Barışı kazanmak!

1 Eylül dünya barış günü. Birçok ülkede emekçiler savaşlara karşı barış talebiyle sokaklara çıkıyor. Öyle ki günümüz dünyasında savaşsız bir yaşam özlemi bazı bölgelerde ekmek ve su kadar hayati öneme sahip.

ZEYNEP SEFARİYE EKŞİ
DİDF Genel Başkanı

İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin sayısı 55 ile 70 milyon arasında tahmin ediliyor ve o günden bu yana şu anda dünyada 30’un üzerinde yerde süren savaşlarda hayatını kaybedenlerin sayısının da 50 milyona yakın olduğu hesaplanıyor. Bu sayı kağıt üzerinde herhangi bir veri değil, her bir sayı bir insan hayatına tekabül ediyor.
Yakın dönemden ilk akla gelen örneklerden biri olan Vietnam savaşında hayatını kaybeden 3,8 milyon kişinin yüzde 75 i sivillerdi; 2003 ‚de başlayan Irak savaşında 655 bin, 7 yıldır devam eden Suriye savaşında kesin olmamakla birlikte 600 bin kişi hayatını kaybetti! Filistin halkının dünyanın gözleri önünde çektiği acılar hala devam ediyor. Son dönemin en keskin çatışmalarının devam ettiği Suriye’de 18 milyonluk nüfusun yarısı göç halinde. Ölümlerin yanı sıra bugün dünya genelinde 60 milyona yakın insan göç etmek zorunda kalmış durumda. Ve Akdeniz mültecilerin ölüm denizine dönüşmüş durumda.
Hayatlarını kaybedenlerin sayılarına paralel olarak, silah tekellerinin karları da son yıllarda sürekli artıyor. Sadece 2002 yılından bugüne dünya silah ticareti yüzde 50 artış gösterdi. 2017 yılında dünya silah ticaret hacmi 1,4 trilyon dolara ulaştı. En fazla silah satan ülke ise ABD. İlk ‚büyükler‘ arasında sıralama şöyle: ABD yüzde 34; Rusya 22, Fransa 6,7; Almanya 5,8; Çin 5,7.
Diğer taraftan silah tekelleri son hızla ve en son teknolojilerle ölüm makinelerini üretmeye devam ediyorlar. Geleceğin savaşlarının artık insansız uçaklar, denizaltılar ve savaş robotlarıyla yürütüleceği haberleri övgülerle renkli basında yerini alıyor.
ABD tarafından NATO üyesi ülkelere dayatılan, gayrisafi milli gelirinin yüzde 2’sini silahlanmaya ayırma şartıyla Almanya’da askeri bütçeye ayrılan para 2024 yılına kadar 35 milyar Euro’dan 75 milyar Euro’ya çıkarılmış oluyor. Milli gelirinin yüzde ikisini askeri bütçeye ayıran hemen hemen nadir ülkelerden birinin bugünkü Yunanistan olduğunu düşünürsek, bu politikaların halka nasıl yansıdığının en canlı örneğini de görmüş oluruz; asgari yaşam ve çalışma şartlarının daha da kötüleşmesi, yoksullaşma!

Savaşlar kader veya tesadüf mü?

Hayır, savaşlar kader ve kaçınılmaz değildir. Kapitalist sistemin her ne pahasına olursa olsun en yüksek karı elde etmeyi amaçlayan özü gereği bütün üretim alanlarında olduğu gibi silah tekellerinin de hedefi en azami karı elde etmektir ama; savaşların asıl suçlusu silah tekelleri değildir. Bugünkü çatışmalar, savaşlar, şiddete ve silaha dayanan ‚politikalar‘, artık paylaşılmamış bir karış toprağı bile kalmayan dünyayı yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlerin egemenlik yarışı ve dünyayı daha fazla sömürme arayışının sonucudur.
Bunlar, kapitalist emperyalist devletlerin ya bölgesel hegemonyasını pekiştirme, ya da bir emperyalist gücün diğer emperyalistin egemen olduğu bölgeye girmek için sürdükleri şiddete dayalı politikalarıdır. Bugün NATO ülkeleri ve ABD’nin Baltık kıyılarını donanmalarla kuşatarak Rusya’yı çembere almaya çalışması, sonbaharda Almanya’nın da devasa bir bütçeyle katılacağı son yılların en büyük NATO tatbikatının bu bölgede yapılacak olması, Ukrayna’daki eski nazi çetelerinin Almanya hükümeti tarafından desteklenmesi politikaları, gene Polonya başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinin ABD ile silah ticaretini artırmaları gibi örnekler de bunun sonucudur.
Bugünkü çatışmalar ve bunların sürdüğü yerler de ne tesadüf ne de kaderdir. Bu kavgaların nerelerde sürdüğüne bakarsak, bunlar aşırı kar elde etmeye odaklanmış güçler için Afganistan ve Pakistan gibi enerji ve hammadde kaynaklarına geçiş yoludur; Suriye, Irak, Yemen, Libya gibi petrol ve enerji kaynaklarıdır, Ukrayna’nın doğusu gibi zengin yeraltı ve maden yataklarının olduğu yerlerdir. Dün Libya ve Irak’a odaklanmışlardı, bugün Suriye’ye. Liste uzatılabilir.
Diplomatik ve politik araçlarla yukarıda belirttiğimiz emellerine ulaşamayan emperyalist güçler kendi ülke halklarını politikalarına ortak etmek veya tepkilerini önlemek için ‚terörizmi yok etmek‘, ‚diktatörlere karşı savaşmak‘ (kendi ülkelerindeki sınırlı demokrasileri giderek daha da budadıkları halde) için askeri yöntemlere başvurdukları demagojilerini de ihmal etmiyorlar.
Savaşları yürüttükleri bölge halklarının din-mezhep-ulus temelindeki ayrılıklarını da birbirlerine karşı düşmanlaştırmanın aracı olarak kullanmaktadırlar. Nitekim bugün Ortadoğu bu gerici mezhep çatışmalarının merkezi durumundadır. Bunlara silah satanlar da ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya gibi emperyalist güçlerdir.
Bütün bu savaşlardan, ne savaşları yürüten ülke halklarının ne de savaşların sürdüğü ülkedeki halkların hiç bir çıkarı yoktur. Sonuçları; savaşı kışkırtan ülkelerdeki yerli halkın bireysel terörist eylemlerin hedefi haline gelmesi, daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip olması için gerekli kaynakların askeri bütçeye ayrılması nedeniyle artan yoksulluklarıdır. Silahların konuştuğu ülkelerde ise acı ve yıkımdır. Kısacası bu savaşlar emekçilerin, dünya halklarının savaşları değildir. Açmazlar içindeki kapitalist sömürü ve yağma sisteminin ürünüdür.

Almanya’nın askeri dış politikası nereye doğru?

Emperyalistler arasında paylaşım kavgasının devamı olan 1914-1918 yılları arasındaki Birinci, 1939- 1945 yılları arasındaki İkinci Dünya Savaşı’nda, her seferinde daha da palazlanan Alman emperyalizminin de suçları çok büyüktür. Birinci savaşta ‚anavatanı savunma‘ adına pastadan pay alma savaşına girerken, İkinci’sinde ise ‚büyük Almanya’yı yaratmak için nazizmi dünya halklarının başına sarmıştır.
Alman halkı savaşın yolaçtığı yıkımı, her iki savaşta da fazlasıyla yaşamıştır. Savaş sonrası yıllarda da bu acı deneyleri bir daha yaşamamak için savaşa karşı mücadele ve barış hareketi 70’li, 80’li yıllarda büyümüş, haksız savaşlara karşı kollektif tepki artmıştır. Öyle ki, ’soğuk savaş‘ yıllarında, 80’lerin ortalarında atom başlıklı füzelere karşı 1 milyon insan sokaklara çıkmıştır.
Parlamentoda ülke dışına asker göndermeyi ve çatışma bölgelerine silah satmayı yasaklayan yasalar çıkarılmıştır.
Ancak ne var ki, kapitalizmin ve emperyalizmin objektif gerçekleri ne tecrübe ne insanlık tanımaktadır. Birçok başka emperyalist devlet gibi Almanya’da da egemen güçler, geçmişin acı tecrübelerine rağmen dünya egemenlik yarışının içine yönelmişlerdir.
Askeri alanda ilk manevra, 1999 yılında Kosova savaşında yapıldı ve Alman ordusu ilk defa kendi sınırları dışında bir hava harekatına katıldı. Bu süreç hızlanarak devam etti. O günkü çıkarları ve ekonomik yayılmacılık politikaları gereği Irak savaşına dahil olmama politikası izleyen hükümet, Libya saldırısına dahil olmamanın pişmanlığını sonradan dillendirdi. Çünkü savaş sonrası Libya’nın ‚yeniden inşası‘ sürecinde söz hakkı olamadı ve Alman tekellerine çok fazla alan açılmadı. Suriye’de ‚Peşmergelere‘ destek ve eğitim, Mali’ye insani yardım adına bugün Alman devletinin ve ordusunun bir ayağı hep dışarı açılmaya özlem duyuyor.
1999 yılından bu yana ‚küçük küçük‘ adımlarla ta Uzak Asya’ya kadar nerede bir çatışma bölgesi varsa oraya kimi zaman ‚demokrasi‘ kimi zaman ‚insani yardım‘ ya da ‘ülkenin güvenliği’ adına yönelmiş bulunmakta. Dünyada her 14 dakikada bir kişi Almanya’da üretilen silahlar tarafından öldürülüyor . Kosova’da hava saldırısında katılmakla başlayan askeri yayılmacılık, bugün Almanya’nın 17 ülkede -kriz ve çatışma bölgelerinde- 4 bine yakın askerinin bulunduğu bir noktaya ulaşmış durumda.
Geçtiğimiz yıllarda Cumhurbaşkanı Gauck, dönemin Dışişleri Bakanı Steinmeyer ve Savunma Bakanı von der Leyen’ın koro halinde dillendirdikleri, “ekonomik gücümüze uygun olarak dış politikada daha fazla söz sahibi olmalıyız”, “uluslararası sorunların çözümünde askeri olarak da yer almalıyız” türünden açıklamalar da Alman devletinin dış politikasının dışavurumu olmuştur.
Bu politikalar o kadar ‚ustalıkla‘ izleniyor ki; bugün açısından çeşitli demagojilerin eşliğinde halkı yedekleyebiliyorlar. Örneğin, askeri harcamalar tartışılırken, askerlerin kışlık ceketlerinin olmadığı haberlerinin basında yer alması tesadüf olabilir mi!
Yine, bir yandan Başbakan Merkel’den ’sadece ABD ve NATO şemsiyesine bağlı kalamayız, kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamalıyız‘ açıklamasının ardından, Avrupa Birliği ordusu PESCO’yu kurmanın zamanının geldiğinin söylenmesi ve bunun pratik hazırlıklarına girişilmesi, Alman devletinin gelecek dönemlerde askerileşmeyi daha da artıracağının göstergeleridir.

Barışı kazanmak için bugün yapabileceklerimiz
Yukarıda vurguladığımız gelişmeler madalyonun bir yüzü. Tek irade emperyalistler, yayılmacı politikalar vb değil. Halkların gerici savaşları önleyebilmek ve barışı, kendi geleceğini kazanma mücadelesi de sürüyor.
İstatistiklere göre Alman halkının büyük çoğunluğu ’savaşa karşı tutumu sorulduğunda‘ savaşa ‚hayır‘ diyor. Ama Alman devletinin dış politikasının daha yayılmacı olmaya doğru yükselen grafiğine rağmen barış hareketi 80’li yıllardaki güçlü durumundan henüz oldukça uzak. Savaşların ve militarist politikaların hız kazanmasına rağmen barış mücadelesinin yeterince güçlü olmaması bugün bir çelişki gibi görünse de, egemen güçlerin demagojileri boşa çıkarılmadığı, halk içinde yaratılan yanılsamalar aydınlatılamadığı sürece varlığını koruyacaktır.
Bu nedenle ‘milli çıkarlarımızı savunuyoruz’, ‘güvenliğimiz için yapıyoruz’ vb. çarpıtmaları boşa çıkarmak; emperyalist politikalarla savaşlar, mültecilik ve sosyal yıkım arasındaki ilişkiyi daha geniş kesimlerin bilincine çıkarmak ihtiyacı bulunuyor. Tıpkı halklar veya yerlilerle göçmenler arasındaki dostluk ve dayanışmanın büyütülmesi gibi. Bunun için de barış mücadelesini ırkçılığa karşı mücadeleyle ve ekonomik-sosyal taleplerle birleştirmek gerekiyor.


Silaha verilen parayla neler yapılabilir?

225 Leopar-2 Panzer = 520 Kreş
140 Eurofighter = 3.200 Yaşlı bakım evi
40 Savaş helikopteri = 2.400 Sosyal konut