Almanya baklayı ağzından çıkardı

YÜCEL ÖZDEMİR

Lira krizi vesilesiyle Avrupa’dan Türkiye’ye verilen sıcak mesajları, özellikle yandaş medya tarafından ballandırılarak anlatılıyor. Ne de olsa Washington kapısı kapandığında, Berlin, Brüksel, Paris kapıları açılıyor.
En azından görünürde olanlara baktığımızda Trump yönetimi Erdoğan’ı sıkıştırdıkça, Merkel ve Macron kucak açarak sahip çıkıyorlar. Hem de aynı Erdoğan birkaç ay önce Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda… hakkında söylemedik söz bırakmadığı halde… Erdoğan’ın “Türk düşmanı” ilan ettiği, oy verilmemesi çağrısında bulunduğu CDU, SPD ve Yeşiller yöneticileri de birkaç gündür mali kriz nedeniyle Merkel’in Erdoğan’a el uzatması gerektiğini savunuyorlar.
Alman ve Fransız liderlerin, Erdoğan’ın geçmişte ne dediğini önemsemedikleri, ülkelerinin sermayesinin bugün ve gelecekteki çıkarlarını gözeterek Erdoğan’ı bir takıntı haline getirmedikleri verdikleri son mesajlardan anlaşılıyor.
Onlar için önemli olan ülkelerinin sermayesinin Türkiye ve bölge üzerindeki çıkarlarını bir adım ileriye götürmek. Demokratik değerler, insan hakları, basın özgürlüğü ise tali birer sorun. Bu nedenle Merkel’in önümüzdeki ay sonunda Erdoğan’ı kırmızı halıyla karşılamaya hazırlanmasına şaşmamak gerekiyor.
Peki Merkel bu zor dönemde önce Putin’i sonra Erdoğan’ı ağırlamakla ne yapmak istiyor?
Bu sorunun yanıtını içeren baklayı, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Handelsblatt gazetesine önceki gün yazdığı makalede ağzından çıkardı. Gazetenin “Oturmak seçenek değil” başlıklı bir yazıyla da desteklediği makalede Maas açık olarak, “ABD’nin kırmızı çizgileri aşması durumunda karşısında bir gücün olması gerektiğini” savunuyor. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez ABD ile ilişkileri mercek altına alan bir çalışma grubu kurmuş, “strateji belgesi” hazırlatmış. ABD ile ilişkilerde artık “stratejik ortaklık” yerine “dengeli ortaklık”tan (Balancierten Partnerschaft) söz ediliyor.
İran ve Rusya konusunda ABD’nin belirlediği politikaya itiraz ediliyor ve muhtemel ambargoların aşılması için somut öneriler yapılıyor. ABD’den bağımsız küresel bir para transfer ağının kurulmasını, vergi ödemeyen ABD’li dijital tekellerden vergi alınmasını istiyor. Rusya ve İran ile ilişkiler üzerinden tarif edilen bu yaklaşıma Türkiye’yi de eklemek mümkün. Zira, Türk-Amerikan ilişkilerinin gerilmesi Almanya için yeni bir şans anlamına geliyor.
Avrupa’nın (Almanya) çıkarlarının esas alındığı bir dış politika uzun zamandır Alman siyasetçileri tarafından değişik vesilelerle dile getiriliyor. Ancak bu kez söylenenler bir çalışma grubu tarafından yazılı belgeye dönüştürülmüş ve devletin izleyeceği politika haline getirilmiş.
Her ne kadar Merkel, söz konusu makalenin “Maas’ın kendi fikirleri” olduğunu söylese de belgenin Merkel ile görüşülerek hazırlandığı da Handelsblatt’ta yazıldı. Zira Merkel’in kendisi de geçen yıl Münih’te yaptığı bir konuşmada açıkça, “Her şeyi başkalarına bıraktığımız dönem kapandı. Avrupalılar olarak kaderimizi kendimiz elimize almalıyız” demişti.
Toparlarsak, Almanya’nın Erdoğan’a yönelik politika değişikliğinin temelinde hızla değişen uluslararası ilişkilerdeki dengesizlikte bir ağırlık merkezi oluşturma isteği var.
Almanya, ABD’nin himayesiyle daha fazla güç toplayamayacağının farkında. Trump’ın Avrupa’ya karşı takındığı üstenci, yaptırımcı ve daha fazla vergi almaya dayalı politikası ise süreci hızlandırıyor ve yeni partnerlerler arayışına yöneltiyor. Eskiden bu arayışlar gündeme geldiğinde ülke içerisinde önemli bir kesim ABD ile birlikte hareket etmenin zorunluluğundan söz eder, buna karşı çıkardı. Ancak Trump’ın açıklamalarından sonra ABD ile birlikte hareket edilmesi gerektiğini savunanların sayısı alabildiğince azaldı.
Ne var ki, dünya siyaseti masa başında bir strateji belgesi hazırlamak kadar kolay değil. Emperyalist devletler ve yerel aktörler kendi çıkarlarına göre sürekli değişken pozisyonlar üzerinden ilerlemenin politikasını yapıyor. Eskisi gibi kalın çizgilerle belirlenmiş, birbirinden ayrılmış ve bir araya gelemeyecek kutuplar henüz yok. En belirleyici olan ise yakın müttefiklerinin ABD’nin liderliğini açıktan sorgulamasıdır. Almanya bu sorgulamayı en sert yapanların başında geliyor. Çünkü, Alman sermayesinin dünya çapında elde ettiği pazarlar, biriktirdiği ekonomik ve askeri güç bundan sonra kendi çıkarlarını esas alan bağımsız bir hareketi dayatıyor.
Türkiye’nin tam da ABD ile gerilimli olduğu bir dönemde Merkel’in Erdoğan’ı karşılamaya hazırlanmasının arkasında asıl olarak bu emperyalist politika yatıyor. Koşullar bir açıdan Kayzer Wilhelm II ile II. Abdülhamit’in ilk yıllarındaki Türk-Alman ilişkilerini anımsatıyor. Osmanlı ekonomik sorunlar nediyle “Boğazın hasta adamı”, Prusya ise “Güneşte yer” arayan ülkeydi. Bu yakınlaşmanın faturasının iki ülke halklarına savaş, silahlanma, katliam ve yoksulluk olarak geri döndüğünü tarih gösterdi.