Almanya’da Harty IV yardımına muhtaç olanların sokak gösterileri yapması karşısında bir kez daha örgütlendi. Dönemin SPD’li Ekonomi Bakanı Wolfgang Clement tarafından hazırlatılan bir belgede, insanlar „asalaklar“ olarak tanımlanıyordu. Aynısını, bu yılın başında Hartz IV yardımı alanları „alınteri dökmeden maaş alanlar“ olarak nitelendiren Guido Westerwelle de yaptı.
İtalyan filozof Domenico Losurdo’nun dikey ırkçılık olarak adlandırdığı, yani tepedekilerin aşağıya, topluma doğru yaydıkları bu sosyal ırkçılık, kapitalizmin ilk günlerinden bu yana onun yol arkadaşı oldu. Okullarda ve medyada başlayarak, elindeki bütün araçları kullanan sistem, toplumdaki sosyal bölünmüşlüğü doğa yasalarının gerekli sonucu gibi lanse etmeye, bunu beyinlere kazımaya çalışıyor. Buna göre işçi, işsiz, yoksul ve hasta olanlar daha değersizdir.
Ama elbette ön planda olan, çalışanların bölünmesidir. Ve bunun için en iyi denenmiş araç, milliyetçilik ve ırkçılıktır. Alman emperyalizminin bu alanda kazandığı deneyimleri ayrıntılandırmaya gerek yok. Bütün dünya bu deneyimlerin korkunç sonuçlarını çekmek zorunda kaldı. Bugün de sorun yine bölme planlarıdır; Batı ile Doğu Almanya, genç ile yaşlı ve bütün bunlardan önce göçmen kökenlilerle yerli adı verilenler, müslümanlarla hıristiyanlar arasında bir bölünmüşlük yaratılmak isteniyor. Almanya’daki en büyük medya tekellerinden biri olan Springer’in patronu Mathias Döpfner, geçenlerde Die Welt gazetesinde iki sayfa kaplayan bir yazı yayınladı. Bu yazısında, yüzyıllardır süren „dünya halifeliği“ çabalarına silah gücüyle karşı çıkma çağrısı yaparak şöyle diyordu: „Almanya’nın yenilgiden aldığı ders, ‚Bir daha asla savaşlar olmasın, askeri müdahelelerde bulunmasın, bir daha önderlik görevini üstlenmek istemesin‘ şeklinde yorumlandı. (…) Tarihten çıkardığımız tek ders, hiçbir ders çıkarmamak mı olacak? Yoksa Batı bu kez daha başarılı mı olacak?“
Bu düşündürücü açıklama ne anlama geliyor? Almanya’nın o dönemden „daha başarılı“ olması ne demek? Döpfner hiçbir kuşkuya yer bırakmadan savaştan zaferle çıkılması gerektiğini söylüyor, İran’a karşı bir savaşın gerekli ve „son derece“ olası olduğunu ifade ediyor.
Kapitalizmin krizi ve birçok insan nezdinde uğradığı prestij kaybı nedeniyle ırkçılık kışkırtılıyor. Ancak egemenlerin bir kısmı daha ilerisini de düşünerek planlar yapıyor, bir sonraki savaş için manevi ortamı yaratmak üzere kolları sıvadılar. Dünyayı ve insanları iyi ile kötü, Batı ile Doğu ve değerliler ile değersizler diye bölüyorlar. Bir Afganlının, Pakistanlının, Iraklının değeri, onların gözünde peş para etmiyor, bir Alman askerinin değeri ise dünyaya bedel.
Çoktan gündelik yaşamın parçası haline gelmiş ırkçılığa karşı mücadele edenler, bence bu yüzden dünya barışı için de birşeyler yapmış oluyorlar. Egemenler, olası bir savaşta alanlara dökülecek olan güçleri daha savaşı çıkarmadan bölebilmenin hesabını yapıyorlar, adımlarını atıyorlar. Bu yüzden sosyal ırkçılığa ve planladıkları savaşa karşı elele vermemiz çok daha büyük bir önem taşıyor.

Junge Welt gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Arnold Schölzel’in 26 Kasım 2010’da, Berlin’deki etkinlikte yaptığı konuşma

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: