AB; olmak ya da olmamak

Avrupa’da 2010’un en önemli gelişmelerinin başında Yunanistan’dan başlayan krizin diğer Avrupa ülkelerine doğru ilerlemesi geliyor. 2010’a „Yunanistan krizi“ ile giren AB, yılı „İrlanda krizi“ tamamladı. Euro Bölgesi üyesi olan her iki ülkenin içine düştüğü aşırı borçlanma ve iflasın ortak para birimi Euro’nun değerini düşürmesi, istikrarsızlığa sürüklemesi önemli bir olgu olarak ortaya çıktı. Bunun için de AB, normalde her yıl iki kez düzenlediği zirveleri sıklaştırdı ve bir yıl içinde toplam 7 zirve gerçekleştirdi. Ekonomik krizin ekonomileri zayıf olan ülkeleri iflasa sürüklemesi, dolayısıyla da bunun Euro’yu da etkilemesi Avrupa Birliği’nin 50 küsur yıllık tarihinde önemli bir dönemeci ifade ediyor.
Çünkü; bu dönemece kadar değişik aşamalardan geçerek bugünlere gelen AB hakkında sürekli iyimser bir hava estirilerek, farklı büyüme kapasitelerine ulusal ekonomilerin ortak kriterler altında sorunsuz halde buluşabileceği, gelişebileceği propaganda edildi.
Halbuki, bu içinde yaşadığımız kapitalist doğasına aykırı bir durumdur. ‚Ulusal devletlerin kendi kimliklerinden, çıkarlarından vazgeçerek, yeni bir Avrupa kimliği ve sermayesi oluşturabileceği, bu yüzden de bu işin eninde sonunda Birleşik Avrupa Devletleri’nde doğdu evirilmekte olduğu‘ tezi, birleşme yönünde ilerleme sayılabilecek kimi adımlar atılınca, çok daha yüksek bir sesle ifade edildi. Ama, AB’nin kendisinin özünde doğal olmayan koşullarda, SSCB’ye ve sosyalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak ABD tarafından ortak amaç için biraraya getirtilen kapitalist devletler topluluğu olduğu gerçeği hep gözden uzak tutuldu.
REKABET VE UYUM BİR ARADA OLABİLİR Mİ?
Birleşme yönünde kısa denilebilecek bir zamanda beklenenden çok fazla mesafe kat edilerek “birleşme yönünde” adımlar atan, kurumlar kuran AB’nin, ortak para birimi Euro’ya geçmesi bu yönde bir kilometre taşı sayılabilir. Farklı ekonomilere, gelişmişlik düzeylerine, yaşam standartlarına sahip 12 ülkenin (sonradan sayı 16 oldu) fiili olarak 1 Ocak 2002’ten itibaren Euro’yu nakit para olarak kullanmaya başlaması, aynı zamanda birleşme sürecinde “geri dönülmez bir adım” olarak da değerlendirilmişti. Gerçekten bu hiç de yabana atılacak bir hamle değildi. Ama aradan geçen 8 yılda yaşananlar, tablonun hiç de yansıtıldığı gibi olmadığını gösteriyor.
Geçen yılın Eylül ayından itibaren kendisini somut bir olgu olarak ortaya çıkaran “Euro krizi” önce Yunanistan’a özgü bir durum olarak ilan edildi ve bunun asıl sorumlusu olarak “yan gelip yatan, durmadan tatile çıkan, erken emekli olan” Yunan halkı gösterildi. Bu temelde başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede şoven kampanyalar düzenlendi. Yunan halkının sırtına Brüksel tarafından bindirilen açı reçetelere ise alkış tutuldu.
Ne var ki, kısa bir süre sonra bunun Yunanistan’a özgü bir durum olmadığı kabul edildi. Bugün „Euro krizi“ olarak adlandırılan gelişmeler asıl olarak ekonomik krizin tek tek Euro üyesi ülkeleri sürüklemiş olduğu durumdan başka bir şey değildir. Bu yüzden de Yunanistan için söylenenler, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkeler için de geçerlidir.
Yunanistan ve İrlanda ekonomilerinin Euro Bölgesi içindeki hacminin düşüklüğünden yola çıkarak hesap yapanlar, AB tarafından ayrılan fonlarla sorunun çok fazla derinleşmeden çözülebileceğine inanıyor.
Burada kısmen bir haklılık payı da bulunuyor. Çünkü, küçük ülkeleri ‚kurtarmak‘, Euro Bölgesi için fazla sorun değil, çünkü onlar için yeterince para var. Ne var ki, büyük ekonomilere ve nüfusa sahip İspanya ve İtalya’nın iflasın eşiğine gelmesi durumunda, Euro’nun ve AB’nin bu yükü nasıl kaldıracağı belirsiz görünüyor.

