Korku

Habib Bektaş

Kaç tür korku vardır acaba?

Ya da şöyle soralım: Nelerden korkarız?

Korkmak nasıl bir duygudur?

“Ben korkuyorum” diyen insanları sıkça görebiliyor muyuz?

Korkan insanın tepkisi nasıl olur?

Korkunun yeşerdiği en bereketli topraklar nereye düşer?

Sorular sorular sorular…

Yıllar öncesine gidiyorum.

Çocukken korkan, sonra, büyüyünce, korktuğunu saklayarak korkutan bir çocuk anlatmıştı.

Mekân Nürnberg şehri.

Rastlantı bu ya, baba, oğlunun öğretmeniyle sokakta karşılaşır. Öğretmen, çocuğun okuldaki başarısızlıklarını anlatır babaya. Baba, Almanca bilmemesine karşın olumsuz bir şeylerin döndüğünü anlayabilmiştir. Eve gelince de dünyanın kaç bucak olduğunu gösterecektir hayırsız çocuğa elbette.

Çocuk evde annesi ve babasıyla birliktedir.

Baba, çocuğun tepesine dikilmiştir, bağırmaktadır. Bir iki de tokat patlatır çocuğun kabasına.

El kadar çocuk.

Baba, bağırdıkça, tokatı patlattıkça kocamanlaşır çocuğun gözünde. Dev gibi gözükür çocuğa.

Çocuk altına eder. Çocuğun  altını ıslatması tokat sayısını artırır.

İşte bu olaylar olurken kapı çalınır. Anne gidip kapıyı açar. Bakar ki karşısında iki polis memuru. Polislerden birisi bayandır. Bir şeyler söyler bayan polis memuru. Çocuğun annesi anlamaz. Almanca bilmiyordur. Oğlanın başında cellat gibi dikilmekte olan babaya koşar. Kapıda polislerin olduğunu söyler.

Bundan sonrasını şu anda 26 yaşında olan gencin ağzından anlatmalıyım:

Abi ya, o babam var ya, koskocaman, başımda dikilmiş bağıran, arada bir de beni pataklayan, annem içeri girip de polislerin geldiğini söyleyince küçülüverdi. İnanmacaksın abi ama, vallahi de küçüldü, billahi de küçüldü. Nah şu kadarcık kaldı. Gözleri büyüdü ama.

Fısıltıyla konuşuyordu annemle:

“Ne istiyo bunlar yau?”

Annem sesini çıkarmadı. Biliyordu, ne söylese yanlıştır, suçtur.

Babam bana döndü. Kucakladı, kaldırdı beni büzüldüğüm koltuğun köşesinden. Gözlerimdeki yaşları sildi. “Hadi benim aslan oğlum,” dedi, “sen bu dili bilirsin, git bak bakalım ne istiyorlar!”

Bunları söylerken saçlarımı okşuyordu.

Ama kendisi bitikti.

İnan abi, babam, benden bile küçük görünüyordu o anda. Yok yok öyle değil, cismen küçülmüştü.

Sana yalan söyleyecek değilim ya, minnacık kalmıştı.

Bu arada bir taraftan beni seviyor, bir taraftan da şöyle diyordu:

“Yiğit oğlum benim, seni dövdüler mi filan diye sorarlarsa, yok öyle bir şey de, iyi mi!”

Ben oturma odasından çıkarken, babam kapının arkasına pustu, basbayağı saklandı!

Ben içimden gülüyordum. Manzara hoşuma gitmişti.

Gittim sordum aynasızlara ne istediklerini.

Babam evimizin önüne park ettiği arabasının pencerelerini açık bırakmış. Onlar da plaka numarasından bizim adresimizi bulmuşlar. Gidin arabanızın pencerelerini kapatın diyorlardı.

Tamam, merak etmeyin dedim.

Dönüp geldiğimde babam hâlâ kapının arkasındaydı. Eli yüzü ter içinde. Sarıldı bana, öptü beni.

Ne yalan söyleyeyim, kızmadım babama.

Ondan nefret etmedim.

Biraz acıdım.

Babamın o kadar da büyük olmadığını anlamıştım.

Ve korktuğunu.

Yemeğe oturmadan önce gidip bir daha sarıldım babama.

Korkusu, onun acımasız cellat yüzünü geçici dahi olsa silmişti. Onu insan etmişti.

Tabii o zamanlar bu şekilde değerlendiremiyordum.

İşte böyle abi!

***

Ne diyorduk?

Nerede kalmıştık?

Ha, korku…

Bu kez coğrafya Türkiye. Bir Ege kasabası. Anlatan arkadaşım elli yaşını gerilerde bırakmış. Uykusuzluktan şikayetçi.

Yıllar öncesini anlatıyor arkadaşım:

O günlerde hep düş görüyormuş. Düş dediği karabasan.

Ama hep aynı düşü görüyor. Anlatıyor gördüğü karabasanı:

Ne yapmışım, suçum ne bilmiyorum.

Candarmalar evimizi basıyorlar. Altı candarma. Başlarında da bir başçavuş. Beni arıyorlarmış. Evimiz sarılmış. Beni tutup ellerime kelepçe vurdular. Sonra da “Düş önümüze” dediler.

Yayan yürüyoruz. Ben ortalarındayım. İnsanlar bize bakıyorlar. Başım öne düşmüş. Bakıyorum bir karakola gelmişiz. Beni getiren askerler çevremde. Hepsi de silahlı. O anda, biz dikilirken karakol komutanı bir odadan çıkıp geliyor. Komutanın rütbesi nedir bilmiyorum. Ama onun karakol komutanı olduğunu biliyormuşum. Beni evimizden alıp karakola getirenlerin elinde tüfekler var. Komutanınsa tüfeği yok. Sadece belinde bir tabanca.

