Seçimler ve bazı sonuçlar

KEMAL DEMİRCİ

Geçen günlerde iki hafta arayla yapılan Bavyera ve Hessen Eyalet Parlamentosu seçimleri, ‘olağan’ olmayan bir tarzda, partiler ve federal hükümetin geleceği açısından, hatta bunun ötesinde bir anlam kazandı: Başta iyice duvara dayanmış SPD olmak üzere, hükümet partileri içerisinde önümüzdeki dönemin “yol haritası”ndan parti yönetimlerinin yeniden şekillendirilmesi ihtiyacına ve hükümetin geleceğine kadar, birçok tartışmayı ve çekişmeyi ateşleyici bir işlev gördü.

Aslında, yaklaşık olarak bu sonuçların çıkacağı önceden bekleniyordu; sandıkların açılmasıyla ‘sürpriz’ bir durumla karşılaşılmadı yani! Seçim sonuçları, özellikle de CDU/CSU ve SPD gibi hükümet partileri açısından, ülke genelindeki negatif tablonun bir yansımasıydı. Zira, eyalet sınırlarının ötesinde, merkezi hükümet partileri ve izlenegelen hükümet politikaları karşısındaki tutumun, ilgili eyaletlerdeki seçmenlerin eğilimlerinin şekillenişinde en önemli belirleyen olduğu genel kabul gören bir düşünce. Kısacası, iki eyaletteki seçim sonuçları, yeni soru ve sorunlar da eklemlenmiş olarak, söz konusu partilerdeki krizi, tartışmaları vb. güncelleyip derinleştiren bir rol oynadı.

Sarsılan güven

Önce seçim sonuçları üzerine: Hükümet partileri, hem Bavyera ve hem de Hessen’de herbiri yüzde 11 civarındaki oy kayıplarıyla, kelimenin gerçek anlamıyla bir hezimet yaşadılar. Bavyera’da CSU’nun aylar öncesinden başlayarak yürüttüğü ırkçı-milliyetçi kışkırtıcı kampanya, yüzde 10’nun üzerinde oy kaybını önleyemedi.

Hessen’de koalisyonun küçük ortağı Yeşiller oylarını büyük ölçüde artırırken, ‘büyük ortak’ CDU açısından tam tersi oldu. Aynen Bavyera’da olduğu gibi, SPD dışındaki bütün partilere oy kaybetti. Her iki eyalette de muhalefette olmasına karşın, hiçbir partiden oy akışının olmayıp, tersine bütün partilere oy kaybeden tek parti SPD oldu. SPD’nin konut, eğitim vb. gibi yakıcı sorunları seçim propagandasının merkezine alarak emekçiler nezdinde yeniden “sosyal bir parti” kimliği edinme atraksiyonları, dibe doğru uçuştaki hızı kesmeye yetmedi!

Seçimlerde alınan yenilginin CDU açısından ilk sonuçlarından biri, Merkel’in parti başkanlığından ayrılacağını açıklaması oldu. Daha önce, parti başkanlığı ile başbakanlığın aynı kişide olmasını (prensip olarak) savunan Merkel, parti içinde yükselen sesleri dindirmek, daha açıktan kendisine yönelmeye başlayan eleştirileri savuşturmak üzere, böyle bir manevrayı yapmak zorunda kaldı.

CDU içersinde, ‘sağ kanat’tan Merkel’e yönelik; partiyi geleneksel çizgisinden uzaklaştırıp SPD çizgisine (sosyal demokrat bir çizgiye) yakınlaştırdığı; partinin kitle tabanındaki daralmanın da bundan kaynaklı olduğu yönünde eleştirilerin olduğu biliniyor. Bu eleştirilerin, CDU’nun daha fazla ‘sağa açılma’sının bir savunusu olduğu açık. Politik olarak daha fazla ‘sağa açılma’, aynı zamanda CSU’lu Seehofer, Söder, Dobrint’ler gibi, ‘AfD’nin alanını daraltarak’ oy kaybının önüne geçmenin, ‘toparlanmayı’ burdan sağlamanın bir yolu olarak savunuluyor.

