AB reformdan geçirilebilir mi?

26 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde AB’nin reformdan geçirilmesi konusundaki çağrılar artmaya başladı. Fransa Cumhurbaşkanı Emannuel Macron, AB vatandaşlarına gönderdiği mektupta AB için “yeni bir başlangıç” çağrısında bulundu. Almanya, çağrıya temkinliği yaklaştı. Seçimlerde aşırı sağın yükseleceği ifade edilerek bütün güçlerin AB’ye destek vermesi çağrısı yapılıyor.

YÜCEL ÖZDEMİR

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 dilde 28 AB üyesi ülkenin vatandaşlarına gönderdiği “Avrupa’da yeni bir başlangıç” başlıklı dört sayfalık mektubunda son yıllarda artan ırkçı ve milliyetçi hareketlerin Avrupa’nın geleceğini önemli ölçüde tehdit ettiğini ve bunun bir tuzak olduğunu anlatıyor.

Avrupa basınında geniş bir şekilde değerlendirilen mektubunda Macron, AB’nin durumunu şu şekilde tanımlıyor: “Kıtamız, değişen dünyada yeniden keşfetmek zorunda olduğumuz medeniyetimizin şekillenmesi bakımından siyasi ve kültürel açıdan bir yol ayrımındadır. Bu Avrupa’da yeni başlangıçların anıdır. Bu nedenle sizleri izolasyona ve bölünmeye karşı önlem olarak bu yeni başlangıcı hep birlikte üç temel üzerinden şekillendirmeye çağırıyorum: Özgürlük, Koruma ve İlerleme.”1

Devamında bu üç temele bağlı olarak özgürlüğün korunması için AB’nin sınırlarının ve serbest dolaşım anlaşması Schengen’i kabul edenlerin sınırlarının daha sıkı bir şekilde korunmasını ve Avrupa’nın ilerlemeci düşüncesine geri dönmesini “çare” olarak sunuyor.

Alman basınında da geniş yer verilen mektupta, AB’nin nasıl yeni bir başlangıç yapabileceğine dair somut bir öneri bulunmuyor. Tek somut öneri, yabacı devletlerin Avrupa’daki seçimlere müdahalesini engellemek için “Demokrasiyi Koruma Ajansı”nın kurulması. Asıl olarak söylenmek istenen ise yeni bir başlangıç için “AB reformdan geçirilsin.”

Macron’un mektubunda buna da yanıt yok. Olması durumunda 26 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde “gelecek vizyonu” üzerinden üye ülkeler arasında yeni bir tartışma alevlenmiş olurdu. Zira her ülkenin “reforma” yüklediği ayrı bir anlam ve içerik var. Ama buna rağmen, AB’yi şekillendirme kudretinin kendisinde olduğunu her fırsatta hissettiren Almanya, itirazını dile getirdi.

Mektupla ilgili konuşan Merkel’in sözcüsü, “Federal Hükümet Avrupa Birliği’nin yönelimleri konusundaki tartışmaları destekliyor. Avrupa yanlısı güçlerin Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce ne istediklerini ortaya koymaları oldukça önemlidir”2

Yani Merkel Macron’u daha açık konuşmaya davet ediyor. Zira, pek çok konuda ortak hareket eden, bu nedenle de AB’nin motoru sayılan iki ülkenin “reformdan” ne kast ettiklerinin anlaşılması oldukça önemli. Ne var ki, her iki ülke liderinin derdi asıl olarak AB’nin yara almadan bu süreci atlatması ve Alman-Fransız sermayesinin yeryüzündeki paylaşım mücadelesinden geri kalmaması. AB’nin kaybetmesi, zayıflaması ve bölünmesi herşeyden önce bu iki ülkenin güç kaybetmesi anlamına geliyor. Bu nedenle Alman ve Fransız sermaye basını oldukça gayretkeş şekilde yayın yapıyor. Macron’un mektubunda AB çapında ortak sosyal model ve ekonomik standartlardan söz etmesi de AB’nin girdiği yoldan geri dönmeye niyetinin olmadığını gösteriyor. AB’ye hiç bir eleştiri yöneltilmeden önündeki tuzaklardan söz edilmesi doğal olarak AB yurttaşları arasında AB’ye tepkiyi yatıştırmaya yetmeyecek. Buna rağmen, AB’nin bir çok ülkesinde Macron’un AB vatandaşlarına mektubuna eleştiriler geldi. Özellikle Kuzey ve Doğru Avrupa ülkelerinden…

AP SEÇİMLERİ VE GELECEK ENDİŞESİ

Ama buna rağmen, Macron’un mektubuna da asıl kaynaklık eden aşırı sağ tehlike bugün AB’nin geleceğini önemli ölçüde tehdit ediyor. Bir çok AB ülkesinde AB karşıtı ya da şüphecisi parti ve akımın beş yıl öncesine göre güç toplayarak parlamentoya milletvekili gönderebileceğinden endişe ediliyor. Bu tehlikeye dikkat çekenlerin bir kısımı AP’de AB karşıtlarının çoğunlukta olabileceği uyarısında bulunuyor.