DAHA FAZLA MERKEZİ VE  ‘EUROKRATİK’ BİRLİK
Felaketin bir gün gelip kapıyı çalacağını şimdiden öngören Euro’nun “motor ülkeleri” Almanya ve Fransa, bu kriz dönemini AB/Euro Bölgesi üzerine alabildiğince baskıcı, “euorokratik” bir sistem kurmanın hesaplarını yapıyorlar.
Bir süredir gündeme getirilen, Euro’nun istikrarı için gerekli kriterleri yerine getirmeyen ülkelerin oy hakkının elinden alınması, ülkelerin bütçelerinin doğrudan Brüksel’den denetlenmesi ve bir “ekonomi hükümeti”nin (Wirtschaftsregierung) kurulması önerilerin başında geliyor ve bunların bir kısmı ciddi bir şekilde üye ülkelere dayatılacak, kabul etmeyenler “yardımların kesilmesi” ile tehdit edilecek.
Keza, AB tarafından belirlen tasarruf planlarının mali sermaye tarafından borç içine itilen ülkelerin emekçilerine nasıl acı reçeteler dayattığı, bunlara tepki gösteren emekçilerin grev ve eylemler gerçekleştirdiği de biliniyor.

EN ÇOK ALMANYA’NIN İŞİNE YARIYOR
Yunanistan krizinden bu yana olup bitenler yakından incelendiğinde, AB’nin asıl olarak büyük ülkelerin ve tekellerin çıkarlarını koruma ve geliştirme birliği olduğu bir kez daha yalın bir şeklide görülüyor. Örneğin AB’nin bir çok ülkesi iflas sırasının ne zaman kendisine geleceğini beklerken, Alman ekonomisi “Euro krizine” rağmen büyüdü.
Ama buna rağmen, iflas eden ülkelere Alman halkının vergilerinin aktarılacağı ileri sürülerek, bu temelde Alman işçi ve emekçileri arasında, Yunanistan başta olmak üzere değişik ülkelerin emekçilerine karşı düşmanlıklar körüklendi.
Halbuki, ortada Alman devleti tarafından iflas eden ülkelere verilen bir „yardım“ ve „hibe“ söz konusu değildir. Söz konusu olan, Alman ve diğer ülkelerin mali sermayesinin iflasa sürüklenen ülkelerden alacağını karşılamadan, yani kurtarılmasından başka bir şey değildir.
Örneğin; Alman bankalarının Yunanistan’dan 28 milyar Euro, İrlanda’dan 114 milyar Euro alacağı bulunuyor. Bunun geri alınabilmesi için hem Avrupa fonu kuruldu hem de bu ülkelerin emekçilerine acı reçeteler yazıldı.
Genel olarak Euro’nun yürürlüğe girmesiyle Alman sermayesinin güçlendiği, arka arkaya bir çok kez dünya ihracat şampiyonu olduğu sır değil. Bu yüzden, derinleşen kriz koşullarda kimi çevrelerin Alman Markı’na yeniden dönülmesini dillendirmesinin pek bir anlamı yok. Alman sermayesinin Euro’dan vazgeçmesi bugünkü ekonomik-politik koşullar itibariyle pek mümkün görünmüyor.
Mümkün görünen ise; Almanya’nın Euro’nun içinde düştüğü krizi lehine kullanarak, AB’nin yapısı/karakteri üzerindeki egemenliğini pekiştirmek, diğer ülkeleri daha fazla zapturapt altında almak üzere yaptırımları bir zorunluluk olarak dayatmasıdır.