Merkel’e yakın olduğu söylenen partinin yeni başkan adaylarından CDU Genel Sekreteri Kramp-Karrenbauer ise, önümüzdeki dönemde takip edilecek üç temel gündem olarak şunları sıralıyor: “Almanya’nın rekabet gücünü artırmak, dijitalleşme ve ABD’nin çekileceğini açıkladığı ‘orta menzilli nükleer füze anlaşması’ konusunda Almanya’nın insiyatif alması!”

Daha önce de dile getirilmiş olan, Alman sermayesinin uluslararası ölçekte giderek sertleşen rekabet mücadelesi için, ekonomik, politik, askeri her alanda güçlendirilmesi ihtiyacının ifadesi olan bu ‘gündemler’, açıktır ki, hem ekonomik ve hem de politik alanda, daha baskıcı bir yönelimi de gerekli kılıyor. Bu arada, Almanya’nın kendi hedefleri doğrultusunda ilerleyebilmek için, ‘büyük patron’ olarak, AB içinde giderek güçlenen ‘merkez-kaç’ eğilimlerin önüne geçme; Brexit türü örneklerin çoğalmasına izin vermeme gibi bir sorunu da var.

Ek olarak; değişik göstergeler yeni bir ekonomik durgunluk ve krizin yakınlaşmakta olduğuna işaret ediyor. Ticaret savaşlarının, korumacı önlemlerin gündemde olduğu günümüz dünyasında, ekonomisi önemli ölçüde ihracata bağlı Almanya açısından, bu sürecin göğüslenmesinin ve hele de 2008 krizinde olduğu gibi ‘krizden güçlenerek çıkmanın’ hiç de kolay olmayacağı açık.

CDU’nun yeni başkanının kim olacağı ya da ne kadar ‘sağa açılım’ yapılacağını; Merkel’in dönem sonuna kadar başbakanlığı sürdürüp sürdüremeyeceği veya koalisyonun ömrünün ne kadar olacağını gelişmelerin seyri gösterecek. Ancak, “yeni dönem”in politikalarının sermayenin yukarıdaki ihtiyaçlarının ışığında şekilleneceği kesin!

SPD açısından durumu toparlamak, boylu-boyunca içinde bulunduğu krizden çıkmak oldukça zor gözüküyor. ‘İktidarın nimetlerinden mahrum kalma’ korkusuyla Berlin’deki hükümet koltuklarına sıkı sıkıya sarılmış olan SPD Yönetimi, iradeleri dışında bir ‘engel’ çıkmadığı koşulda, en azından önümüzdeki yılın ortalarına kadar koalisyon hükümetinde kalmaya karar kılmış durumda. Parti Başkanı Nahles’in, kendi sorumluluklarından tek kelime etmeden, ‘Yüksek oy kayıplarınının Berlin Koalisyon Hükümeti’nin içinde bulunduğu durum nedeniyle’ oluştuğunu açıklaması… Ve yine parti yönetiminin ‘koalisyon hükümeti için bağlayıcı bir hareket planı’ sunma kararı ile durumu kurtarmaya çalışması… SPD yöneticilerinin, partinin bu durumunda dahi, az-çok dişe dokunur bir şey söylemekten fersah fersah uzak olduklarını gösteriyor. Parti Başkanı Nahles ve diğer yöneticilerin bütün çabası, zaman kazanarak tabandaki basıncı alıp, kontrolü sağlayarak partiyi ‘yola devam’a ikna edebilmek!