Çok genel olan bu tehdidi kendi içinde ayırdığımızda bütün sağ partilerin AB karşıtı olduğu şeklinde bir algı ortaya çıkıyor. Halbuki, programlar incelendiğinde aşırı sağ popülist partilerin çoğunun AB karşıtı olmadığı ortaya çıkıyor.

Örneğin ortaya ilk çıktığında “AB ve Euro’ya eleştiriyi” asıl propaganda konusu yapan sağ-popülist ve milliyetçi Almanya için Alternatif (AfD) bugün AB’yi şu şekilde değerlendiriyor: “Ulusal kültür ve geleneklerdeki çeşitlilik politik, ekonomik ve sosyal açıdan güçlü Avrupa’nın temelini oluşturuyor. Biz AB’yi yasama gücü olan ve ayrı bir hükümeti hedeflemeyi amaçlayan Avrupa Birleşik Devletleri gibi bir devlete dönüştürmeyi reddediyoruz. Bunun yerine AfD, Avrupa’yı egemen devletlerin ekonomik ve çıkar birliği olarak savunuyor. Dost ve iyi komşu olarak birlikte yaşamak istiyoruz.”3

AB’ye bu şekilde bakan AfD’nin derdi “Alman kültürünün, ulusal egemenliğin elden gittiğini” propaganda ederek milliyetçi temelde oy toplamak. Sıralananların yerine gelmemesi durumunda Almanya’nın bir referandumla AB’den ayrılması ya da AB’nin dağıtılarak yerine ‚Avrupa ekonomik birliği’nin kurulması öneriliyor.

AB’nin geleceğine yön veren Alman sermayesinin çıkarlarının ağırlık kazandığı bir süreçte, AfD’nin asıl olarak Alman tekellerin çıkarlarını gözeterek bir politika oluşturduğu anlaşılıyor. AfD ilk ortaya çıktığı 2013’de de Almanya’nın iflasın eşiğindeki ülkelerin yükünü taşımaması gerektiği propaganda ediliyordu. Bunun üzerinden “vergilerimiz asalak Yunanlara verilmesin” şeklinde ırkçı bir söylem kullanılarak güç toplamaya çalışıyordu. Geçmişle kıyaslandığında AfD ve onun gibi akımların AB’ye eleştirileri yumuşattığı, sığınmacı karşıtı bir söylemi öne çıkardıkları görülüyor. Bugün de AB’ye asıl eleştiri noktalarından birisi sığınmacılar politikası oluşturuyor.

Benzer bir zihniyet diğer Avrupa ülkelerindeki sağ-popülist akımlar için de geçerli. Örneğin, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker ve milyarder George Soros’u sığınmacılar gerekçesiyle afiş haline getirerek, kampanyaya dönüştürdü. CDU ve CSU’nun da içinde yer aldığı muhafazakar Avrupa Halk Partisi (EVP) üyesi olan Orban’ın Fidesz partisinin bu yüzden üyelikten çıkarılması gündemde.

 


Avrupa Parlamentosu Seçimleri

1979 yılında kurulan Avrupa Parlamentosu için her beş yılda bir AB üyesi ülkelerde seçimler yapılıyor. AB üyesi vatandaşların bulundukları ülkelerde oy kullanma hakkına sahip oldukları seçimlerde toplam 751 milletvekili seçiliyor. Bu yıl İngiltere seçime katılmadığı için 705 milletveki seçilecek.

AB genelinde geçtiğimiz dönem yaklaşık 160 değişik parti ve gruptan siyasetçi meclise seçildi. Ülkelerin çoğunda seçim barajı sadece yüzde 1 olduğu çok değişik partiler milletvekili gönderebiliyor.

Seçilen milletvekilleri daha sonra siyasi görüşlerine göre AP’de ayrı gruplar kurarak işbirliği yapıyorlar.

Milletvekili sayıları ise ülkelerin nüfusuna göre belirleniyor. En fazla milletvekili 96 ile Almanya’dan gidiyor. Onu 79 ile Fransa, 76 ile İtalya takip ediyor. Malta, Luxemburg ve Kıbrıs en az (6) milletvekili gönderen ülkeler. Almanya’dan seçilen bir milletvekili 811 bin kişiyi temsil ederken, 6 milletvekili gönderen ülkelerde ise bir milletvekili 67 bin kişiyi temsil ediyor. (YH)