2010’nun ‘geride kalan’ Türkiyesi!

Bir yılın tüm olgu ve gelişmeleriyle bunların halkın yaşamına etkilerini bir makale boyutuna sığdırmanın zorluğunu bir yana bırakırsak, kısa bir süre sonra “eskiyecek”(!) yılın en önemli özelliği, onun işçi sınıfı ve tüm emekçiler açısından iktisadi-politik ve sosyal alandaki saldırıların yoğunluk kazandığı bir zaman dilimi olmasıydı. Buna karşın, hükümet ve onun politikalarında zenginliklerini artıran ya da sahip oldukları konumu güçlendirme olanağı bulan çıkarcı taifesi 2010’u “demokratikleşme/ileri demokrasiye ulaşma” zamanı olarak gösterdiler. Devlet kurumlarının AKP’lileştirilmesini esas alan ve önündeki engellerin aşılmasını yasal teminata bağlayan “referandum” bunun kanıtı olarak sunuldu. Referandumda beklenenin de üzerinde başarı sağlayan hükümet partisi, buradan aldığı güçle halk kitlelerine yönelik saldırılarını daha da pervasız biçimde sürdürmeye yöneldi. “Demokratikleşme” üzerine yürütülen propagandayı pratikte siyasal-sosyal ve ekonomik baskıların artması izledi.


SINIF ÇELİŞKİLERİ DERİNLEŞTİ

Veriler çok net: benzin/akaryakıt fiyatları dünyada en yüksek seviyede. Akaryakıt fiyatlarının bu yüksekliğinin tüm tüketim maddeleri ve hizmetlere yansıyacağını ise yaşayarak görmeyen ve anlamayan herhalde kalmamış olmalı! Asgari ücret 600 TL civarında; açlık sınırı 800 liranın üzerinde. Eylül ayı araştırmalarına göre yoksulluk sınırı (4 kişilik aile için) 2 906 TL. 10 milyon kişi kayıtsız işlerde, hiçbir sosyal güvencesi olmadan ve ağır çalışma koşullarında çalışıyor. İşsizlik resmi açıklamalara göre %13 civarında ve fakat bunun aslında %20 civarında olduğu üzerine gayrı-resmi bir ‚mutabakat‘ var.
Buna karşın Türkiye’nin milyonerleri (milyarderleri) bir önceki yıla göre 3 bin 664 kişi daha arttı. AKP ve hükümet çevreleri dahil “kamunun malları”nın yağmasından pay alanlar çoğaldılar. Bunların da içinde oldukları “milyonerler”in bankalardaki hesabında 59 milyar 264 milyon TL artış görüldü son bir yıl içinde ve bankalardaki 566 milyar 503 milyon TL’nin  %45.7’si bunlara ait.
Ekonomik kriz işçi/işsiz, kent ve kır yoksullarını, küçük üretici ve işletme sahiplerini vururken, büyük sermayenin kriz koşullarını da değerlendiren politikaları başarılı oldu. İşten çıkarmalar ve işsizlik artarken holdingler ve büyük kapitalistler karlarını artırdılar. “Kriz bizi teğet geçti” diyen başbakan ve hükümeti, çalışma koşullarını ağırlaştırıp emekçilerin sosyal haklarını budamayı sürdürürken, sağlık/eğitim ve diğer alanlarda baş vurulan yeni düzenlemelerle emekçilerin yaşam koşulları daha da ağırlaştırıldı. Hükümet, önceki krizler sonrasında biriken kaynaklarla ABD’nin piyasaya sürdüğü dolar bolluğundan yararlanarak durumu idare edebildi. Krizin etkileri halka yansıtılmakla kalmadı, sonraki yıllarda çok daha ağır şekilde yaşanacak şekilde ötelendi.


