Tekeller için işgücü aranıyor

YÜCEL ÖZDEMİR

“Göç”, insanlık tarihinin yol arkadaşı. İnsanoğlu geçmişten günümüze iklim, savaş, doğal afetler, şiddet, yoksulluk gibi daha pek çok nedenden ötürü bir yerden başka bir yere göç etti, etmeye de devam ediyor. Bu nedenle bütün insanların geçmişinde bir göçmenliğin olduğunu söylemek hiç de abartılı değil. Dolayısıyla günümüzde yaşadıkları toprakları kendilerine “anavatan” gören ve başkalarının bu topraklar üzerine ayak basmasını, yaşamasını çok görenler de birer “göçmendir”.

Göçmenlik bazen bir kıtadan diğer kıtaya, bazen bir ülkeden başka bir ülkeye, bazen de bir kentten diğer kente daha iyi yaşam ve çalışma koşullarını için yapıldı, yapılıyor. Göçe neden olan “güvenli gelecek ve daha iyi bir yaşam” özlemi devam ettiği sürece de insanoğlunun, “umuda yolculuğu” kapitalizm var oldukça hep sürecek.

Eskiden kitlesel kavimler, kabileler halinde yapılan bu yolculuk bugün ekonomik ve siyasi nedenlerle, savaştan ve yoksulluktan kaçan topluluklar halinde devam ediyor.

Değişik verilere göre günümüzde her yıl yaklaşık 7 milyon insan doğduğu ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. Yine günümüzde toplam 215 milyon insan doğduğu ülkenin dışında yaşamını sürdürüyor ve bu dünya nüfusunun yüzde 3’üne denk düşüyor.

Bunlara bir de zengin ülkelerin sömürgelerden, özellikte de Afrika ülkelerinden, işgücü olarak götürdükleri köleleri eklemek gerekiyor. Köle sahipleri tarafından birer meta olarak kullanılan köleler, hem alınıp satılmaları hem de işgücü olarak kullanılmaları bakımından zenginlik kaynağıydı. Afrika’dan Avrupa’ya ve diğer kıtalara götürülen köleler tarım ve sanayi olmak üzere pek çok sektörde kullanılıyordu.

Kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte 19. yüzyılın başından itibaren kölelik de sonlandırıldı. Ancak kapitalistler bu kez mülksüz yoksul emekçi sınıfları “köle” olarak kullanmaya başladılar. Her ne kadar kölelerden farklı olarak “özgür bireyler” olsalar da işgüçlerini satmaları dışında bir seçenekleri olmadıkları için birer köle gibi çalıştırılıyorlardı. Sanayi üretiminin devasa boyutlarda gelişmesi, ‚ücretli köle‘ olarak çalıştırılacak işçilere olan ihtiyacı o oranda arttırınca, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başından itibaren kapitalistler ülke dışından ucuz işgücü getirme yoluna daha fazla başvurmaya başladılar.

Pek çok Batı Avrupa ülkesi, ihtiyaç duyduğu işgücünü sahip olduğu sömürgelerden genç işçileri getirerek karşılama yoluna gitti. Fransa, İngiltere, Belçika gibi ülkelere yapılan ilk göçler bunun örnekleriydi.

Geç uluslaşan-devletleşen Almanya da benzer bir yola başvurdu. 1795’de Prusya (Alman İmparatorluğu), Rusya İmparatorluğu ve Avusturya İmparatorluğu arasında paylaşılan bugünkü Polonya’nın bir çok kenti Alman İmparatorluğu’nun denetimi altındaydı. Sanayileşmeyle birlikte, özellikle Ruhr bölgesindeki madenlerde artan işgücü ihtiyacı nedeniyle, 1800’lerin ikinci yarısından itibaren Almanya’nın denetimi altındaki kentlerinden getirildi. Dolayısıyla Almanya’nın ilk “göçmen işçileri” bu Polonyalı işçilerdir. Bu şekilde yaklaşık 400 bin Polonyalı işçi Almanya’ya göç etti ya da ettirildi.. Sanayiden tarıma kadar değişik sektörlerde çalışan Polonyalı işçilerin ücretleri Alman işçilerin aldığı maaşların altındaydı. Keza o dönem de gelen göçmen işçiler sermaye tarafından ücretleri düşürmek, grevleri kırmak için Alman sermayesi tarafından kullanıldı.

