2010’da sendikalar: Tablo içaçıcı değil

Yetersiz toplusözleşmeler, gönülsüz sosyal protestolar, Almanya’nın yatırım alanı olarak korunması yönünde daha fazla işbirlikçilik ve oynanan bürokratik oyunlar. Bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa, Almanya’da sendikaların 2010 yılı bilançosu özetle böyle ve sendika yönetimlerinin sergilediği tablo bu biçimde olumsuz. Buna karşılık iktidar nezdinde memnuniyet verici bir “ortak” durumunda oldular.
Hükümetin sendika yöneticilerine gönderdiği davetiyelerin sembolik bir önemi vardı. Öncesinde Deutsch Bank Başkanı Josef Ackermann’ın yaptığı gibi IG Metall Sendikası Genel Başkanı Berthold Huber de 60. yaşgününü Merkel’in daveti üzerine Başbakanlık Konutu’nda kutladı. Kutlamaya katılanlar arasında Martin Winterkorn (VW) ve Peter Löscher (Siemens) gibi tekel yöneticileri de vardı. Bu kutlama, değişimin belgesi niteliğinde: Patronlar, krize karşı alınan önlemlere sundukları desteğin sonucu olarak sendika yöneticilerinin yardımına bir kez daha ihtiyaç duyuyor.
Bunun bedelini ise çalışanlar ödüyor. Esas olarak bu ülke sermayesinin ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir politikanın yükünü çalışanlar çekmek zorunda kalıyor. Bu, 2010’da imzalanan TİS’lere de yansıdı. Ver.di sendikası, eyalet ve belediye yönetimleriyle yapacağı toplu görüşmeleri “toplamda yüzde beş zam” talebiyle başlattı. Ardından hedefi yüzde 3,5’e düşürüp, sonuçta bir yıla değil, 26 aya yayılmış 2,3 puanlık ücret zammına imza attı. Bunun asıl mağduları da eyalet yönetimlerinde çalışan kamu emekçileri oldu. Yerel ve federal düzeydeki TİS’lerin geçerlilik süresi uzun tutulduğu için önümüzdeki Şubat ayında toplu görüşme masasına oturmaya hazırlanan eyalet emekçileri böylece yine yalnız kaldılar. 2010 başında uyarı grevlerine katılan 120 bin kamu emekçisi ve özellikle de bu alanda çıraklık eğitimi görenler hayal kırıklığına uğradı. Gençlerin, meslek eğitiminin tamamlanmasından sonra istihdam güvencesi talepleri de kabul edilmedi, bunun yerine hiçbir bağlayıcılığı bulunmayan, işverenlerin niyet beyanları toplusözleşmeye alındı.
Toplusözleşme “ritüellerini” terkeden, yani çalışanların harekete geçirilip TİS sürecine katılımlarının sağlanmasını bir yana bırakan diğer bir sendika da IG Metall oldu. Tarihinde ilk defa, miktarını belirlemediği bir zam talebiyle, tarihi öne alınmış TİS görüşmelerini başlattı. Tarihi öne çekildiği için grev ve uyarı grevi yasağının sürdüğü görüşmelerin sonucunda, ilk 11 ayında kayda değer bir ücret artışı sağlamayan, sonraki 12 aylık dönem için 2,7 puan ücret artışı öngörülen bir toplusözleşme ortaya çıktı. Düşen reel ücretler nedeniyle, yeni sözleşmenin bir dizi işletmede erken yürürlüğe girecek olması, ücretleri artıran bir etken olmayacak. Herşeyden önce TİS süresini Mart 2012’e dek uzatan IG Metall’in bu tavrı, ekonominin yeniden canlanmasından, kriz döneminde yükleri omuzlamak zorunda kalan işçilerin de paylarını almasını engelleyecek. Sendika bunun yolunu ise, haftalık çalışma süresinin azalmasını ücret kaybına bağlayan ve dolayısıyla “kısa çalışmayı kapsamına alan” toplusözleşmeyle açtı.