Yola devam” edilirken, SPD’li Maliye Bakanı Scholz’un pratik bir anlamı olmayan, asgari ücretin 12 Euro’ya çıkarılması önerisinde olduğu gibi, yüze biraz ‘sosyal makyaj’ sürülecek. Önümüzdeki dönemde, en azından bir süre, SPD’li politikacıların ağzından ‘sosyal sorunlar’ üzerine konuşmalar biraz daha fazla duyulacak; hükümet programından uygulamaya konacak bu yöndeki küçücük adımlar büyük bir gürültüyle duyurulacak. Böylece hem “yola devam”ın gerekliliği ve hem de SPD’nin halkın sorunlarına duyarlı, ‘sosyal kimlikli’ bir parti olma yolunda ilerlediği gösterilmiş olacak! Ancak geniş işçi emekçi kesimleri nezdinde güvenirliğini tümüyle yitirmiş, söylediklerinin hiç bir inandırıcılığı kalmamış olan SPD’nin bunlarla yeniden ‘güven tazelemesi’, erimenin önüne geçmesi mümkün görünmüyor.

Kuşkusuz, sermaye açısından, işçi hareketinin görece zayıf olduğu ve kendini zorlamadığı koşullarda SPD’nin açtığı boşluk henüz büyük bir sorun oluşturmamakta (özellikle de SPD’deki krizin, sendika merkezlerin işbirlikçi politikalarının sorgulanmasına evrilmedikçe!). Ancak sermaye, durumun böyle kalmayıp yarın değişebileceğini az çok hesaplamak durumundadır. Örneğin Spiegel’in 43. Sayı’sındaki başyazıda; SPD’nin, şayet yaşamak istiyorsa koalisyonu terketmek, sola yönelmek, belli konularda köşeli tutum almak zorunda olduğu; zenginliğin bölüşümü, finans sistemi ve uluslararası ittifaklar gibi konuları radikal bir tarzda sorgulamaktan geri durmaması gerektiği vb. üzerinde duruluyor. Spiegel’in SPD’yi radikal olmaya çağırması ‘garip’ gibi gözükse de aslında SPD’nin boşluğunun arzettiği tehlikeye işaret ediliyor. SPD’ye böyle ‘ölüme yatmak’ yerine, önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyulan ‘rolünü’ oynayabilmesi için, bürünmesi gereken ‘kimlik’ hatırlatılıyor. SPD’nin sözü edilen rolü oynamaya mecalinin olup-olmadığı ayrı. Ama, sermaye cephesinden bu alanda bir harmanlanmaya ihtiyaç duyulduğu açık!

Orta ve küçük burjuvazideki iki eğilim

Yeşiller’in iki eyalet seçiminde de oylarını en fazla artıran ve ikinci sıraya oturan parti olması, bunun nedenleri ve yine ‘bundan sonrası’yla ilgili soruları da gündeme getirdi.

Liberal sol bir parti olarak Yeşiller’in, iki eyalette de seçmenleri arasında yüksek okul mezunu ve eğitimli kesimin oranı oldukça yüksek. İşçilerden aldığı oy oranı düşük kalırken, serbest meslek sahipleri, memurları vb. ile ağırlıklı olarak ekonomik durumu iyi orta kesimlerden oy aldığı görülüyor.

Yüzde 8-9 civarındaki oy potansiyelinin yanı sıra, iklim ve çevre konularının giderek daha geniş kesimlerin gündemine girmekte oluşu, bilinç ve duyarlılıktaki artış, Yeşiller’in oylarındaki artışın etkenlerinden biri. Seçmenlerin azımsanmayacak bir bölümü açısından seçimlerin, birikmiş öfke ve tepkiler nedeniyle eyalet politikalarından çok hükümetin ve hükümet partilerinin bir oylamasına dönüşmüş olması, Yeşiller açısından önemli bir avantaj oldu. Tepki oylarının azımsanmayacak bölümü Yeşiller’e yöneldi.

Diğer yandan, hem AfD faktörü ve hem de özellikle seçimlere doğru uzanan aylarda estirilen milliyetçi-ırkçı rüzgar, demokratik-özgürlükçü düşünce sahiplerinin bir bölümünün daha önce oy verdiği partiler yerine Yeşiller’e yönelmesine yol açtı.