İNKARCI VE ASİMİLASYONCU POLİTİKAYA DEVAM

Hükümet ve partisi siyasal anlayışını işçilere, gençlere, kadın emekçilere, Kürtlere ve Alevilere karşı izlediği politikalarla çok daha net olarak ortaya koydu. Bu politikanın kıyıcı-inkarcı-asimilasyoncu-baskıcı ve hak gaspedici olduğu yüzlerce örneğiyle yeniden açıklık kazandı. Tekel işçilerine karşı girişilen polis saldırısı her tür “demokratikleşme” iddiasını yerle bir edecek türdendi. Ankara’nın merkezinde estirilen terör yaşamın neredeyse her anında ve ülkenin hemen her bölgesinde, herhangi bir halk protestosuna, grev ve mitinge karşı da sürdürüldü. Yılın ilk günleri/aylarında Tekel işçilerine saldırıyla süren bu politika yılın sonuna doğru Ankara ve İstanbul’da öğrenci gençlerin hükümet ve YÖK politikalarını protesto eylemlerine karşı estirilen polis terörüyle devam etti. Kürtlerin ulusal hak eşitliği ve anadilde eğitim taleplerine karşı sürdürülen askeri politikayla inkarcılığın açmaza düşmesi, ikiyüzlülükten ibaret „iyileştirme“/tanıma söylemine yol açmasına karşın, herhangi ciddi bir değişiklik yoluna gidilmedi ve yılın sonuna doğru Genelkurmay’ın “tek ulus” ve “üniter devlet”(!) açıklamasıyla “anadilde eğitim  hakkı”na reddiyesi geldi. Alevi inancından emekçilerin “devlet dinden elini çeksin ve tüm inanç gruplarına eşit mesafede kalsın, zorunlu din dersleri uygulamasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın” şeklinde özetlenebilecek istemlerinin reddi politikası sürdü. Başbakan ve hükümeti buna karşın, bu inanç grubundaki emekçileri aldatmak ve oyalamak politikası izledi ve „Alevi çalıştayları“ düzenleme riyakarlığıyla durumu geçiştirmeye çalıştı.
Kadın emekçilere karşı hem kapitalist baskı ve sömürünün ağı daha sık örüldü hem de ortaçağcıl/gerici, kadını toplumsal yaşamın “en aşağı mahluku” durumunda gösteren anlayışlarının daha etkin hale gelmesi için çabalar artırıldı. Türban özgürlüğü adı altında ve türban takmayı “dinsel gereklilik” gösteren propagandaya ağırlık verilerek, kadının toplumsal aşağılanması ve sosyal-iktisadi baskı altındaki yaşamının devamı için yeni düzenlemeler gündeme getirildi. Buna karşın kadınların ağır çalışma koşullarının iyileştirilmesi yönünde en küçük bir adım atılmadı. Kadının çalışamayacağı işlerde düşük ücretle ve sosyal haklardan yoksun olarak çalıştırılması devam etti.
Gençler işsizlikle en fazla boğuşan kesimi oluşturuyorlar. Eğitimli gençlik içinde işsizlik oranı %27-28’lere kadar tırmanıyor.Öğrenci gençlerin ve genel olarak gençlik kitlelerinin bilim dışı hurafelerin etkisi altına alınmaları yolunda büyük mesafe kaydedildi. Eğitim, paralı ve satın alamayanlar için elde edilemez duruma getirilmesi bir yana, olabildiği kadarıyla daha da gericileştirildi. Fen bilimleri kitaplarına dahi „yaratılışçı“ teorinin akıl dışı uydurmaları kondu. Felsefenin dini varsayımlarla doldurulması için özel bir çaba gösterildi vb.
DAHA İLERİ ADIMLAR İÇİN
Kapitalist Türkiye’nin ‚halleri‘ çok özet olarak böyle. Geriye İşçi sınıfının, kent ve kır emekçilerinin Kürt ve Alevi emekçilerinin sömürü ve sosyal-iktisadi politik saldırılara, inkar ve baskılara, asimilasyon ve dinsel istismara ve ülkenin dışarıda yeni çatışmacı ortamlara çekilmesine karşı mücadeleyi yükseltmeleri kalıyor. Bu hem olanaklı hem de sosyal-sınıf güçlerinin üzerinde birleşebilecekleri talepler ve mücadele platformu yönünden çok daha acil. Tekel işçilerinin 78 ve Antep Çemen işçilerinin 74 gün sürdürdükleri ve bazı kazanımlarla sonuçlanan direnişlerinin genel bir emekçi direnişine genişletilememiş olması, hükümet ve sermaye saldırılarının püskürtülememesi ve ağırlaşarak devam etmesine yol açtı. İşçi-emekçi hareketinin geri düzeyi mücadelesizliğin gerekçesi olarak kullanılıyor ve bunun en arsız bahanecileri uzlaşmacı/işbirlikçi sendika bürokratlarıdır. Onlar işçi-emekçi örgütlenmesinden uzak durarak ve sermaye-ve hükümetleriyle uzlaşmayı esas alarak işçilerin „kendi örgütlerine yabancılaşmaları“na yol açtılar. Bu ise hareketin geriye atılmasına hizmet etti. Yılın son aylarında gerçekleştirilen ve işbirlikçi sendikal çizgiye karşı emekçilerin talep ve çıkarlarının savunulması temelinde güçlü emekçi örgütlerinin oluşturulmasını hedefleyen işçi-emekçi-sendikacı-aydın girişimi bu bakımdan önemli bir işlev görebilir. Bu başarılabilirse 2011 daha güçlü mücadelelere sahne olabilir ve bu mücadelelerle saldırılar püskürtülüp haklarda ilerleme sağlanabilir. Gençlik içindeki kaynaşma ve hareketlenme mücadelenin bir diğer ve önemli dinamiğine işaret ediyor. Bu ve başka olgular, reformist beklenticiliği ve sendikal bürokrasinin oluşturduğu burjuva barikatlarını yıkmak ve halkın çıkarlarını temel alan bir birleşik halk hareketi oluşturmak için önümüzdeki dönemde koşulların daha uygun olacağını gösteriyor. Kuşkusuz mücadeleci tutum,kararlılık ve çalışma azmi her zamankinden çok daha fazla önemli.