Komutan yüzüme gülüyor. Omzuma elini koyuyor dostça. Diyor ki, “Arkadaş, biz baktık gördük ki, senin suçun yokmuş. Hadi evine!”

Askerlere dönüyor sonra. “Çözün bunun kelepçesini!”

Askerler kelepçemi çözüyorlar. Ellerim rahatlıyor. Kalp atışlarım ama hızlanıyor. Çakılmış gibi kalıyorum dikildiğim yerde. Komutan bağırıyor:

“Duymadın mı, gidebilirsin!”

Terlemeye başlıyorum. Mintanım terden sırılsıklam.

Komutan bağırıyor:

“Ulan git dedik sana, hadi!”

Soğuk soğuk terliyorum. Duyulur duyulmaz bir sesle konuşuyorum:

“Yok, ben gitmek istemiyorum komutanım.”

“Git lan,” diyor, itiyor beni karakolun dışına doğru.

Çığlık atar gibi konuşuyorum, daha doğrusu konuştuğumu sanıyorum:

“Gitmem, gitmem!”

Sesimi kaybetmişim. Ben konuşuyorum ama ses yok!

Hepbir olup beni itiyorlar dışarıya.

Terden gözlerimi açamıyorum.

Sıkı sıkıya tutunacak bir şey buluyorum.

Sıkı sıkıya sarıldığım direkten ellerimi çözüyorlar.

Dışarıda buluyorum kendimi.

Vücudum kaskatı.

O anda beni vuracaklarını düşünüyorum.

Karakolun önünde beni vuracaklarmış, rüya bu ya! Sonra da “Kaçıyordu, dur ihtarımıza uymadı, vurduk,” diyeceklermiş.

Öyleymiş işte.

Sırtım karakola dönük yürüyorum.

Ayaklarım ağır, taş gibi.

Attığım her adım yüz yıl sürüyor sanki.

Ben bir silah sesi bekliyorum.

Ve bir çığlık!

Uyanıyorum.

Hep böyleydi.

Aylarca bu düşü gördüm.

Yatak sırılsıklam!

Ter!

Aradan otuz yıl geçmiş.

Arkadaşım uykusuzluk çekiyor.

Uykuya dalmaktan korkuyor.

Korku!

***

Doğar doğmaz korkuyu öğreniriz.

Bu bize öğretilir.

Korkuyu öğretenlerin de korktuğunu sezeriz.

Gün gelir korkutanların, en çok korkanlar olduğunu öğreniriz.

El kadar çocukken günah ve sevap terazisine göre bizi yargılayan tanrıyı öğreniriz.

O, benden korkun, der, yalnız benden sakının!

Bize öyle öğretilir.

Karanlıktan, bilinmeyenden korku başlar!

Çocuk gözlerimizde devleşen anne ve babalarımızdan korku başlar.

Sonra öğretmenimizden korkarız.

Bizden daha güçlü olandan korkarız.

Bizi yargılayandan korkarız.

İşverenden korkarız!

İşsizlikten korkarız.

En insanî yanımız olan yanlışlarımızdan korkarız.

Sevgililerimizin elini tutmaktan korkarız.

Korkular ki, saymakla bitmez.

Bu korkular bizim iç dünyamızı biçimler.

Korkutmayı öğrenir miyiz?

***

Bunlar nereden mi aklıma geldi:

Bu yılın başlarında bir kitap okumuştum: “Kapitalizmde Korku”.

Kitabın Almancası 38 yıl önce yayımlanmış. Kitabın ilk Türkçe çevirisi 1987 yılında Kalem Yayınlarında (Ankara) çıkmış. Sonra Ayraç Yayınevi ikinci baskıyı yapmış. 2009 yılında da, ilk yayımlanışından 37 yıl sonra “gözden geçirilmiş” üçüncü baskısı Sargut Şölçün’ün güzelim Türkçesiyle Kırmızı Yayınları’nda çıktı.

Dieter Duhm’un kitabında anlattığı korkuyu şöyle açıklıyor Şölçün: “… ele alınan korku, nesneyle doğrudan ilişkili olmayan korkudur; ve bu farklılık, psikolojide ve felsefede özel bir önem taşır. Duhm’un yaptığı, kapitalizmde korkunun kaynaklarını ve görünüş biçimlerini, gerek toplumsal gerekse bireysel düzlemde incelemek olmuştur.”

Kitabın son baskısının bir de özelliği var. Aziz Nesin bir önsöz yazmış. Ama önsöz, Aziz Nesin’lik nedenlerle kitabın Türkçe ilk iki baskısıyla buluşamamış. Kitabın son baskısı ise sevgili Aziz Nesin’in bir zamanlar yazmış olduğu önsözle taçlanmış.

Duhm’un kitabında alabildiğine eleştirel bir gözle incelenen, verilerinden yola çıkılan dönem, neredeyse 40 yıl öncesinin kapitalist sistemi. O günden bugüne çok şey değişti. Ama sistemin acımasızlığı ve korkutuculuğu değişmedi.

Okurlarıma öneririm kitabı.

Korku var!

Korkulacak bir şey olmayabilir(mi)ydi dünyamızda?

Mısırlıların o çok eski “ölüm kitabı”şöyle der.

İnsanın öteki dünyada aklanabilmesi için şunları söyleyebilmesi gerekir:

“Kimseyi korkutmadım!”

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: