Alman tekelleri Suudi rejimine tavır alabilir mi?

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya tam Suudi rejimiyle “limoni” olan ilişkilerini düzeltmeye hazırlanırken, Cemal Kaşıkçı’nın planlı şekilde öldürülmesi hesapları geciktirecek gibi görünüyor. Zira ortada barbarca bir cinayet ve Yemen’e karşı açılmış bir savaş varken Merkel’in hiçbir şey olmamış gibi davranması inandırıcı olmazdı. Aksi tutum, içeride zaten pek parlak olmayan durumunu daha da zorlaştıracaktı.
Bu nedenle ilk etapta Suudi rejimine Alman tekellerinin silah satmasına izni vermeyeceklerini açıkladı. Bunun nasıl hayat bulacağı, diğer Avrupa ülkelerinin de bunu takip edip etmeyeceği henüz belirsiz. Suudi Arabistan, bu yıl Almanya’dan en fazla silah alan ikinci ülke. Bu nedenle ambargo kararı önemli. Ancak bu asıl olarak bundan sonraki silah satışıyla ilgili. Bugüne kadar imzalanan anlaşmalar çerçevesinde silah verilmeye devam edilecek.
Diğer AB ülkelerinden ve kurumlarından ise ciddi bir açıklama yapılmış değil. Sadece “Şüpheye yer bırakılmayacak şekilde aydınlatılsın” deniliyor. Dahası, AB’nin motoru durumundaki Almanya diğer üye ülkeleri de harekete geçirmek için adım atmadı. İngiltere ve Fransa, benzer bir karar almayacaklarını açıkladılar. Bunun üzerine dün geniş bir heyetle Ankara’ya giden Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, “Bizim silah satmadığımız durumda oluşan boşluğu diğer ülkeler dolduracaksa, bu olumlu bir sonuç vermez” diyerek, diğer AB ülkelerinin yanaşmaması durumunda Almanya’nın da satışa devam etmesi gerektiğini ima etti.
Merkel’in tutumu, silah satış boyutuyla bakıldığında yetersiz olmakla birlikte tepkileri yatıştırmak için atılmış bir adım olduğu söylenebilir. Peki Alman tekelleri de Merkel gibi Suudi rejimiyle bir süreliğine de olsa araya mesafe koyabilir mi?
Gelişmeler bunun zor olduğunu gösteriyor. Suudi Arabistan’da büyük yatırımları olan ve gelecek için büyük hedefler belirleyen Almanya’nın en önemli tekeli Siemens, bunca eleştiriye rağmen yatırımlar konusunda bir açıklama yapmaya yanaşmadı.
Tekelin yöneticisi Joe Kaeser, hafta içinde Riyad’da yapılan Yatırım Konferansına katılmayı,  gelen eleştiriler nedeniyle, son anda iptal etmek zorunda kaldı. Gönlü gitmekten yanaydı. Gelen eleştirilere de “İnsan haklarını ihlal edildiği her ülkeyle diyaloğu kesecek olursak, o zaman evde oturmamız gerekiyor” şeklinde tepki göstermişti. Öyle ya; tekeller için insan hakları, demokrasi, etik değerler vs. boş kavramlar. Kâr her şeyden önce gelir.
Kaeser’in barbarca işlenen bir cinayete rağmen Suudi rejimiyle araya mesafe koymamaya yanaşmamasının arkasında elbette bu ülkeye yaptığı ve yapmayı planladığı yatırımlar ve elde edeceği kârlar bulunuyor.
Beş yıl önce Riyad metrosunu yapmak üzere yaklaşık 2 milyar dolarlık ihaleyi kazanan Siemens, geçen yıl de 400 milyon dolarlık nükleer santral ihalesi almıştı. Aynı yıl tekel Suudi Arabistan’da toplam 6.6 milyar avroluk ciro yapmıştı.
Özellikle cinayetin arkasındaki kişi olduğu sanılan Suudi Presi Muhamed bin Selman’ın ilan ettiği ‘Vizyon 2030’ projesi kapsamında inşa edilecek fantezi şehri “Neom”, başta Siemens olmak üzere bütün Alman tekellerinin ağzını sulandırıyor. 500 milyar dolara mal olması planlanan teknoloji şehri Neom’un arkasındaki en önemli isim Klaus Kleinfeld, Siemens’in bir önceki başkanı. Kleinfeld, Kral Selman’ın da danışmanı.
Bu şekilde Suudi rejimiyle içli dışlı olan Siemens’in, Neom kentinin elektrik, enerji, metro ve alt yapı işlerini almasına kesin gözüyle bakılıyor. Bu konuda Yatırım Konferansı’nda imzalanması planlanan anlaşma şimdilik ileri bir tarihe ertelendi. Haber ajansı Bloomberg anlaşmanın hacminin 20 milyar dolar olduğunu ileri sürdü.
Bu demektir ki, Kaşıkçı katledilmesine rağmen tekel, Suudi rejimiyle ilişkilerini kesmeyecek. Alman hükümeti de baskı yapmayacak gibi görünüyor. Siemens’in çekilmesi durumunda ABD’li General Elektrik’in (GE) pusuda beklediği Alman basını tarafından alttan alta işleniyor. Suudi Arabistan ekseninde yürüyen tartışmaların önümüzdeki dönemde farklı ülkelerin tekelleri arasında bu ülkedeki pazar kavgasını da körükleyecek. Her tekel/ülke kendi çıkarlarına göre farklı grupları, aileleri destekleyerek gerilim tansiyonunu artırabilir.
Öyle görünüyor ki; Suudi rejimi uluslararası baskıyı azaltmak için bundan sonra kesenin ağzını biraz daha açacak ve değişik ülkelerden gelecek baskıları bu şekilde hafifletme yoluna gidecek.
Sonuçta kapitalist-emperyalist devletler ve onların tekelleri için belirleyici olan temel hak ve özgürlükler değil, elde edecekleri azami kârlardır. Eğer bu böyle olmasaydı, yıllardır kadın haklarının, basın özgürlüğünün, demokrasinin olmadığı gerici otoriter bir rejimin ayakta kalmasını sağlamazlardı. Suudi rejiminin bugünkü hali aynı zamanda bölgenin yeraltı kaynaklarını sömüren emperyalist devletlerin eseridir.
Bu nedenle bugün cinayet dolayısıyla yaptıkları açıklamalar, aldıkları sözde tutumlar görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değildir.