IG Metall yönetimi bugünlerde, “krizi yönetme” konusundaki başarısını kutlamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Elbette işten atılmaların kısmen engellenmiş olması bir başarıdır. Ancak ücret bağımlılarının kendilerinin sorumlusu olmadıkları bir krizin faturasını ödemek zorunda kaldıkları da bir gerçektir. Bunun için bir yanda ücret kayıplarını sineye çekmek, diğer yanda vergi artışlarını ve sosyal kısıtlamaları kabul etmek zorunda kaldılar. İlk başta, sosyal kısıtlamalara karşı protestoların olacağı bir “sıcak sonbahar” örgütleneceği ilan edildi. Oysa bunun yerine ılık güz ayları yaşandı, ardından da buz gibi soğuk kış başladı.
Krizin faturasını, onbinlerce taşeron işçi ve sözleşmeli kamu emekçisi işini kaybederek ödedi. Kısa sürede ve sessiz-sedasız bir şekilde onbinlercesi kapı önüne koyuldu. Bunun karşısında sesini çıkarmayanlardan biri de, daha önce taşeron işçiliğe karşı kampanyalar sürdürüp onbin taşeron işçiyi örgütleyen IG Metall sendikası da vardı. Ve kimi ‚işçi temsilciliği ağası’, herhalde “iyi ki tepkileri yumuşatmaya yarayan ve güvenceli işçilerin işte kalmasını sağlayan taşeron işçiler var” diye düşünmüştür. Bu tavır sadece dayanışmaya ters düşmüyor; tersine, kısa gün karı için uğraşmak anlamına da geliyor. Çünkü taşeronluğun yaygınlaştırılması, düzenli işçilerin güç kaybetmesi demektir. Her an başkalarının yerlerini alabilecekleri gösteriliyor. Taşeron işçi oranı yüzde 20-30’lara ulaşan işletmelerin sayısı artıyor ve buralarda mücadele etmek, grevi başarı elde edinceye dek sürdürmek daha da zorlaşıyor.
Artık İG Metall yönetimi de bu sorunun farkına varmış olacak ki; taşeronluğu yaygınlaştıran yasaların SPD-Yeşiller hükümeti döneminde değiştirilmesine seyirci kalmasının ardından bugün biraz kımıldanmaya başladı. Bu yıl çelik işkolundaki toplugörüşmelerde eşit ücret talebini merkezine aldı. Bu işkolundaki taşeron işçi sayısının 3 bin civarında olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu tavır sembolik kalsa da, bu yolda ilerlenmesi gerekiyor.
Ancak bu yönelimin altını oyan örnekler de var. Örneğin Daimler’de geçtiğimiz Mayıs ayında, daha önceden getirilmiş ve taşeron işçi oranını sınırlayan düzenleme durduk yerde yumuşatıldı. DGB’ye bağlı TİS topluluğunun, taşeron işçilere asgari ücret ödenmesini öngören ve 2013 Ekim’ine dek geçerli olan bir toplusözleşmeye imza atmış olması da, bu yönde ilerlenmesini sabote eden bir gelişme oldu. Son olarak da, Hıristiyan CGZP sendikasının TİS yetkisini sınırlayan Federal İş Mahkemesi’nin kararı devreye girdi. Bu sendikanın imzaladığı toplusözleşmeler geçerliliğini yitirdiği için, sadece DGB’nin imzaladığı sözleşme bugün yürürlükte ve yasalardaki eşit ücret ödenmesini öngören düzenlemelerin hayat bulmasını engelliyor.
