Küresel faşizme bir adım daha

Nuray SANCAR

Dünya çapında sarsıcı etkileri olan büyük krizler sadece büyüklerin küçükleri yuttuğu, ayakta kalamayanların çöktüğü bir tablo yaratmazlar. Bu krizler aynı zamanda sınıflar arasındaki ilişkileri yeniden tasnif eden, devlet kurumlarını yeniden yapılandıran bir tsunaminin de tetikleyicisi olurlar. 1918 ve 1923’te yenilmiş iki devrim deneyiminden geçen Almanya işçi sınıfını yatıştırmakta artık zorlanan sosyal demokrasinin iflas ettiği bir dönemde patlayan 1929 krizi, Hitler faşizminin iktidara gelişini kolaylaştırmıştı. Emek gücünün savaş ekonomisinin çarklarını döndürmek üzere seferber edildiği, savaş öncesi haklarının kırıntısını bile kullanamayan alt sınıfların bastırılan talepleri sayesinde faşist sermaye birikim rejiminin inşası ağır bir tedhiş eşliğinde sürdürüldü.

1973 krizi ile ise, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra faşizmi alt etmiş halkların Sovyetler Birliği’ni referans alan mücadelelerinin önüne hem onların kazanımlarının karşılığı hem de sosyalizm dalga kıranı olarak dikilen sosyal devlet sisteminin ölüm çanları çalmaya başladı.

Yeni bir iktisadi rejimin başlama vuruşu ise 1979’da İngiltere Başbakanı olan Theatcher’in ‘There is no alternative’ (Başka alternatif yok) sözüyle gerçekleşecekti. Kamu kurum ve kuruluşlarının özelleştirilmesi ve sosyal politikaların tasfiyesiyle karakterize olan neoliberalizm döneminde dünya burjuvazisi ‘sosyal devlet’ döneminin pahalıya mal olan bölüşüm ilişkilerini artık sırtında taşımak istemediğini ilan ediyordu. Bu isteksizliği kolaylaştıran SB’nin yıkılışı ve emek örgütlerinin zafiyet geçirmeye başlamasıydı kuşkusuz.

Ve nihayet 2008 krizi sırasında AB borçlarının ödenmemesi, Eurozone’dan çıkılması ve krizin bedelinin emekçilere ödetilmemesi talebiyle aylarca süren mücadelelerinin karşılığında Papandreu Hükümetini deviren Yunanistan halkının başına, AB’nin bu ülkenin iç işlerine müdahale ederek teknokrat bir hükümet ataması önemli bir başlangıç, sadece Yunanistan için değil dünya için de bir eşik oldu.

2008 krizinden on yıl sonraki dünya tablosu, dünyanın belli başlı ülkelerinde yeni bir krizin habercisi olması muhtemel ekonomik durgunluk ve giderek yaygınlaşan teknokratik iktidarlardır.

Theatcher’in alternatifsiz olduğunu ilan ettiği ekonomik ve politik programları aynı biçimde uygulayarak kendi ülkelerindeki emekçileri büyük yıkıma uğratan; merkez sağdan sola, sosyal demokratlardan muhafazakarlara kadar geniş bir yelpazede yer alan partileri birbiriyle zaman içinde aynılaştılar. Liberal demokratik kurumlar emekçilerin bunlara güvensizliğiyle karakterize olan bir krizle yüz yüze. Burjuva kitle partilerinin çekiminden uzaklaşan emekçilerin enerjisini disipline edecek bir sol alternatifin zayıflığında ya da yokluğunda bu boşluk faşizan partiler ve otokratik iktidarlar tarafından dolduruluyor.

Macaristan ve Polonya’da kurulan faşist iktidarlar, Trump’ın seçilmesi, Avusturya’da faşist partinin yüzde elliyi zorlaması, Latin Amerika sol partilerinin düşüşü, Fransa’da Le Pen gericiliğinin cumhurbaşkanlığı için yarışta mesafe katetmesinden sonra 2018 yılı da bu bakımdan kayda değer olgulara sahne oldu. Brezilya’da faşist Bolsanora yüzde 56 oyla iktidara geldi. Almanya Bavyera eyaletinde Merkel’in partisi oylarını düşürürken AfD faşistleri yüzde 11 oy alarak parlamentoya girebildi. İtalyan neofaşistleri de son seçimlerde oylarını yükseltti. Fransa’da Le Pen kazanmasın diye halkın yüzde 65’inin kenetlenmesiyle CB olan Macron’un ilk yaptığı, Meclis müzakere sürecini baypas ederek zenginlerin vergilerini düşürmek için KHK çıkarması ve CB seçimlerinin diğer adayı Melanchon’un ofisinin ve evinin polis tarafından basılmasıydı.

Nazizmin yüksek bir zulüm çıtası oluşturduğu tarihsel tecrübeye kıyaslanarak, gelişmekte olan süreci faşizm olarak adlandırmanın imtinayla karşılandığı bir süreç bu aynı zamanda. Ne var ki sıklıkla kullanılan sağ popülizm kavramı da durumu izah etmeye yetmiyor. Geçen yüzyılın ilk yarısında Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz’de bu ülkelerin büyük sanayi burjuvalarının dünyanın o günkü koşullarına mahsus özel bir tercihi olarak ve hatta akıl dışı bir sapma olarak beliren, liberal tercihlerin devamından yana devletleri de karşısında bulan önceki faşizmden elbette farklı bir faşizmin, dünya burjuvazisinin yeni tercihi olarak belirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Rusya ve Çin ile gücü sınırlanmaya başlayan ABD’nin “adil serbest rekabet” adına diğer ülkelere vaktiyle dayattığı koşullara uymayacağını deklare ederek, ticarete narh ve vergi uygulamak suretiyle korumacı önlemleri artırdığı, AB ülkelerinin de aynı yolu izlemeye çalıştığı bir ortamda sermaye güçleri ve devletler arasında derinleşen çelişkilerin ticaret savaşları kılığı altında belirdiği çatışmalı dönem, eski yönetme prosedürlerini taşınamaz hale getirmiş bulunuyor.

Yılın son ayında Macaristan’da Orban’ın zorunlu yıllık fazla mesai süresini 250’den 400 saate çıkarmasında olduğu gibi emek disiplininin daha katı politikalara tabii olacağının, kölelik şartlarının derinleşeceğinin şimdiden belli olduğu, dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin de, oylarıyla iktidara getirdikleri otokrat-faşist iktidarların yapıp ettiklerinin sorumluluğunu paylaşmak zorunda bırakıldığı zamanın nelere gebe olduğunu şimdiden kestirmek zor. Hele Fransa’daki ‘Sarı Yelekliler’ eyleminden sonra.

Ancak çoklu parlamento bileşimlerinin müzakere süreçlerini bertaraf etmeyi, emekçilerle devletler arasındaki pazarlık kurumlarını iğdiş etmeyi şimdilik tercih eden dünya burjuvazisinin eski tip parlamenter işleyişin alternatifi olarak organizasyonuna katkıda bulunduğu yüzde ellişerlik bloklaşmalar, Türkiye’ye özgü olmaktan çıkmış bulunuyor.

Yakın gelecekteki muhtemel dönüşümlere de rezerv alanı bırakan bloklaşma, burjuva siyasetin Nazizmden edindiği tecrübeyle açıklanabilir. Bir yandan artık referanduma dönüşen seçimler sayesinde demokratik kurgu iptal edilmiş olmuyor. Öte yandan ise Nazizmin alt edilmesinde ödenen ağır bedele gerek kalmadan manevra aralığı bırakıyor. Dünya işçi sınıfının reflekslerine göre büyüyecek ya da küçülecek olan aralık hiçbir şeyi kaybetmeden bazı şeyleri yitirmeye hazır olması gerektiğinde dünya burjuvazisinin emniyet kemeri olarak tutuluyor.