2018 Almanya’daki Türkiyeliler için derslerle dolu bir yıl oldu

Gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması, futbolcu Mesut Özil’in Erdoğan’la fotoğraf krizi, 24 Haziran seçimleri, Almanya ve Türkiye hükümetleri arasında iki yıldır artarak süren gerilimin normalleşmeye başlaması 2018’in Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler açısından öne çıkan ve birçok ders içeren siyasi gündemleri oldu.

GAZETECİ DENİZ YÜCEL OLAYI

2018 yılının ilk ayları Almanya Türkiye arasındaki ilişkilerde hararetli tartışmalara sahne oldu. Türk ve Alman vatandaşı olan Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel, hakkında iddianame olmaksızın bir yıl Türkiye’de tutuklu kalmasının ardından, Almanya’nın yoğun baskıları ve yapılan pazarlıklar üzerine 16 Şubat’ta apar topar serbest bırakılarak Almanya’ya geldi. Deniz Yücel’in neden tutuklandığı da neden serbest bırakıldığı da belli değildi.

“Ajanlık”, „terör örgütü propagandası yapmak” ve „halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten suçlandı ama tutuklu kaldığı süre içinde iddianame bile hazırlanmadı. Ve sonuçta gizli kapaklı pazarlıkların ardından bu kez de yine mahkemeler devre dışı kalarak hükümetin talimatıyla serbest bırakıldı.

Deniz Yücel’in Almanya’nın ısrarlı tepkilerine rağmen bir yıl boyunca cezaevinde tutulması, Almanya’daki Türkiyelilerin önemli bir kesimi için AKP hükümetin Batılı devletler karşısında dik duruşlu politikasının bir örneği olarak görüldü ve “helal olsun, Batı karşısında eskisi gibi eğilmiyor” dedirtti. Ancak ne var ki, Ankara’nın ani bir kararla Deniz Yücel’i serbest bırakması, tutukluluk kararını alkışlayan vatandaşlarda bile şaşkınlığa ve “kardeşim madem ajandı, haindi, nasıl oldu da apar topar adamı bırakırverdiniz?” şeklinde tepki ve homurdanmalara neden oldu.

Yani “bağımsız” denen mahkemelerin, aslında iktidarın memurları olduğu ve kararların hukuki değil siyasi olduğu bir kez daha görüldü. Demek ki, hükümetlerin her dediğine gözü kapalı inanmamak gerekiyormuş!

MESUT ÖZİL’İN FOTOĞRAF KRİZİ

Türkiye ile Almanya arasında gerilim yaratan konular arasında yer alan Deniz Yücel olayının bu şekilde sonuçlanması, Almanya ve Türkiye hükümetleri arasında 2016’dan beri artarak devam eden gerilimin yeniden normalleşeceğinin ilk sinyali oldu. Ancak normalleşme sürecinin o kadar da kolay olmayacağı görüldü. Nitekim Türkiye’nin siyasi geleceği büyük önem taşıyan 24 Haziran seçimleri öncesinde, Alman milli takım oyuncularından Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’la fotoğraf çektirerek, seçim kampanyasına dahil olmaları geniş tartışma yarattı. Alman kamuoyunda ve siyasi çevrelerde futbolculara oldukça sert tepki gösterilirken Erdoğan, bir kez daha hem Almanlar hem de bu ülkedeki Türkiye kökenliler arasında kutuplaşma ve siyasi bölünmüşlüğün konusu oldu. Tartışmalar Erdoğan’la da sınırlı kalmayıp, bu ülkede doğup büyüyen göçmen kökenlilerin ‚kime ait olduğu‘ konusuna ve entegrasyon politikalarına kadar uzadı. Alman kamuoyu Özil ve Gündoğan’ın nasıl olup da Erdoğan’a bu şekilde destek verdiğini anlamakta ve kabul etmekte zorlanırken, Türkiyelilerin önemli bölümü de gösterilen tepkileri Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı olarak algıladı. Tartışmaların akabinde Mesut Alman milli takımı bıraktı. Olay bir yandan Almanya’nın göçmen politikasının problemlerini açığa vururken, bir yandan da kutuplaşmayı, Türkiye siyaseti üzerinden bölünmeyi derinleştiren bir örnek olarak belleklere kazındı.

24 HAZİRAN SEÇİMLERİ

Seçim sandıklarının Almanya’ya taşınması Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiyeli vatandaşları etkileyen önemli değişikliklerden biriydi. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri de bir kez daha bunun yol açtığı siyasi gerginlik ve kutuplaşmaya sahne oldu. Önceki seçim kampanyaları döneminde yaşanan siyasi tansiyondan rahatsız olan Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri Türkiyeli siyasi partilerin seçim kampanyasına sınırlamalar getirdi. Buna rağmen Erdoğan destekçiliği ve Erdoğan karşıtlığı bu seçimler vesilesiyle Almanya’nın önemli bir gündemi oldu. Hem Almanlar hem de Türkiyeliler arasında. Katılımın bir miktar artarak yüzde 50’ye ulaştığı son seçimlerde Almanya’daki sandıklardan yine Erdoğan’ın üstün çıkması (önceki seçimlere göre bir düşüş olsa dahi), Alman kamuoyunda, Türkiyeli göçmenlere yönelik tepki ve önyargıları arttıran bir etki yarattı. “Nasıl oluyor da hala Erdoğan’ı destekleyebiliyorlar?” veya “Madem Erdoğan’ı bu kadar seviyorlar, Türkiye’ye neden gitmiyor da burada yaşıyorlar” şeklindeki yorumlar, sadece ırkçı-milliyetçi partiler tarafından değil sokaktaki, işyerindeki sade Alman vatandaşları tarafından da sıkça dile getirildi.

Diğer taraftan AKP ve Erdoğan’ın, Almanya ve Avrupa’da Türkiye ortalamasından yüzde10-12 daha fazla oy toplaması, burada yaşayan Türkiyeli göçmenlerin profilinin etkisi altında kaldıkları siyasi atmosferin gelip geçici bir durum olmaktan öte sosyolojik ve yapısal bir konu olduğunu gösterdi. Diğer taraftan 24 Haziran sonuçları, Almanya’da gerek resmi makamların gerekse çeşitli siyasi partilerin göçmenler politikası ve ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı tutumları sorgulanmadan Türkiye kökenlilerin Erdoğan’a veya muhafazakar-milliyetçi partilere neden bu yoğunlukta ilgi gösterdiğinin anlaşılamayacağını bir kez daha gözler önüne serdi. Nitekim göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçişinin kolaylaştırılması, bu ülkede politik yaşama katılımının önündeki engellerin kaldırılması, dışlayıcı değil kucaklayıcı ve birleştirici politikaların ağırlık kazanması, göçmenlerdeki dışlanmışlık hissinin azaltılması gibi konularda bir gelişme olmadığı takdirde tartışmaların önümüzdeki yıllara da taşınması kaçınılmaz görünmektedir.

ALMANYA TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

2016 yılından itibaren gerilimli ve sancılı bir süreç yaşayan Almanya-Türkiye ilişkileri, bu yılın sonbahar aylarından itibaren normalleşme sürecine evrildi.. İki taraf da birbirine yönelik sarfetiği keskin sözleri, suçlamaları, eleştirileri “unutmuş” görünerek, dostluk, işbirliği mesajları eşliğinde adımlar atmaya başladılar. Peki ne oldu da onca restleşmenin arkasından iki taraf da normalleşmeye yöneldi? Çünkü hem uluslararası siyasetin dengeleri hem de ekonomik beklentiler ve ihtiyaçlar, iki ülkeyi de adeta birbirine mahkum eder özellikler taşıyor.

İhtiyaçlar ve çıkar hesapları gereği dün kavgaya tutuşan iki hükümet, diğerine lafını geçiremeyince aynı gerekçelerle bu kez uzlaşma ve işbirliğinden söz eder hale geldiler. Normalleşmenin merkezinde ise milyarlarca euroluk yatırımlar ve iki ülkenin büyük sermaye sahiplerinin ağzını sulandıran ekonomik çıkarlar bulunduğu anlaşıldı.

Hükümetlerin iki yıldır süren kavgaları yüzünden iki ülkenin vatandaşları ve özellikle de Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerde huzur kalmadı; kutuplaşma ve önyargılar alabildiğine arttı.

Bu nedenle 2018’de yaşananlar bir kez daha öğretti ki; hükümetler-devletler yeri gelir kavga eder, tartışır, yeri gelir barışır, dost olur.. Ama bu yüzden ülkelerin vatandaşları birbirine düşman olursa bunun telafisi o kadar kolay olmaz ve fatura iki ülkenin halkına çıkar. Bu nedenle, ekonominin, uluslararası siyasetin ve çıkar ilişkilerinin kaygan bir zeminden seyrettiği günümüzde, Türkiye kökenli emekçiler için tek seçenek Alman işçi ve emekçilerle daha da yakınlaşmak, ortak sorunlar ve talepler için beraber hareket edebilmekten geçiyor.