Kısacası 2010’da sendikal alanda güneşli güzel günler değil, bulutlu ve kapalı bir hava hakim oldu. Bu özellikle DGB ve Alman İşverenler Birliği (BDA)’nın başlattığı “TİS Birliği” açısından da geçerli. Makinisler sendikası GDL, hekimler sendikası Marburger Bund ve benzeri kurumların sendikalar arasındaki rekabeti engelleme gerekçesiyle planlanan bu bürokratik aygıt, bütün sendikal hareket için büyük tehlikeler barındırıyor. Sendikal hareketin güçlendirilmesi ve demokratikleştirilmesi için mücadele etmek, 2011 yılında da zor, ama aynı ölçüde zorunlu bir görev olarak önümüzde duruyor.
Daniel Behruzi (Gazeteci)


Emekçiler hareket halinde

Şüphesiz Avrupa’nın birçok ülkesinde sosyal saldırılara ve hak gasplarına karşı milyonlarca emekçinin katıldığı genel grev ve kitlesel gösterilere bakıldığında “Almanya’da yaprak kıpırdamıyor” izlenimi edinmemek işten bile değil.
Her ne kadar Almanya, Fransa, Yunanistan, Portekiz veya bir İspanya, İtalya, İrlanda gibi dev gösterilerle çalkalanmasa da geride bıraktığımız aylara baktığımızda çok sayıda eylem ve etkinlik yapıldığı, kendi ölçüleri içinde bir canlanma eğilimi taşıdığı görülmekte.
Değişik sendikal platformların, demokratik örgütlerin ve inisiyatiflerin içinde yer aldığı “Krizinizin faturasını ödemeyeceğiz” isimli birlik, Mart ve Haziran aylarında dört ayrı kentte gösteriler yaptı. Mart ayındaki gösteri cılız geçerken Haziran ayındaki gösteri onbinlerce emekçinin katımıyla kitlesel olmuştu.
Yine yıl boyunca ülkenin değişik kentlerinde belediye ve eyalet düzeyinde yapılacak sosyal kesintileri protesto için binlerce insanın katıldığı eylem ve protestolar yaşandı.
Sendika bürokrasisi harekete geçinceye kadarsa bir hayli zaman geçti. Komşu ülkelerden gelen eleştirilere, “biz yapıcı ve eleştirel bir yaklaşımla hükümetin politikasının çalışanların lehine gerçekleşmesi için çalışıyoruz” (Huber, Sommer) diye yanıt veren bürokratlar, sonunda tabanda gelişen tepkileri de dikkate almak zorundaydılar. Böylece Ekim ve Kasım aylarını “eylem haftaları” olarak ilan eden sendika yönetimleri, binlerce kamu ve özel işletmede işyeri toplantıları düzenlediler. Ver.di sendikasının verilerine göre kamu ve özel hizmet sektöründe yapılan toplantılara 2 milyon civarında emekçi katılmıştı. IG Metall ise aynı dönem 1,5 milyon emekçiyle benzeri toplantılar düzenledi. Haftalar boşu işyeri toplantıları yapmak yerine bir veya iki günlük genel grev yapılsaydı bunun etkisinin sermaye ve hükümetinin üzerinde çok farklı olacağı ortada.
Sendikalar eylemlerine noktayı 13 Kasım günü koydular. Aynı gün dört ayrı kentte 100 bin civarında emekçinin katılımıyla yapılan gösterilerde tasarruf paketi, sağlık reformu ve 67’de emeklilik başta olmak üzere sermaye ve hükümetinin saldırı politikaları protesto edildi.
Sendika bürokrasisi bu yıl mücadelenin kitleselleşmesinin önüne geçebildi, 2011’de de bunu başarabilir mi, bunu şimdiden söylemek mümkün değil. 2009 ve 2010 yıllarında kısa çalışmayla ve konjonktür paketleriyle krizin etkisinin tümden emekçilerin hissetmesinin önüne geçilmişti. Ama gelecek yıl durum değişecek görünüyor. Daha yılı ilk gününden itibaren emekçiler saldırıları bizzat ve daha fazla hissedecekler. Bu da tepkilerin daha farklı ortaya konulmasına neden olabilir. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: