Hiçbir şey göründüğü gibi değil

Geçtiğimiz günlerde ajanslara Hindistanlı kadınların çiş yapma kampanyası ile ilgili haberler düştü. Söz konusu haberlerin sadece başlığına bakanların yorumları „bir bu eksikti“ cümleleriyle özetlenebilir. Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değil. Evlerin yarısında tuvaletin olmadığı Hindistan’da zorunlu ihtiyaçları gidermek aslında herkes için kabus. Özellikle de kadınlar için. Çünkü kadınlar tuvalet için ister istemez ıssız mekanları seçiyor, buralarda ise çok sayıda kadın taciz ve tecavüze uğruyor.

Hindistan’da erkekler kadınlardan farklı olarak pisuar kullanımına para ödemiyor. Kadınlar ise zaten sınırlı sayıda olan umumi tuvaletlere ücret ödemek zorunda. Aktivist Mümtaz Shaikh, tuvalet ihtiyacı nedeniyle kadınların güvenliğinin tehlikeye girdiğini anlatıyor ve ekliyor. “Çiş yapma hakkı, kadınlar için ücretsiz ve güvenli tuvaletler yapılmasını talep eden bir kampanya. Kadınlar da erkekler gibi günde 12-14 saat dışarda çalışıyor. Kadınlardan ücret talep edilmesi durumunu değiştirmek istiyoruz.“

Bu satırların okurlarından bugün kaç kere tuvalete gittiğini ve her seferinde arkayı kol açan etmek zorunda kalmanın ne demek olduğunu bir an için düşünmelerini isteyeceğim. Korkunç! Ne yazık ki en zaruri ihtiyaçları karşılama konusunda bile dünyanın bir çok ülkesinde kadınlar ayrımcılığa maruz kalıyor, badireler atlatıyor.

Kadınlar evde, işte, sokakta kısacası yaşamın bütün alanlarında şiddetle karşı karşıya. Mart 2014’te Avrupa Birliği ülkelerini kapsayan bir araştırma sonuçlarına göre, her 3 kadından biri fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. AB’de şiddete maruz kalan kadın sayısı 65 milyon. Almanya’da ise yüzde 35 oranında kadın şiddet mağduru. Türkiye“de ise 2015’in ilk 10 ayında 346 kadın öldürüldü.

Ya da BM’in verilerine göre dünyada her yıl büyük çoğunluğu kadın olmak üzere en az 5 bin kişi ‚namus‘ gerekçesiyle aileleri tarafından öldürülüyor. Bu cinayetlerin yüzde 70’e yakını birinci dereceden erkek akrabalar tarafından işleniyor ve çoğu zaman cezalandırılmıyor. Kadın örgütleri bu rakamların çok daha yüksek olduğunu tahmin ediyor.

Kadına yönelik şiddet, dünyanın bir çok bölgesinde devam eden savaş ve bölgesel çatışmalarda, giderek artan yoksullukta, doğurganlığa yapılan müdahalelerde, taciz ve tecavüzlerde, ev içinde, namus, gelenek yahut töre adına yapılan her edimde açıkça ortaya çıkıyor. Bütün bunlara ek olarak medya, cinsiyetçi ve kadını aşağılayan, geleneksel kadın erkek rollerini pekiştiren, şiddeti magazinleştiren, pornografiyi körükleyen yayın anlayışıyla kadınları aşağılıyor ve kadınlara yönelik suçların artmasına davetiye çıkarıyor. Bütün bunlara, gerici yasaların bir biri ardına uygulamaya konulması eşlik ediyor. Bir çok ülkede kürtaj tartışmaları, kadını eve kapatmayı hedefleyen yasal değişiklikler gündeme getiriliyor. Annelik kutsanıyor, düşük ücretli işlerde çalışan kadın oranları yükseliyor.

Öte yandan her geçen gün artan sayıda insan, savaş ve baskılardan kaçabilmek için çaresizce yollara düşüyor. Yollarda yaşam mücadelesi veriyor. Ölümden kurtulanları ise vardıkları ülkelerde zorlu mücadeleler bekliyor.

Almanya’da sığınmacılara yönelik bir taraftan ırkçı saldırılar yaşanırken bir taraftan da geniş kesimler tarafından dayanışma kampanyaları düzenleniyor, açıklamalar yapılıyor. Kadın örgütleri de sığınmacıların yaşam ve barınma koşullarının düzelmesi, sığınmacıları ölüm kalım savaşı verdikleri yolculuklara iten nedenlerle mücadele edilmesi için çağrılar yayınlıyor, dayanışma kampanyalarına destek sunuyor.

Avrupa Kadın Lobisi (EWL), Avrupa’ya doğru yola çıkan ya da Avrupa’da bulunan ve sayıları artan kadın ve çocuk mültecilerin kötü yaşam koşullarına dikkat çekiyor ve kadınların kaçarken insan tacirleri, memurlar ve diğer mülteciler tarafından cinsel saldırıya uğradığına değiniyor. Üstelik şiddet güvenli ülkede de bitmiyor. Yoksulluk ve savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalan onbinlerce insan göç yollarında sağ kalmayı başardıysa bu kez göç ettiği ülkenin ayrımcı yasaları, kışkırtılan önyargıları, kötü barınma, çalışma koşulları ile yaşam mücadelesi veriyor. Sığınma evleri yetersiz kalıyor, şiddete uğrayan kadınlar, güvenli barınma hakkına bile ulaşamıyor.

Kadınlar bu 25 Kasım’da bir kez daha kaynakları toplumsal eşitsizlikte ve dinde yatan gelenekler ve gerici değerleri asla kabul etmeyeceklerini, kadına yönelik şiddetin ataerkil gerekçelerin ardına sığınılarak haklı gösterilemeyeceğini dile getirecekler. Ataerkil düşünce ve iktidar yapılarından kaynaklanan toplumsal eşitsizliklerle mücadele etme çağrıları yapacaklar

Göçmen kadınlar da kendi yaşamlarını belirlemek için yeterli haklara sahip olmadıkları, gettolara sıkıştırıldıkları ve muhafazakar siyasi kararlar için istismar edildikleri sürece bu ataerkil iktidar ve düşünce yapılarının aile içinde ve toplumda varlıklarını sürdüreceğini dile getirecekler.

Kadına yönelik şiddete karşı talepleri haykırmak için Almanya’da da kadınlar, 25 Kasım’da sokaklarda, 28 Kasım’da da Köln’de „Umudu büyüt, Harekete geç, Mücadeleye katıl!“ başlığı ile Göçmen Kadınlar Birliği’nin düzenlediği şenlikte olacaklar. Kadınların eşit haklar ve kendi yaşamı ve bedeni üzerinde karar verme hakkı için verilen mücadelenin her alanda sürmesi gerektiğini de ele alacaklar. Şiddetin hepimizin yaşamından ırak olduğu güne dek bunu yapmak, mücadele etmek zorunluluğunun da altını bir kez daha çizecekler.

 

PELIN ŞENER