BU AB’YE İSTİKRAR UĞRAMAZ
Kısacası 2010’da yaşananların asıl karakteristik özelliğinin, AB’nin patronluğunu yapan Almanya, Fransa gibi ülkelerin, Euro krizi vesilesiyle mali sermaye tarafından borç sarmalına itilen ülkeleri tehdit ve şantajla baskı altına alarak talan etmek olduğu net bir şekilde görünüyor.
Bütün bunlar, kısa, orta ve uzun vadede hangi “çözüm” bulunursa bulunsun, AB ve Euro’yu öyle kolay istikrarlı hale getiremeyecektir. Tam tersine zaman ilerledikçe AB’de çelişkiler ve ülkeler arasındaki çatışmalar daha da keskinleşmeye, çatlaklar büyümeye doğru gidiyor.
Ortak bir ekonomik, mali ve ücret politikasına sahip olmayan ve olması mümkün görünmeyen AB’nin sonunda ‚çekirdek-çevre‘, ‚kuzey-güney‘ diye bölünebileceği yönündeki tartışmaların gündeme gelmesi bu açıdan nedensiz ve yersiz değil. Çünkü, “Euro krizi”,  eşitsizlik ve çatışma temelinde inşa olan; ilerleyip olgunlaştıkça kendi temellerini zayıflatmaya mahkum AB’nin bu temel çelişkisini keskinleştirmekte ve daha açık görülür hale getirmektedir.

Yücel Özdemir

2010’da neler oldu?

1 Ocak: İspanya AB Dönem Başkanlığını devraldı. İlk zirvede, Belçika Başbakanı Herman Van Rompury AB Konseyi Başkanlığı’na, İngiliz politikacı Chaterine Ashton Dışişleri ve Savunma Politikası Sözcülüğü’ne getirildi.
3 Şubat: Yunanistan bütçesi AB Komisyonu’nun denetimine girdi. Yunanistan’a hangi tasarrufları yapacağı ilan edildi.
25 Mart: AB liderleri Yunanistan’a yardım yapılmasına karar verdi.
23 Nisan: Yunanistan, AB ve IMF’ye yardım başvurusunda bulundu.
2 Mayıs: AB, Yunanistan’da önümüzdeki üç yıl için 80 milyar Euro’luk yardımda bulunmayı kararlaştırdı. IMF de 30 milyar Euro borç verdi. İlan edilen açı reçetelere karşı büyük gösteriler ve grevler düzenlendi. 6 Mayıs’da halk Yunanistan parlamentosunu sardı, çatışmalar çıktı. Bir bankaya atılan molotof kokteyl nedeniyle üç kişi hayatını kaybetti.
10 Mayıs: AB Maliye Bakanları, Euro’nun istikrarını sağlama adına 750 milyar Euro’luk bir kurtarma paketi karar altına aldı.
21 Kasım: Yunanistan’dan sonra İrlanda da iflasını ilan ederek AB ve IMF’yi yardıma çağırdı. AB İrlanda’ya 85 milyar Euro’luk kaynak aktarma kararı aldı.
27 Kasım: İrlanda’nın başkenti Dublin’de Euro krizi nedeniyle ilan edilen tasarruf paketine karşı 100 bin kişi gösteri yaptı.
16 Aralık: AB liderleri Brüksel’de bir araya gelerek Euro krizini ele aldı. Mali yardımlar sert yaptırım şartına bağlandı.

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: