Seçimlerin ardından

Ahmet Yaşaroğlu

Ülkeyi yeni bir seçime sürükleyen Saray ve partisinin iç içe geçmiş iki temel amacı bulunuyordu. Bunlardan birisi açıkça ilan edilmiş, diğeri eğer ilki gerçekleşirse onu takip edeceğinden sessizlikle -şimdi açıkça ilan ediliyor- geçiştirilmişti. İlk hedef HDP’yi baraj altına itmekti. “Fiili başkan” Erdoğan bunu 550 “yerli ve milli vekil” hedefi ile, Başbakan Davutoğlu ise açıktan HDP’yi baraj altında bırakın çağrısı ile ifade etmişlerdi.
Bunların gerçekleşmesi durumunda olacaklar belliydi. AKP rahat bir çoğunluk alacak, böylece ilk hedef gerçekleşecek, bununla birlikte sessizce anayasayı başkanlık sistemine, yani tek adam, tek parti diktatörlüğüne giden yolu açacak ikinci hedef gerçekleşecekti. Erdoğan ve AKP Hükümeti bunu sağlamak için Kürtler üzerinde yoğun bir baskı ve terör örgütledi. Bahane ise Kürtlerin en doğal hakları olan kendi kendilerini yönetme haklarını –öz yönetim, özerklik- ilan etmeleriydi.
Devletin tüm olanakları kullanılarak, halen de devam etmekte olan bir şiddet kampanyası örgütlendi. HDP bu terör ve şiddetin içinden çıkarak neredeyse sadece Kürtlerin oyları ile
-önceden bu oy oranı yüzde 6’larda kalıyordu- barajın üzerinde kalmayı başardı. Saray dalkavukları ve sözde liberal çevreler şimdilerde HDP’nin “hatalarından” bahsederlerken bu gerçeği görmezden geliyorlar. Kan ve ateş içinde gerçekleşen seçime rağmen HDP’de simgeleşen Kürtlerin kararlılığını, korkusuzluğunu ve mücadele azmini yok sayıyorlar.
Bu seçimlerin bir başka özelliği de HDP dışındaki parlamentodaki “muhalefet partilerinin” AKP’nin ekmeğine yağ sürmeleridir. MHP doğrudan AKP’yi değilse de, AKP’de simgeleşen gerici, faşist politikaları açıktan destekledi. CHP savaş tezkeresine oy vererek, MHP ile birlikte geçici hükümette yer almayarak AKP’nin elini sonuna kadar serbest bıraktı. AKP’nin bu avantajları sonuna kadar kullandığını hep birlikte gördük.
Ancak AKP sadece içeriden destek görmedi. Emperyalist ülkelerde desteklerini açığa vuracak adımlar attılar. Merkel, hemen seçimlerin öncesinde ülkeye geldi. AB, “ilerleme raporunu” seçimler sonrasına erteledi. ABD, şimdiye kadar satmadığı en hassas silahları -güdümlü bombalar vb.- hemen seçimler öncesinde satma kararı aldı. Uluslararası finans çevreleri başkanlık tartışmalarının ötesinde sorunsuz bir AKP yönetimi istediler.
Bütün bunların sonucu, AKP’nin oylarını artırması ve rahat bir çoğunluğa ulaşması oldu. Parlamenter düzeyde oylarını “sağ ve muhafazakar” partilere veren “seçmenler” AKP dışında bir hükümet seçeneğinin olmadığını görerek oylarını AKP’de topladılar. Saadet Partisi, BBP eridi, “diğerleri” yok oldu, Kürdistan’da ise HÜDA PAR AKP’yi destekledi. Korkutulan Kürt kesimleri ise oylarını AKP’ye kaydırdılar. Batı’da HDP’ye oy veren az bir kitle ise terör kampanyası ile yıldırıldı.
Böylece Saray ve partisinin AKP’yi tek başına hükümet yapma atağı başarıya ulaşırken, HDP’yi baraj altına iterek başkanlık kapısını ardına kadar açma hedefi gerçekleşmedi. Eğer bu gerçekleşmediyse bunun tek nedeni HDP’nin başarısıdır. Erdoğan ve çevresi, şimdi bu hedefi parlamenter kombinezonlarla gerçekleştirmek üzere atak üzerine atak yapıyorlar. Onların bu ataklarının, 1 Kasım seçimlerinin hedefleri arasında sanki 7 Haziran’ın gerçekleşmeyen hedefleri yokmuş gibi davranan “muhalifleri” uyandırması beklenir!
Tablo açık ve nettir. Ülkede demokrasi ve barış mücadelesi yeni ivmeler kazanarak yükselmek zorundadır. Açıkça belli olmuştur ki, ülkede Kürt siyasi hareketinin içinde yer almadığı, onlarla birlikte örülmeyen herhangi bir demokrasi cephesi kurulamaz, ayakları yere basan, gerçek güçleri harekete geçirebilecek ciddi bir demokrasi mücadelesi yürütülemez. Bunu açıktan, ya da utangaç bir biçimde inkar etmek sosyal şovenizme kapıyı açmak olacaktır. Bu olmadan işçilerin sermayeye karşı mücadelesinde de birlik sağlanamayacaktır. Şimdi seçimlerin ardından herkesin soğukkanlılıkla düşünmesi ve hareket tarzını buna göre belirlemesi gerekiyor.