‘Deutsche Coba’ kurulacak mı?

Almanya’nın en büyük iki özel bankası hükümetin baskısıyla birleşme görüşmelerine başladı. Federal hükümet, Alman sermayesinin uluslararası alanda çıkarlarını gözetecek ve nakit kasasını hazır tutacak yeni bir banka kurmaya çalışıyor. Bu girişim Almanya’nın önümüzdeki aylarda karar altına alınacak “Ulusal Endüstri Stratejisi 2030”un önemli bir ayağını oluşturuyor. Emperyalist rekabet önümüzdeki süreçte sertleşeceği gibi milliyetçi eğilimlerde güçlenme potansiyeline sahip olacaklar.

SERDAR DERVENTLİ

Deutsche Bank (DB) ve Commerzbank (Coba) nihayet(!) birleşme görüşmelerine başladı. Federal Maliye Bakanı Olaf Scholz Aralık 2018’den bu yana her fırsatta Almanya’nın uluslararası alanda boy ölçüşebilecek bir bankaya ihtiyacı olduğunu dile getiriyordu. DB Şefi Christian Sewing ve Coba Şefi Martin Zielke iki bankanın birleşmesi konusunda pek ikna olmadıklarını defalarca dile getirmişlerdi. Zielke, 2009 yılında Allianz’dan devraldığı Dresdner Bank’ı entegre etme ve çürük kredilerini eritme çabası henüz tam bitirmeden yeniden bir birleşme macerası içine girmeye pek sıcak bakmıyordu.

Sewing de değişik ülkelerde DB’ye karşı açılan davaları temizlemeye, bankayı yeniden yapılandırmaya ve bu arada 2009 yılında devralınan Postbank’ın DB ailesine entegresini sonuçlandırmadan yeni bir projenin bankayı zorlayacağını düşünüyordu.

Sewing geçen yıl “daha 12-18 ay gibi bir zamana ihtiyacımız var” diyerek henüz büyük adımları düşünemeyeceklerini açıklamıştı. Libor faizlerini maniple etme davasında ABD’de 2013 ve 2015’de toplam beş milyar Dolar, 2013’de AB’de 725 milyon Euro ceza ödedi. DB’nin kara para aklamayla ilgili değişik davalarının yanı sıra döviz piyasasını maniple etme davası da devam ediyor. Ayrıca ABD’de bankanın 2008 krizindeki rolü üzerine de bir araştırma yapılıyor.

Gelinen yerde, Sewing ve Ziller ön görüşmeye başladılar ve üç hafta içinde birleşme görüşmelerine yeşil ışık yakıp yakmama konusunda karar verecekler. Görüşmeyi Sewing ve Ziller yapsa da masanın etrafında görünmeden hükümetin yanı sıra Alman sermayesinin koçbaşları da bulunacak.

BÜTÜNÜ GÖRMELERİNİ SAĞLAMALIYIZ

Bankaların birleşmeye karşı çıkmaları ve birtakım gerekçeleri ileri sürmeleri özellikle sosyal demokratlar tarafından banka yöneticilerinin “bütünü görememeleriyle” açıklanıyor. Coba’yı kamulaştırarak iflas etmekten kurtaran Alman devleti hala bankanın yüzde 16’sına yakın hissesini elinde tutuyor.

DB ve Coba’nın birleşmesi durumunda Alman hükümeti otomatik olarak yeni bankanın da hissedarı konumunda olacak ve dolayısıyla uluslararası piyasada bankanın garantörü olarak pozisyon alabilecek. Sadece pozisyon almakla kalmayıp hissedar olarak gerektiğinde kaynak aktarma, çürük kredileri üstlenme vb. gibi durumlarda hiçbir yaptırıma (haksız sübvansiyon vb.) maruz kalmadan, hissedar olarak gidişata müdahale edebilecek.

Sosyal demokratların sözünü ettikleri “bütün” bundan ibaret değil. Söz konusu banka uluslararası alanda diğer bankalara kafa tutacağı gibi Alman sermayesinin mali ihtiyaçlarını da ilk elden görebilecek. SPD içinde bu politikanın mimarı olarak Scholz görünmesine karşın asıl olarak Rheinland-Pfalz Juso eski başkanı ve Goldman Sachs Almanya eski başkanı Jörg Kukies var. Bunu da bir not olarak belirtmekte fayda var.

EMPERYALİSTLER KILIÇLARINI BİLİYOR

Emperyalistler arası rekabet son iki yıldır çok daha keskinleşti. Tüm mihraklar bir yanda içte yeniden yapılandırmak için stratejiler hazırlarken diğer yanda ise çeperlerini (müttefiklerini) toparlama, araçlarını gözden geçirme sürecindeler.

İki yıl önce (20 Ocak 2017) göreve gelen Trump ve ekibi, gereksiz ve ABD sermayesinin çıkarına ters düştüğünü düşündüğü tüm uluslararası sözleşmeleri (ticari, siyasi ve askeri) masaya yatırdı. ABD’nin TTİP ve TTP gibi uluslararası ticaret anlaşmalarını tek taraflı feshetmesi, bir süre öncesine kadarki müttefiklerine “ya bana boyun eğersin ya da düşmanım olursun” ikilemini dayatması dünyanın en güçlü emperyalisti açısından meyvelerini verdi. Kanada, Meksika, Japonya, Güney Kore gibi ülkeler ABD’nin bu politikasına (en azından şimdilik) boyun eğerek “azla yetinen dost” pozisyonunu kabullendiler.

Çin ve Almanya ise boyun eğme eğilimi içinde olmadıklarını değişik adımlarla ortaya koydular. Çin’i direk ve daha sert hedef alan ABD yüzlerce ürüne milyarlık gümrük vergileri getirdi, hemen peşinden de karşı tarafın reaksiyonu geldi. 18 Ekim 2017’de gerçekleşen ÇKP 19. Genel Kongre’sinde Başkan Xi Jinping, ABD’yi uyarmış ve “serbest ticarete zarar verecek önlemlerden vazgeçmeye” davet etmişti.

Geçen iki yıl içinde ABD’nin korumacı önlemleri arttığı gibi giderek ikili ticaret anlaşmalarına yönelmesi, İran politikasını sertleştirmesi, nükleer silahların azaltılmasıyla ilgili sözleşmeyi tek taraflı feshetmesi Trump’ın politikasının bir blöf olmadığını ortaya koymaya yetti.

Çin’de 5-15 Mart arası (gazetemizin baskıya hazırlandığı günlerde) bir araya gelen Çin Halk Kongresi’nde, son iki yıllık gelişmeler ışığında ve gelecekte olabilecekleri gözeten yeni bir stratejinin karar altına alınması bekleniyordu.

ALMANYA DA HAZIRLANIYOR

Scholz’un iki bankayı birleşmeye zorlamasının nasıl sonuçlanacağı bir yana Almanya da Çin gibi bir ulusal strateji geliştirme çabasında. Başta Fransa olmak üzere AB’yi yedeklemeye çalışan Almanya, diğer yandan 5 Şubat günü Federal Ekonomi Bakanı Peter Altmeier tarafından basına tanıtılan “Ulusal Endüstri Stratejisi 2030” (Nationale Industriestrategie 2030 – bkz.: https://www.bmwi.de/)) başlığı altında arayış içine girdi.

Başta Almanya olmak üzere AB genelinde “korunması gereken kilit sanayi” olarak belirlenen sanayi dalları şunlar:

Demir-çelik, bakır ve alüminyum endüstrileri, Kimya endüstrisi, Makine ve tesis mühendisliği, Otomotiv endüstrisi, Optik endüstrisi, Tıbbi cihaz endüstrisi, Yeşil teknoloji sektörü, Savunma sanayi, Havacılık ve Uzay endüstrisi, Yeni üretim teknolojileri endüstrisi (3D baskı).

Almanya’nın bu sanayi dallarında ya lider ya da ileri düzeyde bir pozisyona sahip olduğu belirtilirken, tüm AB’nin bu plan dahilinde hareket etmesi isteniyor. Yazdan önce kararlaştırılması planlanan strateji taslağı önümüzdeki aylarda çok daha fazla gündeme girecek. Bu, strateji planının demokratik bir tartışmaya açılacağı anlamına gelmiyor tabi ki; esas olarak geniş işçi ve emekçi kitleleri ulusal sermayenin arkasında kenetlenmeye yönelik bir süreç olacak. Bu da özellikle milliyetçi akımlara daha da güçlenme potansiyeli sunacak. Dolayısıyla ilerici güçler bir yandan Alman emperyalizminin politikalarına diğer yandan da bu politikaların gölgesinde kendi çorbasını pişirmeye çalışacak olan milliyetçi, sınıfı bölen güçlere karşı mücadeleyi güçlendirmek durumundalar.