İki büyük dünya savaşından yenilgiyle çıkan Almanya, hem işgücü hem de sanayi açısından büyük kayıplar verdi. Burjuvazisinin daha fazla ekonomik zenginlik ve siyasi nüfuza ulaşmak için girmiş olduğu savaşların ardından yıkılmış bir ülkeyi ayağa kaldırmak için yeniden işgücüne ihtiyaç duyuldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra bu temelde İtalya, Yunanistan, Türkiye. Fas, Yugoslavya gibi ülkelerde işgücü anlaşmaları imzalandı. Getirilen milyonlarca “misafir işçinin” Almanya’nın “ekonomi mucizesi”ne dönüşmesinde büyük katkısı oldu. Getirilen işçiler ucuz emek gücü olarak kullanıldı ve bundan en çok karlı çıkan Alman sermayesi oldu.

GÖÇ YASASI: KİME NİYET KİME KISMET

Tarihsel arka planı kısaca bu şekilde olan Almanya’ya işgücü getirme, şimdi bir kez daha gündemde. Federal Hükümet tarafından kabul edilen ve kamuoyunda “Göç Yasası” olarak adlandırılan yeni düzenlemeyle, sermayeye ihtiyaç duyduğu vasıflı işgücünü daha ucuza sağlama imkanı tanınıyor. Buna gerekçe olarak da ülkedeki demografik değişim gösteriliyor.

Başta Bertelsmann Vakfı olmak üzere değişik kurumlar tarafından hazırlanan raporlara göre, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda Almanya’daki çalışan sayısının 2050 yılına kadar 29 milyona düşeceği ifade ediliyor. Şu an yaklaşık 45 milyon olan çalışan sayısının önümüzdeki 30 yıl içinde yaklaşık 15 milyon azalmasının daha çok emeklilik, sağlık, bakım sigortalarını etkileyeceği, dolayısıyla var olan sistemin aynı şekilde devam edebilmesi için ülkenin yeni çalışan işgücüne ihtiyaç duyduğu ifade ediliyor. Aynı hesaplamalara göre, mevcut 82 milyon nüfusun kalabilmesi için her yıl net olarak yaklaşık 330 bin insanın Almanya’ya giriş yapması ve kalması gerekiyor.

Almanya’nın nüfusunun 80 milyondan 60 milyona ya da daha altına düşmesine ise “felaket senaryosu” olarak bakılıyor.

Gerçekte, ekonominin gelişmişliğine bağlı olarak fazla nüfus aynı zamanda üretim ve tüketim gücünün yüksek olması anlamına geliyor. Çin’in geldiği aşama bunun en somut örneği.

En gelişmiş teknolojiye sahip olmak bile, emek gücü olmadığında çoğu zaman daha fazla üretim ve zenginlik anlamına gelmiyor. Almanya’nın çalışan sayısını 40 milyonun üzerinde tutma gayreti de dünyadaki ekonomik rekabette üstte kalmayla yakından ilgili. Yani vasıflı işgücünün daha düşük maliyetle kullanılması yoluyla sermayenin avantajlarını ve rekabet gücünü yükseltmek işin merkezinde bulunuyor. Nitekim dışardan daha ucuz vasıflı işgücü getirerek, hem bunların yetişme-eğitim masrafları hem de sosyal güvenlik harcamaları bakımından maliyetler azaltılmış oluyor.

Bütün bunlardan ötürü, hükümet tarafından AB dışından daha fazla işgücü getirmek için karar altına aldığı “Göç Yasası” (Üçüncü Ülkelerden Kalifiye Getirme Yasası)1 tamamen sermayenin çıkarlarına göre hazırlanmış, emeği ve emekçileri değil tekellerin üretim kapasitelerini sürdürmeleri ya da artırmaları ekseninde atılmış bir adımdır. Bu nedenle Almanya’nın, kamuoyundaki adı “Göç Yasası” olan ama asıl zihniyeti AB dışındaki ülkelerden kalifiye işgücü getirme olan bir yasaya ihtiyacı yok. Asıl ihtiyaç duyulan ve olması gereken Göç Yasası, Almanya’da yaşayan göçmenlere her alanda eşit hakların olmasını sağlayan bir yasadır. Günlük yaşamda ayrımcılığın sürdüğü ve çoğunlukla cezasız kaldığı, seçme-seçilme hakkının olmadığı, vatandaşlığa geçişin önümdeki bariyerlerin halen devam ettiği bir ülkede, bu eşitsizliğin giderilmesine ihtiyaç vardır. Kaldı ki, sermayenin daha fazla kar ve rekabet gücünü yükseltmeye dayalı çıkarılan böyle bir ‚göç yasası‘, göçmenlerin eşitsiz durumunu sürdürmenin yanı sıra, ülke içinde yerli-göçmen bütün emekçiler üzerinde ücret, çalışma koşulları, sosyal güvenlik vb. bakımından ciddi bir baskı oluşturulması anlamına gelmektedir.

Bu açıdan bakıldığında hükümetin karar altına aldığı ve kısa zamanda yasallaşması öngörülen yasanın yaratacağı sorunları ve çözümleri şu şekilde sıralanabilir:

1- İnsanların vasıflı olup olmadıklarına bakıp ayıklamak

Özü Alman sermayesinin vasıflı işgücü ihtiyacını daha ucuza mal etmek olan bir Göç Yasası, sermaye yanlısı politikaların iki yüzlü ve gayrı insaniliğini göstermektedir: “Ekonomik bir değer taşıyor ve çıkarlarıma hizmet ediyorsa insan yerine koyarım” denmektedir. Almanya’ya gelme ve burada çalışma-yaşama hakkının kriteri sermayenin ekonomik çıkarlarına endekslenmekte; bu açıdan bir değer taşımayanlar ise adeta ‚çöp‘ muamelesine maruz kalmaktadırlar.

AB dışından vasıflı işgücünü Almanya’ya getirmek üzere yapılan kolaylaştırmalar aynı zamanda, bu elemanların getirildiği ülkeleri insan kaynağı bakımından da sömürmek anlamına geliyor.

Emperyalist devletler ekonomik, siyasi ve toplumsal bakımdan tahrip ettiği ülkelerde bir yandan göçün ve kaçışın koşullarını yaratırken; bir yandan da kendi sermayesinin ihtiyaçları gereği yetişmiş insan gücü transferiyle, bu ülkelerin geri kalmışlığını perçinlemektedirler.

2- Kullanılabilir ve kullanılamayan sığınmacı ayrımına son verilsin

Hükümetin hazırlamış olduğu yasa genel olarak seçmeciliği esas alırken, özel olarak sığınmacılar arasında da “işe yarayanlar ve yaramayanlar” ayrımı yapmaktadır. Yasada, haftada en az 35 saat çalışan sığınmacıların Almanya’da kalmasının önü açılırken, herhangi bir işte çalışamayan ve sığınma başvurusu kabul edilmeyenlerin ise sınırdışı edilmesi öngörülüyor. Bunun için de özel teşvik programları hazırlandı ve yürürlüğe konuldu. Federal Hükümet’in verilerine göre 2018’in ilk yarısında toplam 19 bin 53 kişi sınırdışı edildi. Federal İstatistik Dairesi’nin rakamlarına göre son yıllarda, her yıl ortalama 25 bin sığınmacı sınırdışı ediliyor. Böylece, “ekonomik değerin yoksa sığınma hakkın da yoktur” denilerek, sığınma hakkı yok sayılıyor ve bu insan hakkı ihlali meşrulaştırılmak isteniyor.

3- Eğitim ve meslek eğitimine daha fazla yatırım

Yurtdışında yetişmiş vasıflı işgücü getirmek, aynı zamanda ülke içindeki gençleri, emekçileri vasıflı hale getirmek için yeterli çaba harcanmadığı ve ilerisi için de harcanmayacağı anlamına geliyor. Nitekim ülkede genel eğitim ve meslek eğitimi alanında yaşanan sorunlar, gerekli bütçenin ayrılmayışı vb. bu yaklaşımın sonuçlarıdır. Zira, kapitalistler için önemli olan işgücünün milleti değil, maliyetidir. Vasıflı işgücü ithali, sadece buraya getirilen emekçilerin ve getirildikleri ülkelerin zarara uğratılmasıyla sınırlı kalmayıp, yerli emekçileri de baskılamakta ve zarara uğratmaktadır.

Diğer taraftan vasıflı işgücü arayışına giren ve bu konuda diğer ülkelerle rekabet etme niyetinde olan Almanya, ayrıca kendi yetiştirdiği kalifiye işgücünün bir kısmını yurtdışına kaptırıyor. Başka bir deyişle Almanya’da yetişip de çalışma koşullarından ve ücretten memnun olmayan pek çok kişi de yurtdışına gidiyor. Federal İstatistik Dairesi’nin verilerine göre 2016 yılında 281 bin 411 Alman’ın ikamet yeri yurtdışı idi.2 Bu rakam 2015’te 138 bin 273 olarak kayıtlara geçti. Almanların göç ettiği ülkelerin başında İsviçre, ABD, Avusturya, İngiltere, Türkiye ve Fransa geliyor.

4- Eşit işe eşit ücret

Yurtdışından getirilen işgücünün genel olarak ücret ve sosyal haklar bakımından yerli işçilerden daha düşük olduğu biliniyor. Geçmişten bu yana göçmen işgücünün yerli işçi sınıfına karşı bu şekilde kullanıldığı ve sermayenin emekçileri yerli-göçmen diye bölerek daha fazla kar ettiği gerçeği bugün de devam ediyor. Vasıflı işgücü ihtiyacı üzerinden yapılan tartışmalara bakıldığında eski gibi görünen bu prensibin bugün de devam ettiği görülüyor. Dolayısıyla “ihtiyaç” üzerine getirilecek göçmen işgücünün, yerli işgücüne rakip, baskı unsuru olarak kullanılmamasının asıl yolu, Almanya’da işe başladıktan itibaren eşit işe eşit ücret prensibinin esas alınmasıdır. Bu aynı zamanda düşük ücretli işler ve kiralık işçilikle mücadeleyi de beraberinde getiriyor.

5- Her alanda eşit haklar

İsviçreli yazar Max Frisch’in “İşgücü çağırdık, insanlar geldi” sözü bugün de geçerliliğini koruyor. Getirilmek istenen kalifiye işgücüne sadece artı-değer yaratacak meta gözüyle bakan sermaye ve onun partileri, geçmişte olduğu gibi bugün de gelecek olanların temel insani taleplerini karşılama niyetinde değil. Geçmişte olduğu gibi bugün de getirilecek kalifiye işgücüne işyeriyle ev arasında gidip gelme rolü biçiliyor. Halbuki, 1955’ten itibaren yaşanan işgücü göçünden çıkarılacak ilk sonuç, gelecek olanların Almanya’da kalıcı olacağı gerçeğidir. Bu nedenle başta yeterli dil öğrenme ve barınma olmak üzere temel ihtiyaçların, onları getiren-çalıştıran şirketler tarafından karşılanması gerekiyor.