Küçük burjuvazinin liberal sol partisi olan Yeşiller, seçimlerde yükselişe geçmeyle birlikte; ‚belirli bir kesimin partisi‘ olmak yerine toplumun bütün kesimlerinin oy vereceği bir ‘halk partisi’ olmayı hedeflediklerini açıkladı. ‘Halk partisi’ olmayı hedefleme, hükümet partilerinden boşalan yeri doldurmaya ya da yerlerini almaya aday olduğu anlamına geliyor.

Açıklık’ ve hümanizm diyen, burjuva liberal değerleri savunan; işçilerle ne düşünsel ve ne de talepleri itibariyle bir yakınlığı olmayan, sosyal taleplere fazla yakın durmayan Yeşiller’in, SPD ile birlikte “Ajanda 2010’nun mimarı oldukları biliniyor. Yeşiller, arkalarına aldıkları rüzgarla bir süre gidebilirler; ancak bunun uzun süreli olma ihtimali oldukça zayıf.

Artık bütün eyaletlerde parlamentolarda yer alan AfD’nin ise, daha önce diğer bazı eyaletlerde olduğu gibi son iki eyalette de, aldığı oylar içerisinde en yüksek oranı işçiler oluşturuyor. Denebilir ki, işçi ve emek hareketi açısından bu durum, genelde aldığı oy oranlarından daha fazla tehlike teşkil ediyor. Bütün parti seçmenleri arasında yapılan kamuoyu yoklamalarında, amaçlarını bilerek-benimseyerek değil ‘hayal kırıklığı’ndan ötürü en yüksek oranda oyun verildiği parti AfD: yüzde 60! Tabii ki; ‘hayal kırıklığı’ veya protesto nedeniyle de olsa, oyların bu partiye yönelmesi tehlikenin ciddiyetini ortadan kaldırmıyor. Sadece, hoşnutsuz ve hayal kırıklığı içinde olan işçi ve emekçilere, durumun gerçek neden ve kaynaklarını açıklayabilen seslerin ulaşmasındaki zayıflığa işaret ediyor!

BURJUVA SİYASETTE EZBERLERİN BOZULUŞU

Federatif yapıya sahip Almanya’da eyalet seçimleri ülke genelini ilgilendiren politik eğilim ve süreçlerce adamakıllı baskılanıyorsa, politik bakımdan olağanüstü bir durum var demektir. Görünen o ki, liberalizmin dünya ve Avrupa çapında gözlemlenen politik krizi, Almanya’ya da sirayet etmiş bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanya’daki politik yaşamı şekillendiren iki büyük sağ ve sol liberal partinin içine yuvarlandığı ve son yıllardaki her yeni seçimle giderek ağırlaşan durum bunun açık göstergesidir.

Bu gidişat, Alman sermayesi açısından, başta bu iki partide olmak üzere, genel olarak burjuva siyasetinin yeniden biçimlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu çabalar, ifadesini, özellikle bu iki büyük burjuva partisini bekleyen çizgi tartışmaları ve yeniden pozisyon belirlemelerinde bulacaktır.

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından ise, bu gidişat; güncel taleplerinde ısrar etmeyi, bunun için mevcut eylemliliğini daha da genişletip büyütmeyi, kısacası sermayenin burjuva siyasetini yeniden biçimlendirme girişimlerine net sınırlar koymayı gerektirmektedir. Halk hareketinin tam da bu safhada kendini hissettirmesi, sadece güncel talepleri kabul ettirmesi bakımından değil, geleceği açısından da ayrı bir önem arz etmektedir. İşçi ve emekçilerin, tam da bu süreçte varlıklarını politik olarak hissettirmeleri, bazı talepleri kabul ettirmeleri, en başta politik öz güvenlerini yeniden kazanmalarına vesile olacaktır. Bu ise, son otuz yılda varlığına en çok ihtiyaç duyulan ve yeni bir döneme kapıyı aralayacak tarihsel bir kazanımın elde edilmesi demektir!