ABD-NATO taşeronluğu daha ileriye taşıdı
Türkiye’de tüm bunlar elbette tecrit edilmiş bir “kapalı alan”da gerçekleşmedi. Uluslararası alanda sürdürülen sermaye saldırılarının yoğunlaşması, yayılmacı politikaların ağırlık kazanması, bunların askeri politikaları daha fazla gündeme getirmeleri, kriz koşullarının başkalarını yutma ve yok etme pahasına güç kazanmayı kaçınılmaz kılması sonucu bağımlı ülkelere yönelik politikaların ağırlaştırıldığı bir dönemde, tüm bunların etkileri ve yansımalarının görülmemesi olanaksızdı. AKP hükümeti ülkeyi ABD-NATO yörüngesinde işleyen taşeronluk işlerinde çok daha ilerilere taşıdı. Füze Kalkanı Projesinin Türkiye’de tatbikinin kabulü, ülkeyi bölgede ve uluslararası alanda olası büyük çatışmaların hem alanı hem de cephesi haline getiren son girişimlerden biri oldu. „Komşularla sıfır sorun“(!) söylemiyle önceki hükümetlerden daha barışçıl bir politika izleyeceği görüntüsü vermeye çalışan hükümetin bu politikasının Amerikan emperyalist yayılmacılığını kolaylaştırma işleviyle yükümlü olduğu, Irak, İran ve Suriye’ye karşı politikalarla açıklık kazandı. ABD ve AKP hükümetinin „dış politika önceliklerinin birbirleriyle uyum içinde olduğu“ açıklamasıyla bu teyit edildi. Bu ise, ülkenin komşularıyla daha gerilimli ve çatışmacı ilişkilerin içine çekilmesini ifade ediyor.

A. Cihan Soylu

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: